PolitikaSiyaset

Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar – 4

Örgütsel Varoluş Kaygısı: PKK ve Devletin Bilinçdışı Direnci

Türkiye’de son bir yıldır “terörsüz Türkiye” ihtimali yeniden konuşuluyor. Manzara ilk bakışta tanıdık: açıklamalar yapan liderler, poz veren heyetler, uluslararası dengelere dair tartışmalar. Fakat kırk yılı aşkın çatışma, yalnızca toplumların değil, örgütlerin ve devlet kurumlarının da içine işlemiş durumda.

Bugün barış konuşulurken sahnenin önünde siyasetçiler görünse de, kuliste başka bir gerilim daha yaşanıyor: PKK’nın kendi varlığını nasıl tanımlayacağı ve devletin güvenlik aygıtının çatışmasız bir döneme ne kadar hazır olduğu. Önceki yazılarda liderlerin ve toplumların psikolojisine odaklanmıştım; şimdi aynı fotoğrafın örgütsel tarafına bakıyorum.

Bu yazıda Türkiye’nin barış yolundaki dördüncü mayınını ele alacağım: savaş üzerinden şekillenmiş örgütsel varoluş kaygısı ve bunun ürettiği bilinçdışı direnç.

Türkiye devleti kimliğini PKK ile savaş üzerinden kurmuş bir devlet değil. Cumhuriyetin tarihsel kökleri ve kurucu anlatıları bu çatışmanın çok öncesine dayanıyor. Buna rağmen özellikle güvenlik bürokrasisinin belli katmanlarında PKK ile mücadele yıllar içinde ayrı bir kurumsal kültür oluşturdu. PKK tarafında ise daha çıplak bir tablo var: Örgüt kendisini neredeyse bütünüyle silahlı mücadele üzerinden tanımladı. Her iki tarafta da barış bu nedenle yalnızca bir hedef değil, aynı zamanda varoluşsal bir sınav anlamına geliyor.

Barış Süreci ve Başarının Tehdidi

Lider ve örgüt psikolojisi üzerine çalışan psikiyatrist Jerrold Post, bazı yapılarda barışa yaklaşma halini “başarının tehdidi” olarak adlandırır. Örgüt amacına yaklaştıkça bu başarı kendi varlığını tehdit etmeye başlar. Çünkü silahlı mücadelenin ana hedefi kâğıt üzerinde sorunun çözümü gibi görünse de, örgütün günlük hayatı, hiyerarşisi, aidiyet duygusu ve gelir kaynakları savaş üzerinden kurulmuştur. Bir gün savaş bittiğinde şu soru kaçınılmaz hale gelir: “Peki şimdi biz neyiz?”

Bu kaygı, barış sürecine açıkça karşı çıkmak şeklinde değil, daha dolaylı biçimlerde ortaya çıkar. Süreci yavaşlatma, sürekli yeni koşul ekleme ve sahada kontrol edilemeyen eylemlerle müzakereyi zayıflatma bu dolaylı direncin tipik görünümleridir.

Dünyadaki pek çok örnek bu dinamiği gösteriyor. Kuzey İrlanda’da Good Friday Anlaşması’na giden süreçte IRA’nın içinden kopan Real IRA, 1998’de Omagh’ta yirmi dokuz kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırıyı gerçekleştirdi. FARC ile Kolombiya hükümeti arasında 2016’da imzalanan anlaşmadan sonra da ana gövdeden kopan gruplar şiddeti sürdürdü. ETA’nın 2006’daki ateşkes ilanının ardından Madrid Barajas Havaalanı’na düzenlenen saldırı, örgüt içi gerilimin şiddetli bir dışavurumuydu. Bu örneklerin ortak noktası açık: Barış sürecinin en büyük risklerinden biri, bizzat sürecin tarafı olan örgütlerin kendi içindeki varoluş kaygılarıdır.

