Dış PolitikaUluslararası İlişkiler

Batı Hegemonyasına Karşı Avrasya Arayışı: Rusya, Çin ve Türkiye

Avrupa Kıtası coğrafi olarak Ural nehri ve dağları, Hazar Denizi, Kafkas Dağları, Karadeniz, Boğazlar ve Ege Denizinin batısında yer alan kara parçasını ifade etmektedir. Özünde Avrupa ve Asya tek bir kıta olup coğrafi olarak “Avrasya” şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak Avrupa’yı ayrı bir kıta yapan coğrafi bağımsızlığından çok siyasi ve kültürel farklılığı olmuştur. Avrupa, Avrupalıların siyasi olarak ayrı bir kökenden beslenip kendine özgü bir zihniyete sahip olduğu iddiası nedeniyle ayrı bir kıta olarak görülmektedir. Avrupa düşüncesi Antik Yunan felsefesinden, Roma hukukundan, Katoliklikten (ve Protestanlıktan), aydınlanmadan, liberalizmden ve modernleşmeden beslenmektedir. Avrupa düşüncesiyle veya bu düşüncenin beslendiği kaynaklarla ilişkisi olan ülkelerin sınırları, siyasi olarak Avrupa’nın sınırlarını belirlemektedir. Bu coğrafi sınırlar içerisinde toprakları bulunan Türkiye ve Rusya (Belli bir ölçüde doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri) zaman zaman dâhil edilse de, siyasi ve kültürel olarak farklı bir tablo çizmeleri nedeniyle Avrupa kıtasının dışında görülmüştür. Rusya’da Petro, Türkiye’de II. Mahmut döneminden bu yana Avrupa’daki gelişmelere ayak uydurma çabası bulunsa da bu ülkeler Avrupa projesine (Daha geniş anlamıyla Batı’ya) dâhil edilmek istenmemiştir. Bu nedenle gündeme gelen Avrasya birliği çabası, Batı’nın dışladığı güçlerin dayanışması anlamına geldiğinden Batı kanadında tedirginlik yaratmıştır. Türkiye için Avrasya seçeneği Batı hegemonyasına karşı bağımsız dış politika izlemenin bir aracı olma potansiyeli taşımaktadır.

Rusya: İdeolojik/Jeostratejik Avrasyacılık

SSCB’nin glasnost ve prestroyka politikalarıyla liberal dünyaya adapte olma çabası dağılmayla sonuçlanmıştı. Liberal temeller üzerine inşa edilen Rusya Federasyonu’na Batı dünyasında yer verilmedi. 1989’da NATO’nun Doğu Almanya’nın ötesine genişlemeyeceği üzerine verilen sözler, 10 eski Doğu Avrupa ülkesinin NATO ve AB’ye katılmasıyla birlikte çiğnenmiş oldu. 1999 yılında NATO’nun Kosova’ya müdahalesinin dayandığı insani gerekçeler, Rusya’nın da Rus azınlıkların bulunduğu bölgelere müdahalesine meşru zemin sağladı.  Ayrıca 2000’lerde başlayan Rus devlet sistemindeki dönüşüm 2012 yılında batılı liberal değerlerden kopuk ve Rus devlet geleneğiyle şekillenmiş olarak sonuçlandı. (Yeni) Avrasyacılık bu tarihten sonra Rus dış politikasında ağırlık taşımaya başladı.

Avrasyacılık fikri SSCB döneminde sürgüne giden Rus aydınlar arasında ortaya çıkmıştı. Muhafazakar ve realist bir nitelik taşıyan bu anlayış Rusya’nın ne batılı ne de doğulu, kendine özgü istisnai bir medeniyet olduğunu savunmaktaydı. SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu’nda yeniden güç kazanmaya başlayan bu anlayış Alexander Dugin gibi düşünürler tarafından savunulmaktaydı. Dugin’e göre dünya kara (Avrasya) ve deniz (Atlantik) medeniyetleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Karasal medeniyetlerin merkezinde Rusya, denizci medeniyetlerin merkezinde ABD (ve İngiltere) bulunmaktadır.  Avrasya kollektivizmi, devlet merkezliliği, muhafazakârlığı ve çok kutupluluğu Atlantik ise bireyciliği, serbest piyasayı, modernizmi ve tek kutupluluğu temsil etmektedir. Dugin ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzenine karşı Rusya-Avrasya, Çin, İslam dünyası, Avrupa (ABD’den kopmuş bir Avrupa) gibi güç merkezlerinin bulunduğu bir düzeni savunmaktadır. Bu çerçevede Rus Avrasyacılığı Türkiye ve İran gibi ülkelerle taktiksel ittifakları gerekli görmektedir.

