Edebiyat

Laik Şiir, Hemen Şimdi

“Kişi laik olmaz devlet laik olur.” gibi laikliği gölgede bırakmaya yönelik zihin bulandırıcı ifadelerin tartışıldığı 21. yüzyılın Türkiye’sinde laikliğin toplumsal mutabakattan çıkarılması hükmü çağdaş bireylerin tüm itirazlarına rağmen âdeta bir “siyaset – tebaa” koalisyonuyla yürürlüğe sokulmaktadır. Laiklik tanımının “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olduğu savı gibi dar bir kapsama hapsedilmesi, muhafazakâr yaşam tarzının tartışılması mümkün olmayan ahlaki bir norm olarak benimsetilmeye çalışılması da laikliğin gerçek anlamıyla kavranması ve aydınlanmacı kişiler tarafından savunulmasının önüne geçmektedir.

Laiklik kavramı; Yunanca “laikos”, Latince “laicus” sözcüklerinden hareketle dilimize girmiştir. “Laikos” sözcüğü “dinle ilgili olmayan, halkla ilgili olan” veya “rahip ve din adamı yetkisi olmayan halk” anlamlarında kullanılan bir ifadedir. Bu anlamlara paralel olarak Roma İmparatorluğu’nda ise din adamlarına “clerici”, din adamı olmayanlara ise “laici” denilmektedir.1 Laiklik sözcüğü, etimolojisine uygun olarak Fransızcaya geçmiş orada siyaset bilimi terminolojisinde yer edinmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesinin belirleyici ilkelerinden biri olmuştur. Siyaset bilimine içkin bir kavram olarak laiklik bilgi üzerinden dinin ve din adamlarının tekeline karşı aklın ve sorgulamanın egemen kılınması ile tanrı tarafından yönetme yetkisine sahip kral ve soyluların sorgulanmaz hâkimiyetine karşı halkın ve halk iradesinin meşruiyetin kaynağı olarak belirlenmesi düşüncesinin ilkeleştirilmiş hâlidir.

Laikliğin sistematik bir düşünce örüntüsü hâline gelmesi ise Aydınlanma Felsefesi vasıtasıyla olmuştur. Alman Filozof Immanuel Kant “Aydınlanma Nedir?” sorusuna şu şekilde cevap vermiştir: “Aydınlanma insanın kendi suçuyla düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olamayışa insanın kendi suçuyla düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare aude! (bilmeye cesaret et) sözü imdi aydınlanmanın parolası olmaktadır.”2 Kant’ın da ifade ettiği üzere Aydınlanma felsefesi laikliğin yani bir diğer deyişle dogmatik düşüncenin baskısına karşın akılcı düşüncenin egemenliğinin savunusuna geçişinin anahtarı olmuştur.  Kant’a göre aklı kullanmaya cesaret eden insan hayatta karşılaştığı problemlerde çözüm olarak dinsel öğretilere ya da din adamlarının telkinlerine muhtaç değildir. Bu muhtaçlık düşüncesi kişinin aklını kullanmaya cesaret edememesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış suni bir gerçekliktir. İnsanların akılla tüm sorunlarına çözüm bulabilme yetisine sahipken nakille yani din adamlarının dinsel öğretiden çıkardıkları anlamlarla problemlerini çözmeye çalışmaları ve son tahlilde çözümsüzlükle karşılaşmaları akli iradeyi kullanma cesaretini ortaya koyamamanın doğal bir sonucudur.

Zamanla anlamsal bir genişliğe ulaşan laiklik, siyaset ve din felsefesinin konusu olmaktan çıkmış estetiğin, bilimin, sosyolojinin ve etiğin de ana gündemi hâline gelmiştir. Laiklikle dogmatik güzellik algısından kurtulan sanat yeni yaratım imkânlarına kavuşmuştur. Bilimsel alanda gelişen laik düşünce dogmatik doğruları sorgulamaya tabi tutmuş ve bilimsel ilerleme gerçekleşmiştir. (“Dünya düzdür.”, “Dünya evrenin merkezidir.” gibi din temelli yanlış bilgilerin yerine somut deney ve gözleme dayalı bilimsel gerçeğin öne çıkarılması buna örnek verilebilir.) Toplumsal düzenin değişmez ve değişmesi teklif dahi edilemez bir şükür ve itaat eksenine oturtulduğu toplum tasarımı ise Doğal Hukuk Kuramı ile insanların doğuştan gelen hakları olduğu ve insanın herhangi bir toplumsal tabakaya hapsedilemeyeceği düşüncesiyle beraber aşılmıştır. Etik alanda laiklikle beraber, ahlaki norm olarak değişmez doğrular olan “tanrısal hakikatin” yanlışlanabilirliğine ilişkin görüşler belirtilmiştir. (Türkiye özelinde bir örnek vermek gerekirse miras hukukunda laik normların hâkim kılınması kadının erkekle eşit mirasa sahip olmasını sağlamıştır.)

Toplumsal hayatı etkisi altına alan tüm ilerlemelerin laik düşünce ile başladığı ya da hızlandığı bugün su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Toplumsal hayata etki eden her düşünce gibi genel anlamda sanata özel anlamda da şiire etki eden laik düşünce sanatın ve şiirin yaratım olanaklarını artırmış, özgürleşen bilincin özgünleşmesini sağlamıştır.

