Masumiyet Müzesi romanı bir televizyon dizisi haline gelince Orhan Pamuk ve romanları da yeniden gündeme geldi. Son on yılda Pamuk’la ilgili tartışmalar her alevlendiğinde, ben de hep bir şeyler yazmak istemişimdir. Klavye başına oturup birkaç paragraf yazdığım da oldu; ancak sonra bir şey beni durdurdu, yazdıklarıma karşı soğudum ve sustum.
Bu sefer yine aynı dürtü geldi. Dahası meslektaşım ve dostum Dr. Kutlu Kağan’ın teşviki de beni durmaktan alıkoydu. Bu yüzden daha kararlı bir ruh haliyle oturdum klavye başına. Vazgeçmemek niyetindeyim.
Belki de beni yıllardır durduran şey, Pamuk’un romanlarında sıkça rastladığımız o gerilime benziyor: Bir şey söylemek isteriz; ama söylediğimiz şey daha ağzımızdan çıkar çıkmaz başka bir anlama çekilir. Bu kayma ihtimali, insanın elini kalemden, parmaklarını klavyeden uzaklaştırabiliyor.
İşte bu yüzden, Pamuk hakkında yazmaya en baştan şu soruyla başlamak istiyorum: Pamuk hakkında yazmak neden bu kadar zor?
Aslında zorluk şuradan başlıyor: Pamuk hakkında söylenecek her sözün düşeceği hazır kalıplar var. Her cümle, daha yazılır yazılmaz bir kampa ait hale geliyor. Ben ise o kampların hiçbirine ait hissetmiyorum.
Nobel ve “memleket” meselesi
Entelektüel camiada, özellikle edebiyat çevrelerinde bazı isimlerin alevlenip sönmesi nadir değildir. Bir röportaj çıkar, bir ödül gelir, bir polemik patlar; tartışma birkaç hafta sürer, sonra yerini başka bir heyecana bırakır. Pamuk’ta ise durum farklıdır. Çünkü Pamuk gündeme geldiğinde roman konuşulmaz, memleket konuşulur.
Bunun bir nedeni Nobel’dir. O Nobel, onu eleştirenlerin, okumakta zorlananların, hatta beğenmeyenlerin bile gizliden gizliye gurur duyduğu bir Nobel’dir. Bu toplumda uluslararası tanınma arzusu o kadar güçlü bir damardır ki, ödülün sahibini sevmesek bile ödülün kendisini sahipleniriz. Kısa bir an için “bizden biri başardı” deriz. Ardından hemen şu soruya döneriz: Peki bu “bizden biri” gerçekten bizden biri midir?
Üstelik Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisi de her zaman tartışmalı olmuştur. Tolstoy, Ibsen veya Borges ödülü almamıştır; Kafka’nın Nobel’le yolu neredeyse hiç kesişmemiştir. Pamuk ise ödülü almıştır. Bu tablo karşısında, bir yazarın bu ödülü hak edip etmediği sorusu çoğu zaman cevapsız kalıyor. O nedenle “Pamuk Nobel’i hak etti mi?” sorusu, yanıtlanması değil sorulması kolay olan sorulardan biridir. Bu belirsizlik, Pamuk hakkında yazmayı daha baştan zorlaştırır.
Tartışmanın dili: övgü, yergi, savunma
Ama beni asıl durduran Nobel tartışması değildi. Beni durduran, övmenin de yermenin de sıradanlaşmış olmasıydı.
Pamuk’u övenler onu öyle bir yere koyuyorlar ki, bu övgülerden yola çıkarak onun romanlarını okumaya çalışanların bir kısmı ne romanı anlayabiliyor ne de övgünün nedenini kavrayabiliyor. Pamuk’u yerenler ise öyle kesin hükümler veriyorlar ki, yergilerini okuyanlar “madem öyle, okumaya gerek yok” diyerek romanlara hiç dokunmadan kanaat sahibi oluyor. İki taraf da aynı sonucu üretiyor: Pamuk’un metinlerinden uzaklaşma. Onlarca yıldır süren bir tartışma var, ama bu tartışmanın ne kadarı metinlerin kendisine dayanıyor, emin değilim.
Savunucuların en yorucu yanı, Pamuk’u hatadan münezzeh göstermeye meyletmeleri. Oysa Pamuk da herhangi bir yazar gibi zaman içinde değişmiş, gelişmiştir. Kara Kitap’ı bugün yazsaydı, pek çok cümlenin gramer mimarisini değiştirirdi; buna neredeyse eminim.
