21. yüzyılın başından itibaren küresel ve yerel dinamiklerin hızla dönüşmesi, geleneksel diyebileceğimiz bilhassa liberal siyasi analizleri de geçersiz kılmıştır. Bu dönüşümün Türkiye siyasetindeki en somut sonucu, devlet ile millet arasındaki tarihsel aracı kurumların (partiler, sendikalar, bürokrasi, sivil toplumun eski biçimleri) nipseten tasfiye edilmesi, aradan çıkarılmasıdır, yani merkez siyasetinin de işlevsiz kalmasıdır. Aracıların hem olgusal hem de siyasi alandan çekilmesi, sadece siyasi arenanın değil, aynı zamanda ve bildiğimiz anlamda ideolojiler dünyasının da büyük ölçüde terkine, bir diğer anlamda da geriletilmesine karşılık gelmektedir.
Bu durum, devlet ile milleti çıplak bir karşılaşmaya itmiş, doğrudan bir etkileşim alanı yaratmıştır. 2008 Küresel finans krizi sonrası Türkiye’de özellikle 2014 sonrası ve bilhassa 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından, dünyadaki değişim ve dönüşümle de irtibatlı bir şekilde devletin bekası ve iradesi ekseninde, milletten yana bir yeniden yapılanma ve doğrudan birliktelik süreci ivme kazanmıştır. Bu yeni dönemde, devletin öncelikleri ile milletin talepleri arasında zaman zaman tansiyon yükselse de, devletin milletine sırt çevirmesi gibi temel bir kırılma yaşanmamıştır.
İdeolojilerin önemsizleştiği ve devletin milletle kurduğu ilişkinin aracısızlaştığı bu yeni zeminde, milliyetçi muhalefet’in geleneksel misyonları kökten sarsılmıştır. Geleneksel milliyetçilik, büyük ölçüde bürokratik vesayet altında kalan, korunması ve kurtarılması gereken bir devlet tasavvuruna dayanıyordu. Ancak mevcut iktidar, aracı kurumları devre dışı bırakarak devleti milletin iradesiyle daha doğrudan ilişkilendirince, milliyetçi kesimin liberal anlatının kendilerine yüklediği devleti koruma ve gerekirse yön verme misyonunun zemini kaymıştır.
21. yüzyıl siyasetini ve bu yeni bütünleşmeyi (aracısız karşılaşma ve milletten yana birliktelik) kavrayamayan muhalif milliyetçi kesim, bu misyon kaybına karşı reaksiyoner bir tutum sergilemektedir. Bu tepki, artık korunması gereken bir bürokratik devlete değil, bizzat milletle bütünleşme çabasındaki mevcut devlet iktidarına yönelmiştir. Milliyetçi cenahın gözlemlenen artan devlet karşıtlığı, bu büyük çaplı siyasi ve sosyolojik dönüşümlere ayak uyduramamanın ve kendi siyasi alanını yeniden tanımlayamamanın yarattığı karmaşık bir durumdur.
Milliyetçi muhalefetin bu reaksiyoner duruşunun altında yatan ana dinamik, sol kesimin yaşadığı gibi, hızla değişen zamana ve toplumsal dönüşümlere ayak uyduramama, yani yenilenememe halidir. Yapısal, siyasi ve fikri anlamda kendisini tahkim edemeyen ve yeni şartlara adapte olamayan aktörler, doğal olarak radikalleşme eğilimi gösterirler. Bu adaptasyon eksikliğinin yarattığı boşluk, iki temel stratejiyle doldurulmaya çalışılır.
Bunlardan birincisi nostaljik geri çekilmedir. Güncel sorunlara çözüm üretemedikleri için, tıpkı ulusalcı sol nostaljide olduğu gibi, zihinlerini ve söylemlerini idealize edilmiş bir geçmişe savururlar. Geçmişteki bozulmamış değerler anlatısı, güncel başarısızlıklarının üzerini örten bir sığınak haline gelir. Bu, güncel mücadeleyi terk edip idealize edilmiş bir anıya tutunma çabasıdır.
Bir diğeri de kasıtlı mağduriyet yaratma ve fedailik rolüdür. Fikri ve siyasi zemin ayaklarının altından kaydıkça tutunamayan, marjinalleşen aktörler için dikkat çekmenin en kestirme yolu kasıtlı mağduriyet alanları yaratmaktır. Toplumun hassas noktalarına saldırarak, bilerek kural ihlali yaparak veya mevcut otoriteyi doğrudan hedef alarak, kendilerini sistemin kurbanı rolüne yerleştirirler. Bireyin veya zümrenin kendisini adeta bir fedai konumuna sokarak cezalandırılma riskini göze alması eylemi, bu derin yapısal adaptasyon krizinin en dramatik dışavurumudur.
Bu eylemler, gücünü fikri yenilgisinden alan bir strateji izler. Milliyetçi cenah için cezalandırılmak, bir yenilgi değil, aksine geçersizleşmiş pozisyonlarına yeniden anlam ve değer kazandıran bir siyasi sermaye biçimine dönüşür. Mağduriyet, hem kendi tabanlarını zulme uğrayan kahramanlar etrafında kenetler hem de eylemlerinin anlamsızlığını örtbas ederek onlara yeni bir misyon yükler.
Toplumsal sinir uçlarına basan veya fedailik rolü üstlenen bu reaksiyoner milliyetçi tavır, nostaljik tavrı ile dönüşüme karşı direnişin ve adaptasyon yeteneğini yitirmiş olmanın çaresizce sahnelenen son perdesidir. Bu durum, Türkiye siyasetinde sadece solun değil, milliyetçi muhalefetin de yeni bir ideoloji ve vizyon üretemediğinin en çarpıcı göstergesidir.






