Türkiye gibi imparatorluk geçmişi olan ulus devletler için eşine az rastlanır biçimde fırsatlarla dolu bir dış politik atmosferden geçiyoruz. Eski liberalist normatif dünyanın üzerimizdeki ablukaları tek tek yarılırken, yeni realist dünyanın görkemli şafağını umutla selamlıyoruz.
Eski dünyadan yeni dünyaya kritik bir kavşak dönülürken; siyasi, iktisadi, jeopolitik, dış politik ve kültürel kırılmaların tüm dünyada üst üste binerek küresel bir paradigma değişimine evrildiği günlerden geçiyoruz. İşbu keskin virajları emniyetle dönmek; ufukta görünen umut dolu şafakları selamlamak için büyük önem arz ediyor.
Her taraf kaos, her yer kriz, her yanımız savaş, her mahvil tekinsiz ama sen umut diyorsun, şafak diyorsun, selam diyorsun bu nasıl şey dediğinizi adeta duyar gibiyim. Elbette haklısınız geçiş dönemi sancılı oluyor ancak eski dünyaya dair yarılan ablukaların büyüklüğü yeni dünyanın bizler için sökecek şafağının ufkunu da gösteriyor.
Soğuk Savaş sonrası, küreselleşmenin gölgesinde ikame edilen liberal normatif dünyanın yani müesses nizamın birkaç pozisyonda uzun zamandır üst üste krizler yaşaması son dönemde sürecin çöküşünü de dramatik biçimde önümüze getirdi.
Siyasi pozisyonda, hayatın sahici sorunlarına sahici çözümler üretemeyen, sürekli yapay gündemlerle meşguliyet arz eden merkez demokratların güdümündeki genel siyasi ahval ve tüm dünyayı da bu çıkmaz sokağa mahkum etme anlayışı günün sonunda çöktü ve alternatif sağ ve alternatif sol siyasetler yükselmeye başladı, işte bu durum aslında meselenin temeli sayılabilir.
İktisadi pozisyonda, küresel finans elitlerini zenginleştirerek halkları yoksullaştıran çok boyutlu ve karmaşık neoliberal iktisadi bir süreç nihayet Davos’ta iflasını açıkladı. Buna mukabil çeşitli bölgesel ekonomik güçlerin Batı küresel hegemonyasına meydan okuyan önlenemez yükselişi de buraya eklendi.
Jeopolitik pozisyonda, ABD öncülüğünde Atlantik temelli Batı hegemonyasının çöküşü ve Asya, Ortadoğu, Hint coğrafyalarının eş zamanlı çoklu ittifaklarının yükselişi sürecin temel bir başka dinamiği oldu. Tek kutuplu hegemon dünyanın çöküşü kendini çok kutuplu bölgesel yeni dengelere bıraktı. Süreçte tek kutuplu hegemonyanın demokrasi distrübütörlüğünde bölgesel istikrarsızlıklar yaratan anlayışı küresel göç dalgalarını tetikledi ve bu durum kendileri başta olmak üzere herkesi tehdit eder hale geldi.
Uluslararası ilişkiler pozisyonunda, Batı temelli uluslararası normların ve ulusüstü kurumların olaylara, ülkelere, devletlere karşı ötekini örseleyen riyakâr muamelesi ile öz çıkarlar ve çekirdek değerler temelli çifte standarda dönüşen ikiyüzlü yaklaşımları günün sonunda hem evrensel normlara inancı zayıflattı hem de kurumların işlemez hale geldiğini gözler önüne serdi. Müzakere, diplomasi, yumuşak güç, karşılıklı bağımlılık istikrarı gibi liberal dönemin yöntemleri kısmen terk edilerek; siyasi, ticari ve ekonomik yaptırımlar, askeri sınırlı harekatlar, akıllı, savunmacı ya da saldırgan güç kullanımı gibi yeni realist dünyanın yöntemleri de böylelikle tekrar önümüze geldi.
Kültürel olarak woke kültürünün Batı’yı ele geçirmesi ve Batı’nın bu bataklığa tüm dünyayı mahkûm kılma çabası sonunda işlevini yitirdi. Batı dünyasının kendi kültürel modernliğini tek ve yegane evrensel norm olarak kendi dışındaki dünyaya üstenci bir şekilde dayatmasına karşın; yerel kültürlerden yükselen kümülatif çoğul modernliklerin hayatımıza girmesi sürecin gidişatını derinden etkiledi. Batı’nın kendi dışındaki tüm kültürleri ilkel, barbar ve iptidai olarak aşağılayan ve bu kültürel kibri kendine siyasi, ekonomik ve dış politik alanlarda bir meşruiyet zemini haline getiren çarpık kolonyal anlayışı da artık toplumlarda büyük bir tepkiyle karşılanarak kolektif bir politik şuura dönüştü ve tüm bu süreç nihayet işlevsiz hale geldi.