Ne var ki savunma dili çoğu zaman eleştiriyi metinden koparıp niyet okumasına dönüştürür; Pamuk’u eleştirmek, bir anda bir tarafa saldırmak gibi okunur.
Beni asıl rahatsız eden ise savunma biçimlerinin bazen fazlasıyla kolaycı olması. Diyelim ki Pamuk’un bazı cümleleri için “fazla çetrefilli, adeta yabancı dilden çevrilmiş gibi” dediniz. Hemen şu cevap gelir: “Zaten Pamuk da öyle hissetmenizi istedi. Post-modern roman budur.”
Bu savunma bana dayanaksız geliyor. Çünkü böyle bir mantıkla, neredeyse her kusur estetik bir tercihe dönüştürülebilir. Aptalca sayıklamalarla dolu bir metni bile “post-modern” diye övebiliriz; “yazarın amacı zaten okura tam da o dağınıklığı hissettirmekti” diyebiliriz. Böyle bir savunma çizgisi, eleştiriyi imkânsız hale getirir. Oysa eleştiri imkânsızsa, konuştuğumuz şey edebiyat değil sadakat olur.
Bir yazarın gelişim gösterdiğini veya gösterebileceğini kabul etmek onu küçültmez; tersine, bunu kabul etmek yazarlığı bir serüven olarak görmek demektir.
Pamuk’u beğenmeyenlerde de benzer bir hakkaniyet sorunu göze çarpar. Pamuk’un kurgu ve üstkurmaca biçimlerinde gösterdiği beceriler çoğu zaman görmezden gelinir.
Doğrudur, Pamuk’un bazı romanları bir bütün olarak şahane bir tablo gibi durmayabilir; bu elbette tartışılabilir. Ama o romanların içinde öyle pasajlar vardır ki, bir tasvirin kesinliğinde, bir sahnenin kuruluşunda, bir diyalogun zamanlamasında inkâr edilemez bir ustalık göze çarpar. Bu parça güzelliklerini teslim etmek romanı bütünüyle onaylamak anlamına gelmez. Ne var ki kültür savaşı mantığında bir parçayı övmek bile karşı tarafa verilmiş bir taviz gibi algılanır.
Belki de post-modern roman denen tür karşısında böyle bir mecburiyet doğuyor: şaşkınlığın ya hayranlığa ya da tiksintiye dönüşmesi. Edebi bir tür olarak “gerçekçi roman” okurla tanıdık bir sözleşme kurar: “Ben sana bir dünya anlatacağım, sen o dünyaya gireceksin.” Post-modern roman ise bu sözleşmeyi bozar. Sözleşmesi bozulan okur güvensizlik hisseder. O güvensizlik kimi zaman “bu yazar bir dâhi, ama ben anlayamıyorum” diye teslimiyete, kimi zaman da “bu yazar kendini göstermeye çalışıyor, malumatfuruşluk yapıyor, beni küçümsüyor” diye öfkeye dönüşür. Böylece metnin kendisi yerine okurun kendi rahatsızlığı konuşmaya başlar.
Oryantalizm eleştirisi
Pamuk’la ilgili tartışmaların bir bölümünde, eleştiriler “oryantalizm” suçlaması biçimine girer; Pamuk’un oryantalist bir bakış taşıdığı ileri sürülür. Yazarın bu topluma yabancı olduğu, Batılı okur için yazdığı, kendi kültürüne dışarıdan baktığı sıkça söylenir. Bu eleştiri ilk bakışta siyasî bir etiket gibi dursa da aslında daha temel bir soruya dayanır:
Bir yazar kendi toplumuna ne kadar “içeriden” bakmak zorundadır?
Pamuk bu topraklardan çıkmış bir yazardır. Bu topraklardaki kültür değişimlerinden kaçınılmaz olarak etkilenmiş bir aile yapısı içinde yetişmiştir. Aldığı eğitim ve yakın hissettiği kültür ona “oryantalist” denilebilecek bir bakış açısı vermiş olabilir. Evet, Pamuk bu topluma yabancı olabilir. Ama bu, roman yazmasına engel değildir.