Güzellik algısının tek tipleştiği dinî referanslı geleneksel sanatlarda kişinin kendini ve var olan estetik değerleri aşma gibi bir ideali yoktur. Aslolan teolojik iyiliğin tekrarıdır. Üstelik bu iyiliğin tekrarı süreci kral/padişah/soylu ile sanatçı arasında kurulan patronaj ilişkinin içerisinde sanatçının daha güzeli daha doğruyu bulma idealinin arka plana atılması, sanatın patronun isminin ölümsüzleştirilmesinde bir araç olarak kullanılması ve şairin ölümsüzleştirme işlevi karşılığında patronunun kendisine sunduğu himmetlerinden yararlanması ticaretine dönüştürmüştür. Patronun talepleri doğrultusunda toplumsal düzeni bozmayacak şekilde sanatsal yaratım yapan şairin böylesi bir ilişki içerisinde sürekli olarak geleneksel sanatın değer yargıları içerisinde eser vermesi aklın ilerleyişini de duraklatan bir süreci beraberinde getirmiştir. İnsan zihninin sanatçılar eliyle tehlikeli sulardan uzak tutulup toplum ve egemenler tarafından kabul gören düşünceler etrafında dönüp dolaştırılması düşüncenin ilerleyişine de ket vurmuştur. Düşüncenin tek tipleşmesi Divan şiirindeki tek tip âşık, tek tip maşuk, tek tip acı motiflerinden de anlaşılacağı üzere tek bir doğrunun sanatsal yaratıcılığın ve düşünsel özgürlüğün önüne geçtiğinin şiirsel referanslarından biridir.
 

Doğu toplumlarında İslamiyet’in kabulüyle beraber felsefenin terk edilip yerinin dogmatik hakikatlere bırakılması şairin düşünsel önderliğini yaratan süreci de beraberinde getirmiştir. Şiir salt bir estetik yaratım olanağı olmamakla beraber aynı zamanda bir düşünme yöntemidir. Sonsuz tekrarların değil, yenilikçi çözümlerin ortaya çıkış sahasıdır. Şiirin düşünsel imkân yaratma gücüyle ilgili olarak yorumlar yapmak gerekirse Antik Yunan’da felsefi düşüncelerin dahi edebî metinlerin kahramanlarıyla açıklanmaya çalışılmasının incelemeye değer bir konu olduğu söylenebilir.

Peki Laik Şiir Nedir?

Akla ilişkin olan, kendini kuran iradeyi dogmadan değil; eleştirel bilinçten alan şiir laik şiirdir. Laik şiir diyalektik düşüncenin ısrarlı bir taraftarıdır. İmgelem yaratma sürecinde diyalektiği bir yöntem olarak kullanmakla beraber zihinsel süreçlerine hâkim olan diyalektik düşüncedeki karşıtlıkları fayda – zarar üzerine değil, doğru – yanlış üzerine inşa etmiştir. Bu yönüyle laik şiir geleneksel şiirin ve onun sıradanlığı ile yaratıcılığını kaybeden muhafazakâr bilincin bir panzehridir. Buradan çıkarılması gereken laik şiirin muhafazakâr sanata karşı bir küfür ya da yok sayma organizasyonu olduğu savı değil, aksine geleneksel estetik içerisindeki yaratımın daha üst düzey bir estetikle aşılma arzusunun dışavurumu olduğu sonucudur. Nitekim geleneksel şiir sanatçının yaratıcı fikirlerinin, toplumsal ve bireysel açmazlara çözüm bulma potansiyelinin önüne dogmatik setler çekerek sanatın ve sanatçının ilerleyişine engel olmaktadır. Geleneksel şiirin siyaset, medya, ticaret dünyası ve akademi eliyle laik şiirin önüne çıkartılması şairin bir toplumsal önder pozisyonundan sıyrılıp şiirin dünyayı değiştiren bir güç olma özelliğinin inkârı ve kapitalist tüketim kültürünün bir uzantısı hâline gelmesinin önünü açmaktadır. Var olanın daha iyiye taşınma sürecini bireysel çabadan alıp tanrısal takdire veren bu anlayışın kişinin zihinsel performansını ve estetik algısını körelten bir saplantıyı da beraberinde getirmesi olağan bir sonuçtur.

Laik şiir tanrısal estetiğin tekeliyetini kırmakla başlar. Günümüz muhafazakâr şairlerinin “dostluk, vefa, şükür” gibi değerler etrafında tematik bir tekrara düşmeleri var olan sorunlara karşı siyasal iktidarla kurmuş oldukları patronaj ilişkisi ve dogmatik kurulumlarının zihinsel performanslarının potansiyelini yansıtmaları önünde engel olması sebebiyle olağan bir sonuç olarak değerlendirilmelidir. Bu tutumun sağ cenahta egemen olması laik şiirin muhafazakâr sanatın görüş alanı dışında olduğunun bir göstergesidir. Bu görüş dışılık muhafazakâr şairlerin laik şiirle veya laik şairlerle kurmaya çalıştıkları en ufak diyalog arayışlarının dahi ihanet metaforlarıyla açıklanmasına sebep olmaktadır. Sonsuz hakikat, dogmatik doğru, mutlak iyi ve mutlak kötü muhafazakâr paradigmanın ünsiyet kurduğu tavırlardır. Modern Türk şiiri oluşum evresi itibarıyla şairin tavır alan bir özne olarak tarih sahnesine çıkışının da müjdecisidir. İlhan Selçuk’un “Türkiye’yi şairler yarattı.”3 sözü laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin şairlerin fikirlerinden ilham alınarak kurulduğunun özdeyişsel bir ifadesidir. Günümüz şiir ortamında laik şiir, muhafazakâr baskının yarattığı bunalımdan çıkış için bir imdat sireni tuşu gibi ona basacak parmakların sahibini beklemektedir.


1Solak Mustafa, Laikliği Doğru Anlamak, Kaynak Yayınları, Ankara, 2017,  s.21.

2Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, çev. Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1984, s213.

3https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ilhan-selcuk/turkiyeyi-sairler-yaratti-242758

Visited 60 times, 1 visit(s) today

Close