ABD temelinde yaşanan gelişmeler de bu süreci iyiden iyiye açığa çıkardı. Demokratların neoconların gölgesinde ve küresel finans elitlerinin desteğiyle uzunca süre peş peşe gelen iktidarları müesses nizamın hegemonyasını pekiştirdi. Trump’ın ikinci döneminde demokratların iktidarının kırılması sadece cumhuriyetçi bir zafer değil müesses nizamın hegemonyasına karşı da bir meydan okumaydı. Tea Party ile başlayan bu süreç uzun bir mücadeleden sonra MAGA ile önümüze geldi. Böylece “Pax Americana ve Transatlantik AB Projesi”nin çöküşü dramatik biçimde görünür oldu. ABD böylece Monrö doktrini çerçevesinde kendi kıtasına çekilerek Çin ile meşgul olacağını açıkladı. ABD artık Ortadoğu’dan çekilirken, kaynaklarını kendisi için harcayacağını belirterek aslında kökten ve büyük bir dış politik kırılma yaşadı.
Terörsüz Türkiye süreci ile örgütlerin kaynaklarının kesilerek tasfiyesi özetle bu kültürel, siyasi, jeopolitik, dış politik kırılmalarla dolu sürecin sonucudur. Suriye’de Esad’ın düşüşü ve Ahmed El-Şara iktidarı da bu sürecin neticesidir. Irak için olası bir istikrar temelli müdahale de bu kapsamda olacaktır. İran’ın rejimine dönük savaş da bu anlamda Çin’i kuşatmak için elzem hale gelen rejim hedefiyle sınırlı bir operasyon olarak okunabilir. Elbette süreçte Putin’in savaşta olması büyük avantajdır ve Netenyahu’nun Gazze sürecinde ve İsrail içi siyasette yıpranması etkili olmuştur.
Transatlantik kapsamında ABD gölgesinde yeşeren AB gibi ulus ötesi kurumsal birliklerin de bu süreçte işlevsizleştiği açığa çıktı. ABD ve NATO üzerinden hiçbir güvenlik harcaması yapmayan, ticari gümrük vergilerinden muaf olan ve sömürge kaynaklarıyla sosyal refah devleti inşa eden birlik ülkeleri, sürecin sonunda bu desteklerin bir bir çekilmesi ve peyderpey kuruması ile sosyal refah devletinin sürdürülebilir olmadığını ilan etti. AB temelinde hümanistik bir anlatı ile şekillenen kozmopolit bir enternasyonel yapay kimlik yaratımının doğal milli kimlikleri tüm baskı araçlarıyla örselemesine rağmen aşamadığı günün sonunda görüldü. Bürokratik hantallığın, doyurulamaz refah devletinin, aşırı duyarcılıkla malul yapay siyasetlerin, kimlik erozyonlarının üstüne eklenen kendi dışındaki tüm ötekilere karşı çifte standart temelli özgürlük, demokrasi, hukuk vaazları altında büyüyen kan, gözyaşı ve dram artık idare edilemez hale geldi.
Türkiye müesses demokrat nizamın ablukasıyla geçirdiği ve bu ablukaya direnerek yürüdüğü son on yılının maliyetini, böylece son düzlükte bölgede yeniden güçlenerek telafi etme imkânı buldu. Türkiye’nin bölgesel anlamda hegemonya kırıcı vasfı özetle küresel hegemonyanın çöküşüyle nihayet örtüştü.
Özetle bugünlerde ablukalar yarılmış, yeni ufuklar görünmüş, şafak sökmüştür; üniter devlet zemininde bölgesel olarak cumhuriyetçi emperyal bir vizyona kavuşacağımız çok kutuplu dünyanın ufukları yakındır; yeter ki gereğini hakkıyla yerine getirebilelim.
Umulur ki aktüel siyasette önümüzdeki dönemlerde alternatif merkez sağ siyasetler ile hür ve müstakil bir müstakbel üçüncü yol açılır ve ulusal düzeyde üçüncü cumhuriyet perspektifi genel siyasetimizi kapsar hale gelir. Tüm bu örtüşmeler gerçekleşirse inşallah yeni dönem ve yeni siyaset paradigma olarak çökmekte olan müesses nizamın karşısında konuşlanarak eski dünyadan yeni dünyaya mümkünlerin doruğunda efektif bir temsil bulur zira bizim tüm çabamız bunun içindir.