Daha da önemlisi Pamuk toplumsal gerçekçilik iddiasında değildir. Belki çok az insanın yaşadığı bir yabancılığı, kültürel kopukluğu, değişme ihtiyacı ile öze dönme ihtiyacının yarattığı gerilimi işler. Belki kendisi de bu gerilimin içindedir. Dönülecek sağlam bir öz bulamıyor olabilir. Zevkleri ve duyuları Doğu kültürüyle yeterince harmanlanmadığı için, bir yandan Doğu’da pırıltılar bulup onları yüceltmeye çalışır; bir yandan da o pırıltılara dışarıdan bakar.
Bu noktada Pamuk bana, Batı edebiyatının “dünya edebiyatı” kurma girişimlerini hatırlatır. Oryantalizm suçlamasının bir kısmı da tam burada, yani “Doğu”yu kim anlatıyor ve nasıl anlatıyor sorusunda düğümlenir. Voltaire, “Zadig” eseri ile sözüm ona Doğu’ya açılarak evrensel bir metin yazmayı denemişti; ne kadar başarabildiği tartışmalıdır. Goethe’de de benzer bir arayış vardır. Pamuk’un metinlerinde ise Antoine Galland’a özel bir hayranlık sezilir. Galland, 18. yüzyılın başında Binbir Gece Masalları’nı Fransızcaya çevirip Avrupa okuruna tanıtan isimdir; bu çeviri, “Doğu” hayalinin Batı edebiyatında yerleşmesinde belirleyici bir eşik sayılır. Pamuk’un yazılarında Galland, Doğu’ya ait bir hazineyi bulup Batı’ya göstermiş bir aracı figür gibi belirir; adeta Priamos’un hazinesini keşfetmek gibi (Troya kazılarında bulunan ünlü hazine). Voltaire ve benzerleri çoğu zaman kendi zihinlerindeki Doğu’yu resmediyordu; Galland ise gidip bulmuştu. Pamuk belki Galland’ın yaptığını post-modern biçimde yeniden deniyor: İstanbul’u, Osmanlı minyatür geleneğini, Türk modernleşmesinin yaralarını dünya edebiyatına taşırken kaçınılmaz olarak dönüştürüyor.
“Pamuk bize yabancı” diyenler haklı olabilir. Ama buradaki “biz” tartışmalıdır. Nerenin “biz”i? Nişantaşı’nın mı, Kars’ın mı, Çukurcuma’nın mı? Pamuk kendi toplumunun içinde hem bu toplumdan olup hem bu topluma yabancı kalmışsa, öyle bir konumlanışın sağladığı perspektiften yazabilir. Bu büyük bir kusur değildir.
Eleştiri hakkı şurada doğar: kendi perspektifinden görünenleri anlatırken okuyucuda “genel durum böyledir” hissi yaratıyorsa, işte o zaman oryantalizm eleştirisi daha meşru bir zemine oturur. Bir romancı kendi dar penceresini evrensel bir manzara gibi sunduğunda, okur ister istemez şüphelenir.
Bu şüphe, özellikle post-modern anlatıda daha da kolaylaşıyor. Bu roman tarzında kurgu ile gerçeğin sınırları bilerek bulanıklaştırılsa bile, okurun her zaman bu ayrımı yapacak enstrümanlara sahip olmadığı da akılda tutulmalıdır.
Kamusal dil ve sorumluluk
Pamuk’un zaman zaman romanlarının dışına taşan sesi, bu gerilimi daha da büyütebiliyor. Hatta burada mesele yalnızca “sert konuşmak” değildir. Pamuk zaman zaman politik kelimesinin bile hafif kalacağı bir tarafgirlik diliyle, bu ülke insanının ve bu ülkenin devlet şuurunun hassas olduğu tarihsel konularda sinir uçlarına dokunacak ifadeler kullanmıştır. Bu durumda okurun zihninde şu soru uyanır: Pamuk, içeriden bildiği bir evi dışarıya anlatırken, evin karmaşıklığını mı gösteriyor; yoksa dışarıdan ilgi çekecek bir imgeyi mi parlatıyor?
Pamuk’un zaman zaman yaptığı bazı kamusal çıkışlar, bu gerilimi diri tutuyor. Örneğin Masumiyet Müzesi uyarlamasının gala konuşmasında kullandığı ve “Ortadoğulu erkekler” hakkında genelleyici bir dil kuran ifade, kısa sürede tartışma yarattı.