Çin: Jeoekonomik Avrasyacılık

Çin 1978’de düzenlenen Deng Xiaoping reformlarıyla planlı ekonomiden Çin usulü piyasa ekonomisine geçişi başlattı. Çin, SSCB’nin aksine, piyasa düzenine adapte olmayı başardı, düşük işçi maliyeti, ihracat odaklı üretim ve yabancı sermaye çekme stratejisi Çin’i sessiz ve hızlı bir şekilde küresel üretim zincirinin merkezi haline getirdi. 2001’de Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üye olarak dünya ekonomisine resmen entegre oldu. Dünya’nın en büyük ihracatçılarından birine dönüşen Çin satın alma paritesine göre en büyük ekonomi haline geldi. Ayrıca Çin küresel altyapı, hammadde ve lojistik ağlarında kilit rol oynayan, kuralları etkileyen bir güce dönüştü. 2013 yılında başlatılan Kuşak ve Yol girişimi Çin’in küresel etki alanını genişletme projesi olarak ortaya çıktı. Kuşak ve yol girişimi Asya, Afrika, Avrupa ve Latin Amerika’yı kapsayan limanlar, demiryolları ve enerji hatlarında Çin’in jeopolitik nüfuzunu ve Çin’e olan finansal bağımlılığı arttırmayı amaçlamaktaydı. Bu çerçevede Askeriye, teknoloji ve dijital sektöründe gücünü arttırmaya başlayan Çin açık bir şekilde dünyadaki ABD hegemonyasını sarsan bir güç haline geldi.

Çin’de ideolojik bir Avrasyacılık yerine Avrasya’nın ekonomik entegrasyonunu da içeren Kuşak ve yol girişimi yer almaktadır. Çin için Avrasya Rus Avrasyacılığından farklı olarak bir medeniyet alanını değil Çin’in küresel ekonomik derinliğini arttıran bir bölgeyi ifade etmektedir. Avrasya Çin’in ekonomik bağımlılık ve altyapı temelinde nüfuz arttırma stratejisinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Avrasya Ekonomik Birliği, BRICS, Şanghay İşbirliği gibi oluşumlar Rusya’nın ideolojik Avrasyacılık söyleminden çok Çin’in jeoekonomik hedeflerinin ağırlık taşıdığı örgütlerdir. Bu örgütler Batı karşıtı bir blok oluşturma amacından ziyade küresel sistemi yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır.

Türkiye: Entelektüel/Pragmatik Avrasyacılık

 II. Dünya Savaşı’ndan sonra süper güç haline gelen ABD, AB (AKÇT, AET, AT) ile birlikte Soğuk Savaş döneminin liberal Batı Bloğunu, SSCB ve Çin de komünist Doğu Bloğunu temsil etmekteydi. Savaş esnasında tarafsız kalmayı başaran Türkiye savaş sonunda SSCB’nin boğazlardaki talepleri nedeniyle batı bloğunun askeri kanadına (NATO) dâhil olmayı tercih etti. Diğer taraftan Türkiye’nin AB serüveni 1963 yılında AET ile imzalanan Ankara Anlaşmasıyla başladı. 1995 yılında Gümrük Birliği’ne giren Türkiye 1999 yılında aday ülke statüsünü elde etti. AB Türkiye ile İdamın kaldırılması, askerin siyasetteki rolünün azaltılması, Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılması ve anayasa değişikliği gibi girişimleri nedeniyle müzakereye başlanabileceği kararını verdi. 2005 yılında başlayan müzakere sürecinin 35 faslından birçoğu 2006 yılında Kıbrıs meselesi nedeniyle açılamadı. Siyasi olarak donan müzakere süreci 15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişiminin ardından fiilen askıya alındı. Darbe girişimi karşısında Batı Türkiye’yi yalnız bırakırken hükümet Rusya’dan destek gördü. Bu çerçevede Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri almasıyla karşılıklı yakınlaşma arttı.