PKK’nın Örgütsel Varoluş Psikolojisi

PKK’nın 2025 Mayıs’ında yaptığı 12. Kongre’de silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütü feshetme kararı açıklaması tarihsel bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Öcalan’ın Şubat 2025’teki çağrısı neredeyse kırk yıllık bir silahlı örgüt için “tarihsel misyon tamamlandı” cümlesinin yüksek sesle söylenmesi anlamına geldi. Bu yalnızca siyasi değil, derin bir psikolojik eşik.

Önceki yazılarda Volkan’ın büyük grup kimliği kavramından söz etmiştim. Benzer bir dinamik örgütsel düzeyde de işler. Nasıl ki toplumlar kimliklerini seçilmiş travmalar ve zaferler üzerinden kurarsa, örgütler de kendi kolektif kimliklerini mücadele tarihleri üzerinden inşa eder. PKK için silahlı mücadele yalnızca bir araç değil, örgütsel kimliğin kurucu unsurudur. Barış bu kimliğin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar ve bu da derin bir kaygı üretir.

Öcalan’ın konumu bu tabloda ayrıca önemli. Yıllar içinde kendini silahlı mücadele ile özdeşleştiren bir liderlik rolü inşa etti. Bu rol ona hem örgüt içinde tartışılmaz bir otorite hem de geniş bir Kürt kamuoyunda simgesel bir konum kazandırdı. Böyle bir lider için barış çağrısı yalnızca siyasi bir manevra değil, aynı zamanda kendi benlik anlatısını değiştirmesi anlamına gelir.

Silahlı mücadeleyle kurulan “güçlü lider” imgesinin, “müzakere eden, sınır çizen ve geri çekilen lider” figürüyle bağdaştırılması kolay değildir. Barış sadece örgüt için değil, liderin kendisi için de bir kimlik dönüşümü talep eder. Bu dönüşümün tam desteklenmemesi, liderin bilinçli olarak barış çağrısı yaparken örgütün farklı katmanlarında bu çağrıyı zayıflatan eğilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Kuşaklar Arasındaki Fay Hattı

PKK’nın ilk kuşak kadroları için savaş sadece bir strateji değil, aynı zamanda kişisel biyografinin omurgasıydı. Çocukluklarını, gençliklerini, aile bağlarını ve meslek ihtimallerini dağ yaşamına, silaha ve örgütsel aidiyete terk ettiler. Silahlı mücadele onlara hem kimlik hem de anlam verdi. Barış bu kuşak için güzel bir hedef olmanın ötesinde hayatlarının merkezi sorusunu gündeme getiriyor: “Şimdi ne olacağım?”

Örgütte ikinci ve üçüncü kuşak kadrolar için durum en az bunun kadar karmaşık. Orta kademe komutanlar, saha sorumluları, sınır geçişlerini yönetenler ve lojistik ağın kilit noktalarındaki isimler barış döneminde statü kaybı riskiyle karşı karşıya. Birçoğunun sivil hayatta karşılığı olan bir mesleği, diploması veya sosyal ağı yok. Savaş onların hem işi, hem çevresi, hem de saygınlık kaynağı. Bu nedenle barış tarihi bir fırsat kadar kişisel bir belirsizlik üretiyor.

Dünyadaki ayrılıkçı örgütlerin deneyimi orta kademe komutanların barışa üst yönetime göre daha fazla direndiğini gösteriyor. Real IRA’nın Provisional IRA içindeki bir muhalif çekirdekten doğması ve FARC’ın anlaşmayı reddeden komutanlar üzerinden yeniden silahlı varlık üretmesi tesadüf değil. Silahlı örgütlerde barış çoğu zaman en tepedeki lider ile en alttaki militan arasında değil, ortadaki kadroların geleceği üzerinden belirleniyor.