Dışarıdan bakıldığında bu tür cümleler, “kendi kültürüne mesafeli, cesur bir öz-eleştiri” gibi okunabilir; içeriden bakıldığında ise “dışarıdan alkış toplamaya çalışırken içeride kırgınlık üretmek” gibi algılanabiliyor. Üstelik okurun zihninde romandaki sesle yazarın kamusal sesi birbirine karıştığında, romanın kurduğu incelikli denge de kolayca zedelenebiliyor.
Evet, Pamuk bu ülkenin çocuğudur. Ama “bizim evin çocuğu” diye her cümlesini alkışlamak zorunda değiliz; tam tersine, evin içinden biri konuştuğunda onu daha titiz dinlemeliyiz.
Çünkü eğer “bizim evin çocuğu”, başka yerlerde ilgi görmek uğruna bu ev hakkında abartılı, eksik ve hatta yanlış anlatılar kuruyorsa, buna itiraz etmek de bu evin insanlarının hakkıdır. Bu itiraz, milliyetçilikten çok, anlatının hakkaniyetiyle ilgilidir.
Beklenti ve okuma zevki
Bir de şu var: Pamuk’un memleket derdi olmadığı söylenir. Milliyetçi bir ruh taşımadığı, Türkiye’yi “güzel anlatmadığı”, apolitik kaldığı, bireyde kilitli kaldığı iddia edilir. Bunlar söylenebilir; haklı yanları da olabilir. Seksen sonrası edebiyatın genel havası zaten böyledir. Makro dertlere bakmaz, siyasal atmosferi doğrudan taşımaz, bireyde kalır. Pamuk da bu dönemin çocuğudur.
Ama burada durup şunu sormak gerekir: Biz bu beklentiyi Pamuk’tan neden bu kadar ısrarla talep ediyoruz? Bu ülkede herhangi bir mesleği icra eden herkesten aynı şeyi bekliyor muyuz? Yoksa Namık Kemal’den beri edebiyata yüklenen o ağır misyon, yani yazarın aynı zamanda milletin vicdanı olması gerektiği fikri, hâlâ zihnimizde canlı mı?
Pamuk’a yönelen tepkinin bir kısmı, tam da bu beklentinin boşa düşmesinden doğuyor. Çünkü okur, romanın içinden bir “memleket muhasebesi” bekliyor; Pamuk ise çoğu zaman bunun yerine, bireysel hafıza, kimlik, estetik takıntılar ve kültürel gerilimler üzerinden ilerliyor. Bu tercihi “işlevsiz edebiyat” diye yaftalamak mümkündür; ama aynı ölçüde bunun bir roman estetiği tercihi olduğunu da kabul etmek gerekir.
Ve son olarak şunu söylemek gerekir: Herkes her sanat eserini sevmek zorunda değildir. Pamuk’un tarzını beğenmeyenlere “edebiyattan anlamıyor” diyemeyiz. Sevenlere de “edebiyat dehası” payesi veremeyiz. Bu, müzikte de resimde de böyledir; zevk ve beklenti meselesidir. Romandan beklentiniz akıcı, haz verici bir deneyimse ya da toplumsal bir işlevsellikse, Kara Kitap’ı veya Benim Adım Kırmızı’yı sevmemeniz gayet doğaldır. Bu beklentilerle o romanları okumak, komedi filmi olduğunu düşünerek ağır bir dram izlemeye benzer. Film ne kadar iyi olursa olsun hayal kırıklığı yaratır; çünkü hiç güldürmemiştir.
Belki de Pamuk hakkında yazmanın zorluğu tam da buradadır: onu, düştüğü kalıpların dışında, o kampların gürültüsünden uzakta, sadece bir romancı olarak konuşabilecek bir dil bulmak. Bu yazı dizisinde bunu denemek istiyorum. Başaracağımdan emin değilim. Ama en azından denemek, susmaktan veya kalıpları tekrar etmekten daha dürüst görünüyor bana.
Not: Gündemde olan Masumiyet Müzesi üzerine ben de yazma niyetindeyim, fakat konuya biraz daha sistemli yaklaşmak maksadıyla önce Pamuk’la ilgili genel düşüncelerimi paylaşmak istedim. Bir sonraki yazımda Masumiyet Müzesi romanının konusu ve karakterleri hakkındaki analizlerimi paylaşacağım.