Türk Avrasyacılığı kökenini sol Kemalizm’den almaktadır. 1968 hareketi içerisinde NATO üyeliğine karşı tam bağımsızlıkçı bir pozisyonu savunan bu akım 1971 muhtırasından sonra etkinliğini yitirdi. Orduyla birlikte bir halk ihtilalini ön gören bu damar ordunun müdahalesiyle dağıtılınca sol içerisinde Kemalizm eski popülerliğini yitirdi. 1980 darbesine kadar geçen süreçte sol hareket içerisinde Kemalizm bir burjuva ideolojisi olarak anılmaktaydı. Darbe sonrasında güç kaybeden sol hareket içerisinde Kürtçü ve liberal sol (Anti Stalinist) eğilimler görünürlük kazanmaya başladı. Diğer taraftan sol Kemalist kaynaktan beslenen bir “ulusalcı” akım da Türk siyasetinde varlık gösterdi. Bu eğilim Türkiye’deki entelektüel Avrasyacılığı temsil etmektedir. SSCB’nin dağılmasının ardından Türkiye’de AB’ye katılma arzusu artarken Ulusalcılar Avrasyacılığı gündeme getirerek farklı bir seçeneğin de bulunduğunu hatırlatma çabasına girdi. Doğu Perinçek ve çevresinin temsil ettiği bu akım 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hükümetin de dış politika ajandasında yer etmeye başladı.

Atlantik kanadından ağır darbe yiyen Ak Parti hükümeti çok yönlü dış politika çerçevesinde Çin ve Rusya ile ilişkileri derinleştirdi. Ancak hükümetin ajandasındaki Avrasya açılımı bir medeniyet projesi olmaktan ziyade pazarlık gücünü arttıran bir seçenek olma niteliği taşımaktaydı. Sözün özü, Avrasya, Türkiye için NATO ve AB’ye karşı dengeleyici bir unsur olarak değerlendirildi.

Türkiye-Rusya-Çin Birliği Mümkün mü?

Avrasyacılığı bir ideoloji, jeostratejik hamle ve medeniyet alternatifi olarak gören Rusya ile jeoekonomik bir araç olarak gören Çin arasında ilerleyen süreçte çatışma ihtimali yüksek görünmektedir. Avrasya projesinin, bölgenin iki büyük gücü arasında henüz uyum tesis edebilecek bir olgunluğa erişmediği anlaşılmaktadır. Mevcut durumda Çin ve Rusya dayanışması daha çok rasyonel tercih niteliği taşımaktadır. Bu denklem içerisinde kuruluş ilkeleri itibariyle batılı bir perspektife sahip olan Türkiye, Avrasya projesinde pragmatik bir oyuncu olarak yer bulma çabasındadır. Avrasya projesi, Türkiye için ABD ve AB’ye doğrudan entegre olma gerekliliğini ortadan kaldıran, Türkiye’nin bağımsız bir dış politika yürütmesine imkân sağlayan, rasyonel bir seçenek sunmaktadır. Ancak III. Roma olduğu iddiasında bulunan Rusya, Türkiye için uzun vadede, ontolojik bir tehdit olarak durmaktadır. ABD’ye alternatif bir küresel güç olma iddiasında bulunan Çin, ticari ve finansal bağımlılığın yeni adresi olarak, Türkiye’nin bağımsızlığını riske atan yeni bir unsur olma niteliği taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, Türkiye-Çin-Rusya birliği kısa süreli bir çıkar dayanışması sunsa da uzun soluklu bir proje olmaktan uzak bir konumda yer almaktadır.

Visited 28 times, 1 visit(s) today

Close