PKK için de benzer bir risk alanı var. Kandil’deki çekirdek yapı, Suriye sahasındaki yapılanmalar, Irak ve İran sınır hattındaki yerel ağlar ve Avrupa diasporasındaki örgütle bağlantılı çevreler barışa aynı gözle bakmıyor. Kimisi silah bırakmayı siyasi mücadeleye alan açma fırsatı olarak görürken, kimisi bölgesel dengeler ve yerel çıkarlar nedeniyle bu kararı tehlikeli buluyor. Bu tablo fraksiyonlaşma riskini doğal olarak gündeme getiriyor. Bu fraksiyonlaşma, barışa ilkesel karşıtlıktan çok, farklı bölgelerdeki çıkarların ve gelecek kaygılarının birbirinden ayrışmasıyla beslenir.

Savaş Ekonomisi ve Çatışmanın Çıkar Düzenleri

Savaş sadece ideoloji ile yürümüyor. Her uzun süreli çatışma zamanla etrafında bir ekonomi üretir. Bu ekonomi resmi bir bütçe kalemi olarak görünmeyebilir ama sahada çok somut karşılıkları vardır. Sınır kaçakçılığından alınan paylar, lojistik hatlar, yerel vergi düzenleri, diaspora bağışları, silah ve mühimmat tedarik ağları ve bazı bölgelerde uyuşturucu ekonomisiyle kesişen ilişkiler bu ekonominin parçalarıdır.

Kolombiya’da FARC sonrası oluşan güç boşluklarında eski savaş alanlarının bir kısmını FARC’tan kopan gruplar ve organize suç örgütleri devraldı. Kolombiya hükümeti 2016 sonrasında bu boşluğu doldurmak için kapsamlı kırsal kalkınma programları başlattı ancak uygulama gecikmeleri ve bütçe yetersizlikleri nedeniyle eski çatışma bölgelerinin bir kısmı yeni şiddet odaklarına dönüştü. Bu örnek savaş ekonomisinin bir günde bitmediğini ve barışın bu ekonomiyle yüzleşmeden tam anlamıyla kurulamadığını gösteriyor.

PKK bağlamında da benzer bir riskten söz etmek mümkün. Örgüt silah bıraksa bile çatışma yıllarında oluşmuş ekonomik ağların bir kısmı kendi başına yaşamaya devam etmek isteyebilir. Bu ağların örgüt içi fraksiyonları beslemesi ihtimali azımsanacak bir tehlike değil. Özellikle Suriye ve Irak sınır hattındaki yapılanmaların kendi ekonomik çıkarları, merkezi bir barış kararından bağımsız hareket etme motivasyonu yaratabilir.

Devlet Tarafı: Güvenlik Aygıtının Kaygıları

Güvenlik aygıtı, özellikle de TSK’nın belli unsurları, emniyet teşkilatı, istihbarat ve korucu sistemi son kırk yılı bu çatışma üzerinden deneyimledi.

Bu kurumların önemli bir kısmı için PKK ile mücadele bütçelerin gerekçesini, teçhizat ve teknoloji yatırımlarının önceliğini, terfi ve kariyer hikâyelerini ve kurumsal prestij anlatılarını belirleyen ana eksenlerden biri haline geldi. Özellikle sınır hattında görev yapan birlikler, özel operasyon birimleri ve istihbarat alanında çalışan uzmanlar için bu çatışma sadece bir dosya değil, tüm meslek hayatının arka planıydı.

Barış bu kadrolar için iki tür kaygı üretiyor. İlki profesyonel kaygıdır. Görev tanımının ne olacağı, yetki alanının daralıp daralmayacağı ve onlarca yıllık tecrübenin geçersizleşip geçersizleşmeyeceği soruları bu kaygının parçasıdır. İkincisi daha derin ve psikolojik bir kaygıdır. Onca yıl uğruna hayat riski alınan mücadelenin nasıl bir cümleyle kapanacağı ve şehit düşen meslektaşların anısının ne olacağı soruları bu boyutu oluşturur.

