Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi romanı ve dizisiyle son günlerde yine gündeme oturdu. Kara Kitap bana kalırsa en özgün ve en iyi romanlarından biriydi, bu roman henüz dizi-film yapılmadı ancak belli ki çok daha büyük bir potansiyeli içinde barındırıyor.
Orhan Pamuk her şeyden önce dili oldukça kötü kullanan, tarihi anekdotları zayıf olan ancak kurgu ve kurmaca gücü yüksek bir yazar. Yazar hakkında salt edebi anlamda bir değerlendirme yapabilme imkânımız olsaydı belki bunları daha detaylı anlatma fırsatımız da olurdu.
Ne yazık ki onu salt edebi metinleriyle değerlendiremiyoruz romanlarının ardına eklenen kimlikçi açıklamalar, ideolojik bagajlar ve politik değerlendirmeler hatta Nobel ödülüne kadar giden tartışmalar gündeme oturarak eserlerin niteliğini meşum bir şekilde sınırlandırıyor.
Fikirtepe Medya için bugüne kadar hiçbir zaman emeğini ve desteğini esirgemeyen kıymetli abimiz, hocamız, dostumuz Murat Beyazyüz sitemizde kaleme aldığı “Orhan Pamuk Hakkında Yazmak Neden Zor?” başlıklı yazısında aslında Orhan Pamuk’u etraflıca değerlendirdi.
Onun edebi ve politik anlamda iç içe geçen vaziyetinin ahalide yarattığı kutuplaşmış düğümünü ve polarize açmazını olabildiğince birbirinden ayırarak çözmeye ve açıklamaya çalıştı.
Murat Beyazyüz bu yazısıyla, Orhan Pamuk’un edebi yazarlığı ve politik ideolojisi hakkında fanatik ve radikal biçimde ikiye bölünmüş entelektüel, akademik ve kültürel kamusal alanı adeta üçüncü bir yol açarak böylece bambaşka bir çehreye büründürdü.
Ne var ki bu kutuplaşmış atmosferde edebi alan ile siyasi alanı birbirinden ayırarak her ikisini de hakkıyla tartma mahareti Orhan Pamuk’tan ziyaden Murat Beyazyüz’ün mahareti gibi görünüyor zira Orhan Pamuk ısrarla edebi olanı siyasi olanın içine polemikçi bir tarzla kutuplaştırıcı biçimde sokarak var olan ve böylece kendisinden bir üçüncü yol çıkarılmasını imkânsız kılan bir yazar.
Orhan Pamuk için fazlasıyla iyimser, rasyonel ve analitik yaklaşımı sebebiyle kendisini tebrik ediyorum zira Pamuk böylesi bir yaklaşımı arzu etmediği gibi aslında pek de hak etmiyor.
Tartıştığımız şey temelde onun iyi bir yazar olmasından ziyade büyük bir yazar olması meselesidir. Kendisi edebiyatını eksiğiyle fazlasıyla sevabıyla günahıyla ortaya koyarak iyi bir yazar olma payesini zaten çoktan almıştır ancak onun büyük yazar olması bu edebiyatı politik bir cepheye ideolojik bir bagaj üzerinden marjinal bir kimlikçiliğe ve travmatik kültüralist sembollere yaslamasının sonucudur.
Özetle, Murat Beyazyüz bu yaklaşımıyla Orhan Pamuk’un yarattığı gül dolu bataklığı elden geldiğince birbirinden ayırmaya ve temizlemeye çalışmış desek çok daha doğru olur ancak güller iyi bir yazar olmanın niteliğini, bataklık ise büyük bir yazar olmanın ideolojik-siyasi-politik zeminini temsil ettiği için artık bunlar birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Elbette iyi bir yazar olmadan büyük bir yazar olunamaz; unutmayalım ki iyi bir yazar olmak büyük bir yazar olmanın ancak ve ancak gerek şartıdır, yeter şartlar ise bambaşka süreçlerden toplanır.
Tüm bu sebeplerle, bana kalırsa yaşanan gerçeklik çok daha acımasız ve yıkıcı duruyor yani bu tertemiz değerlendirme aslında yaşanan gerçeklik karşısında oldukça naif kalıyor da diyebiliriz.