İkinci yazıda ele aldığım Sevr sendromu ve bölünme kaygısı, güvenlik aygıtının hafızasında soyut bir tarih bilgisinden çok günlük görev tanımının arka planı olarak yaşanır. Üçüncü yazıda değindiğim tutulmamış yas meselesi de bu kesim için geçerlidir; onlar da kendi kayıpları ve riskleriyle baş başa bırakılmış bir kesimdir. Bu nedenle güvenlik bürokrasisi için barış, sadece bir strateji değişikliği değil, aynı zamanda kendi kayıplarıyla ilişkiyi yeniden tanımlama zorunluluğudur. Barış söylemiyle eş zamanlı kullanılan “iç cepheyi tahkim” vurgusu bu kesimlerde hem yankı bulur hem de barışa karşı temkinli bir duruşu besler.

Bu Kaygı Nasıl Görünür?

Güvenlik bürokrasisinin bilinçdışı direnci çoğu zaman yüksek sesle “barışa karşıyız” diye ortaya çıkmaz. Daha çok teknik gerekçeler, prosedürel engeller, “şartlar olgun değil” cümleleri ve bitmeyen güvenlik uyarıları biçiminde görünür. Raporların gecikmesi, koordinasyon toplantılarının ertelenmesi, yetki karmaşası yaratılması ve sürecin hızını kesen bürokratik engeller bu direncin tipik görünümleridir.

2013-2015 çözüm süreci bu dinamiğin bazı görünümlerini ortaya koymuştu. Süreç boyunca güvenlik bürokrasisinin bir kısmında çekilme emrine karşı duyulan rahatsızlık, operasyonların durdurulmasının yarattığı moral kaybı ve verilen tavizlere dair endişeler çeşitli biçimlerde dile getirildi. Sürecin çöküşünden sonra güvenlik çevrelerinde “biz zaten uyarmıştık” söylemi güçlendi. Bu deneyim yeni süreçte güvenlik bürokrasisinin temkinli tutumunu besleyen bir referans noktası haline geldi.

Korucu Sistemi: Arada Kalan Kesim

Korucu sisteminin durumu başlı başına bir psikolojik dosya oluşturuyor. On binlerce insan yıllarca yaşadığı bölgenin hedef haline geldiği bir çatışmada devletle kurduğu güvenlik sözleşmesi temelinde silah taşıdı. Korucular çoğu zaman kendi köylerinde, kendi akrabalarına karşı konumlandırıldı. Bu durum onları hem devletin bir parçası hem de yerel toplumun içinde yalnızlaşmış bir kesim haline getirdi.

Barış bu insanlar için çok katmanlı bir belirsizlik anlamına geliyor. Ekonomik gelecekleri belirsizleşiyor çünkü koruculuk birçoğu için tek düzenli gelir kaynağıydı. Eski düşmanla aynı mahallede yaşama kaygısı güçleniyor. “Acaba bir gün bizi yalnız bırakırlar mı?” korkusu derinleşiyor. Bazıları için de “ya hesap sorulursa?” endişesi beliriyor.

Kolombiya’da FARC ile yapılan anlaşmanın ardından eski paramiliter grupların entegrasyonu büyük sorunlar yarattı. Bu grupların bir kısmı yeni suç örgütlerine dönüştü, bir kısmı eski çatışma bölgelerinde milis gücü olarak varlığını sürdürdü. Türkiye’de korucu sisteminin geleceği benzer riskler barındırıyor. Bu kesim için uzun vadeli istihdam programları, güvenlik garantileri ve toplumsal yeniden entegrasyon mekanizmaları düşünülmezse, barış sürecinin bu ara halkada ciddi bir kırılganlık noktası oluşması kaçınılmaz görünüyor.

“Spoiler” Riski: Sürecin İçinden Gelen Tehdit

Barış süreçleri literatüründe “spoiler” kavramı önemli bir yer tutar. Spoiler, sürecin gidişatından rahatsız olup bunu sabote etmeye çalışan aktör veya gruplardır. Bunlar bazen sürecin tamamen dışında duran radikal yapılar olabilir. Daha karmaşık olan durum spoiler’ların sürecin bizzat içinden çıkmasıdır.