Ben realist bir politik atmosferden ve reelpolitik bir gelenekten geldiğim için değerlendirmelerimde elbette bunun da dramatik bir etkisi olduğunu baştan peşin peşin söylemeliyim…
Orhan Pamuk’un büyük yazar olmasının esbab-ı mucibesi bana kalırsa üç temel şeyde saklıdır. Negatif kimliklenmenin sürekliliği, self kolektif aidiyetlere karşı intikamcı ve düşmanca bir yabancılık, edebiyatını müesses ideolojik cepheden travmatik politik sinir uçlarıyla oynayarak büyütme…
Negatif kimliklenme dediğimiz şey sıklıkla ergenlikte otoriteye karşı omnipotent bir tavrın yansıması olarak ortaya çıkan ve ergenin kendi kimlik inşası adına kullandığı geçici, reaksiyoner ve tepkisel bir enstrümandır. Ergenlik bittikçe kişide otorite çatışmaları çözülür ve kişi bu negatif kimliklenmeden çoğu zaman kurtulur hatta başarabilirse kendi kimliğini öznelik üzerinden aksiyoner biçimde kalıcı şekilde kurar.
Ne var ki bazı insanlar negatif kimliklenmenin geçici, reaksiyoner, edilgen ve tepkisel halini bir ömür boyu taşır; Orhan Pamuk, Murat Belge, Nuray Mert ve Mümtazer Türköne gibi şöhretli yazarlar bunlardan sadece bazılarıdır; ikinci cumhuriyetçi, sol liberal demokrat yazarlarda aslında bu örnekleri çoğaltmak çok daha kolaylıkla mümkündür. Bu tipolojinin belirli yazarlarında ise bir negatif kimliklenmeden ziyade var olan şey sadece seçkin takımından olma hevesidir. Her iki tipteki entelektüelde de ortak olan şey aidiyetlerinden utanma halidir ve bu utançla seçkinler sınıfında kabul görmesidir; kimi bunu kendi kimliğine karşı düşmanca bir saldırgan seçkinci tavra bürür kimi ise kendi kimliğine dair derin bir utançla daima sahte bir kibirle yürür.
Onların savunduklarında belirli bir ideoloji, siyaset, politikadan ya da memlekete dair bir dönem analizinden ziyade otoriteyi temsil eden geleneksel kolektif kimlik aidiyetlerine karşı saldırgan bir karşıtlıktan ya da kibirli bir kompleksten başka bir şey görmek oldukça zordur.
O sebeple bu yazarların dönemsel analizlerinin pek çoğu da aslında genellikle gerçeğin çok katmanlı hallerini değil kendi fantastik dünyalarındaki kimlik çatışmalarının türevlerini yansıtır ve pek isabetli olmaz. İkinci cumhuriyetçi sol liberal demokratların, kamusal entelektüeller arasında artık bir espri ve alay konusu haline gelen, memleketin kritik dönemsel geçişlerinde sürekli afaki biçimde yanılmalarının kök sebebi de temelde bu çatışmalı kimlik filtreleri ve yanılsamalı fantastik bagajlarıdır.
Orhan Pamuk da bunların ödül almış ve seçilmiş versiyonlarından birini temsil eder. Yazarın psikanalitik olarak ailesine, kültürüne, milletine ve nihayet tüm geleneksel anlam değer dünyasına karşı negatif kimliklenme dediğimiz kimliğini nesneleştirerek edilgen, reaksiyoner ve tepkisel biçimde konumlandırma hali onun büyük yazar olmasının esbab-ı mucibelerinden birincisidir.
Hatta bu negatif kimliklenme onda büyük yazar olmak pahasına ister istemez edebi-politik bir hattan kurulmaya mecburdur ve bu negatif kimlik üretimi belirli reklam destek ve ideolojik politik aşamalardan geçmek suretiyle imtiyazlı biçimde kayrılarak seçici bir şöhrete de kavuşturulmuştur.
Orhan Pamuk hakkında övülesi bir şey gibi kullanılan “yabancı” sıfatı entelektüel ortamlarda uzunca zamandır söylenir durur ancak asıl söylenmeyen şey şudur: O bir yabancıdır ancak bu yabancılık aileye, millete, geleneksel anlam değer dünyasına kayıtsız bir yabancılıktan ziyade tüm bunlardan bilinçdışı bir düşmanlıkla intikam almayı isteyen bir yabancılıktır.
Bu durum kendiliğinden, kayıtsız ve doğal olarak gelişen, etken, aksiyoner ve sağlıklı bir kimlik inşasının parçası olan bir yabancılık hali değil; temelde negatif kimliklenme ile şekillenmiş edilgen, reaksiyoner ve tepkisel bir kimlik çatışmasının parçası olan hatta içinde utanç, hırs ve intikam dolu düşmanca bir yabancılaşma barındıran bir durumdur.
O yüzden yazar, mütemadiyen her romanının peşine ortak değerlerimize karşı kolektif ideolojik bir intikam metni ve milletimizin ortak kimliğine karşı kolektif bir kimlik düşmanlığı söylemi katmayı asla ihmal etmiyor. Orhan Pamuk’un büyük bir yazar olmasının ikinci esbab- mucibesi de budur.
Nihayet yazar son kertede psikanalitik olarak, kendi negatif kimliğini adeta bir mavzer gibi kucağına almış ve mavzerlerin mühimmatını edebiyatla doldurmuş; mevzilendiği ideolojik hattan biriktirdiği mühimmat ve eline aldığı mavzerlerle adeta dönüp milletini vurmuştur; sonuçta aldığı ödülle büyük bir yazar olarak tüm geleneksel otoritelere karşı kendi otoritesini ilan etmiş ve böylece kendi içindeki yaraları da muarazanın men’i ve ihtilafın def’i ile belki biraz olsun çözmüştür.
Nobel ödülü ile kendi otoritesini ilan eden yazar için bu süreç, negatif kimlik çatışmasının çözümü adına tüm geleneksel otoritelere karşı alınmış bir zafer; roman ve edebiyat ise bu zaferde en değerli mühimmat, ideolojik iş birlikleri ve kolektif sembolik travmatik polemiklerse en önemli stratejik araçlar olmuştur.
Şöhretin, paranın, itibarın ve otoritenin yolunun müesses nizamın taşeronu küresel elitlerin tatmininden geçtiği bir dönemde, neo liberal-sol liberal küreselleşme programı dahilinde geleneksel değerlerin, milli kültürlerin ve ulus devletlerin aşılması hedefi ile Orhan Pamuk’un psikolojisinden ideolojisine kadar esas belirleyici olan negatif kimliklenmesi ve tüm geleneksel kolektif kimliklerinden intikam alarak onları düşmanlaştırması ve böylece kendi değerlerine yabancılaşması süreci aslına bakarsanız tam anlamıyla örtüşmüştür.
Müslüman Türk milletinin asırlardır bir türlü becerilemeyen sömürgeleştirilmesi programı adına hem müesses nizamın taşeronu küresel elitler hem de Orhan Pamuk gibi ev zencisi rolünü üstlenen entelektüeller, bu sembolik ödüller aracılığıyla aslına bakarsanız eşsiz bir fırsat yakalamışlardır. Tüm bunlar yazarın kendi otoritesini en büyük ilan etmek amacıyla birleşince; yazar bu oyunu hep en tepeden oynamış ve elini her daim en yüksek perdeden açmıştır. Evet, yazarın büyük yazar olmasının üçüncü esbab-ı mucibesi de budur.
Sorosçu kültüralist yapıların taşıdığı sol liberal ideolojinin, yazarda post modern bir edebi usulle ortaya konması ise entelektüel ve ideolojik sürecin tamamlayıcısı olmuştur. Yazarın “kendi kimliğine düşmanca yabancılığının” edebiyat aracılığıyla politik bir imtiyazla ödüllendirildiği bir dünya, aslında sadece yazarın psikolojisi ve mücadelesi için değil; Batı kolektif hafızası ve müesses nizam taşeronu küreselci elitler için de Müslüman Türklere karşı bu sömürgelik payesini ve tarihi intikamı birçok bakımdan en azından sembolik olarak gerçek kılmış ve bu durum birçok açıdan hayatın olağan akışına uygun düşmüştür.