Türkiye’de yürüyen süreç açısından da benzer riskler mevcut. Bu risk, yalnızca marjinal radikal gruplar değil, sürecin kendi içinden kopabilecek unsurlar açısından da ciddiye alınmalıdır. PKK’nın fesih kararı sonrası örgütten kopacak radikal unsurların, barışın ilk yıllarında “süreç bozulursa ne olur?” sorusunu fiilen gündeme getirecek eylemler yapma riski var. Ekim 2024’teki Kahramankazan saldırısı bu riskin erken bir işareti olarak okunabilir. Aynı şekilde devlet tarafında da sürecin gidişatından rahatsız olan, siyasi iktidara güvenmeyen veya kendi konumunu tehdit altında hisseden alt sistemlerde barışın hızını kesmeye dönük tutumlar görülebilir.

Dördüncü Mayının Yeri

Dördüncü mayın şudur: Savaş sadece toplumları değil, kurumları da kendine alıştırır. PKK açısından silahlı mücadelenin örgütsel kimliği belirlemesi, orta kademe kadroların statü ve gelecek kaygısı, savaş ekonomisiyle iç içe geçmiş ağların dağılma korkusu ve farklı coğrafyalardaki yapıların barışa farklı çıkarlarla bakması barış çağrısına eşlik eden görünmez gerilimlerdir. Devlet açısından ise güvenlik bürokrasisinin kırk yıllık çatışma deneyimiyle şekillenmiş iş yapma biçimleri, korucu sistemi gibi ara yapıların geleceğe dair kaygıları ve iç düşman anlatısının sönümlenmesinin bazı kesimlerde yarattığı belirsizlik, barışa karşı açık değil ama etkili bir bilinçdışı direnç üretebilir.

Bu mayın temizlenmediği sürece liderlerin iyi niyetli açıklamaları ve atılan sembolik adımlar zemine tam oturmayacaktır.

Çıkarımlar ve Öneriler

Bu tablo karanlık gibi görünebilir fakat farkında olunmayan riskler fark edildiğinde daha iyi yönetilebilir. Önemli olan bu psikolojik ve örgütsel dinamikleri ihanet veya komplocu zihin kalıplarına sıkıştırmamak.

PKK içindeki varoluş kaygısını görmek örgütü meşrulaştırmak değildir; barışın gerçek zorluklarını ciddiye almaktır. Devletteki bilinçdışı direnci fark etmek devleti kriminalize etmek değildir; kurumların da psikolojiye sahip olduğunu kabul etmektir.

DDR programları (Disarmament – Demobilization – Reintegration) olarak bilinen silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon süreçleri bu çerçevede kritik öneme sahip. Kolombiya’da FARC militanları için kurulan yeniden entegrasyon kampları, mesleki eğitim programları ve mikro kredi destekleri bu programların somut örnekleridir. Türkiye’de PKK militanları için benzer programların tasarlanması, korucular için uzun vadeli istihdam ve güvenlik planları ve güvenlik bürokrasisi için barış sonrası misyon tanımları bu çerçevede ele alınabilir.

Barış süreci bu nedenle yalnızca halkların barışı değil, aynı zamanda örgütlerin ve devlet aygıtının iç barışı meselesidir. Savaş üzerinden kurulan kimlik ve alışkanlıklar bırakılmadığında, eski düzenin korunması bilinçdışı bir hedef haline gelir. Bırakmak istemeyen her yapı süreçte görünmez bir fren gücüne dönüşür.

Bir sonraki yazıda bu psikolojik dinamiklerin kurumsal düzlemde nasıl somutlaştığını, stratejik vizyon ve toplumsal mutabakat eksikliğinin barış mimarisini nasıl zayıflattığını ele alacağız.

Visited 42 times, 1 visit(s) today

Close