Orhan Pamuk böylece her işinde ahalide bir splitting-kutuplaşma etrafında yüceltme-aşağılama döngüsü yaratmayı başarmıştır. Batı karşısında kendi öz kimliğinden utanç duyanlar için yazar yüceltilirken; bu ezikliği bir namus, şeref ve izan meselesi sayarak reddedenler içinse yazar daima alçaltılmıştır. Yazarın büyüklüğünün sırrı tam da buradaki turnusol vazifesinde gizlidir. Bunun da temelinde ise bir milletin geçmişteki kolektif kimliğine dair sembolik travmalara yapılan görkemli bir saldırı ve o saldırının Batılı müesses elit aktörler tarafından seçici bir politik dikkatle edebi bir nitelik üzerinden kamufle edilerek ödüllendirilmesi saklıdır.
Elbette bu durum edebi eserlerinin kötü ve değersiz olduğu anlamına gelmiyor hatta bu ödül için bir edebi eserin birçok açıdan kalburüstü olması sadece gerek şartları sağlıyor ancak yeter şartlar ise çok daha fazlasıyla yani ideolojik, politik, stratejik iş birlikleri üzerinden tamamlanabiliyor.
Orhan Pamuk’un her yazar gibi, iyi bir edebi yazar olması ile ideolojik politik tutumu aslında birbiriyle alakasız olması gerekirken; ne yazık ki süreçte bunlar birbirinden ayrılmaz hale geliyor yani artık yazarın edebi niteliğini politik tutumundan maalesef ayırt edemiyoruz. Üstelik bu bizim kabahatimiz de değil; yazarın büyük bir yazar olmak pahasına süreçte göze aldıklarıdır ve temelde anlatmak istediğim de budur.
Orhan Pamuk buna belli ki hem istemeden bilinçdışı psikolojisi ile hem de isteyerek bilinçli ideolojisi ve kültürel politik iş birlikleri ile kendisi sebep oldu. Bence ahalinin bu milli-gayrı milli kutuplaşmasında ya da küçük yazar-büyük yazar ayrışmasında pek bir kabahati yok çünkü edebiyatını milli kimliğin en büyük travmatik sembollerinden biri aleyhine kurmayı ve kurduğu yerden politikleşerek büyük ve şöhretli olmayı kendisi seçti.
Ne var ki işin sonunda kendisi büyük yazar mı oldu yoksa küçük yazar mı kaldı, milli mi oldu gayrı milli mi kaldı, yerli mi kaldı yabancı mı oldu artık bunları hiçbir zaman hakkıyla tartışamayacağız. Mamafih kendi edebi niteliğine ve değerine büyük ve şöhretli bir yazar olmak pahasına milleti aleyhine ideolojik-politik bir gölge düşürmesi her şeyden önce yazarın kendi sorumluluğundadır.
Orhan Pamuk her şeyden öte bir ev zencisi olmayı seçmiştir; ev zencisi sıfatıyla iyi bir edebiyatçı da büyük bir yazar da ödüllü bir romancı da olabilir hatta bütün bunları o sıfatın gölgesinde belki layıkıyla da yapabilir ama o her daim mezkûr sıfatın gölgesinde kalmayı ve efendilerinin müstemlekesi bir köle olmayı ve bu şartla ödüllendirilmeyi aslında kendisi peşinen kabul etmiştir.
Onun büyük bir yazar olmasındaki en önemli esbab-ı mucibesi belki de budur; nitelikli sayılabilecek edebi değerini ev zencisi sıfatının gölgesinde müstemleke aydın tavrına açarak büyük bir şöhret arzulamasıdır; bu hem onun psikolojik açmazlarına hem içerdeki müstemleke ruhların kültürel açmazlarına hem de dışardaki hasımlarımızın siyasi açmazlarına sadra şifa olmuş da sayılabilir.






