3 Ocak sabahı ABD ordusu “Operation Absolute Resolve” kod adlı hava saldırısıyla Venezuela’nın başkenti Caracas’ı ve kuzey Venezuela’daki askeri hedefleri vurdu. 30 dakika süren bu operasyonun ardından Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores ABD ordusu tarafından ele geçirildi. Venezuela Savunma Bakanı Vladimir Padrino López ordunun konuşlandırıldığını duyurdu ve “en kötü saldırıya” karşı direniş çağrısı yaptı. Hükümet acil durum ilan etti, sokak gösterileri teşvik etti ve saldırıları “emperyalist saldırı” olarak kınadı. ABD’nin operasyonu Rusya ve Çin tarafından uluslararası hukuka aykırı bir “silahlı saldırı” olarak değerlendirirken Küba müdahalenin bir “devlet terörü” olduğunu belirtti. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni saldırıyı “meşru savunma” olarak desteklerken İsrail ABD’yi “özgür dünyanın lideri” olarak övdü. Donald Trump yaklaşık bir ay önce Venezuela Başkanı Maduro’yu narko-terörist ilan ederek başına 50 milyon dolar ödül koymuştu. Bir ay sonra böyle bir müdahalenin gerçekleşmesi birçok ülke için şok etkisi yarattı. Zira Trump Meksika, Kanada, İran gibi ülkeler hakkında söyledikleri konusunda blöf yapmadığını göstermiş oldu. Ayrıca ABD ilk defa uluslararası bir yargılama ve açık hukuksal bir gerekçe göstermeden bir devlet başkanına operasyon düzenledi. Yıllarca insan hakları ihlalini önleme, demokrasi getirme, barış sağlama gibi evrensel değerlerle operasyonlarını meşrulaştırma çabasına giren ABD, ilk defa böyle bir meşruiyet zemini aramadan müdahalede bulundu.
Kökenleri 1215 Magna Carta’ya kadar götürülebilecek olan uluslararası hukuk, temel olarak anarşik uluslararası düzenin yarattığı çatışmaları ve uyuşmazlıkları önleme umuduyla geliştirilmişti. Uluslararası hukuk, büyük savaşların ardından önem kazandı. Örneğin I. Dünya Savaşından sonra Milletler Cemiyeti ülkeler arasında yaşanabilecek sorunların topyekûn savaşlara vesile olmayacak şekilde çözülmesi amacıyla kuruldu. Ancak bu girişim II. Dünya Savaşını engelleyebilecek kudrete ulaşamadı. Uluslararası Hukuk II. Dünya Savaşı sonrasında ciddi bir atılım sağladı. Savaşın ardından ortaya çıkan iki kutuplu sistem içerisinde demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü temsil ettiği iddiasında bulunan liberal batı bloğu için uluslararası hukuk ve uluslararası örgütler vazgeçilmez kurumlar haline geldi. Bu kurumlar Batı merkezli küreselleşmenin bir gerekliliği olarak ortaya çıkmıştı. Bu çerçevede UN, UNICEF, UNESCO, WTO, WHO, AB, NATO gibi birçok uluslararası ve ulusüstü kuruluş aktif rol oynamaya başladı. Özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından ABD’nin tek süper güç haline gelmesiyle birlikte uluslararası hukukun hegemon gücü meşrulaştırma aracı olduğu ayyuka çıktı. Uluslararası hukuk ABD için Soğuk Savaş döneminde SSCB’yi çevrelemek amacıyla yapılan müdahalelerin meşruiyetini sağlarken SSCB sonrası dünya hegemonyasını tesis etme aracına dönüştü. Özellikle 11 Eylül saldırısının ardından ABD, terörizm tehdidi ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için demokrasi getirme bahanesiyle Orta Doğu’da düzenlediği operasyonlara meşru zemin hazırladı. Ancak 2008 krizinin ardından sarsılmaya başlayan neoliberal düzen, 2010 yılından sonra küreselleşmenin maliyetleriyle de yüzleşmeye başladı. Ekonomik krizin yanı sıra artan düzensiz göçmen sorunu ve Asya’da ABD hegemonyasına karşı yükselen yeni aktörler söz konusuydu. 2016’da iktidara gelen Trump’ın “önce ABD” (America First) söylemi uluslararası hukuku ve uluslararası örgütleri yok sayacak seviyeye ulaştı. WHO’nun Covid-19 salgınındaki başarısızlığını gerekçe gösteren Trump ABD’nin organizasyondan çıkmasını savundu. Almanya gibi birçok ülkenin NATO şemsiyesinden bedava yararlandığını dile getiren Trump NATO’nun ABD için bir yük olduğunu dile getirdi. UN ise Trump için ABD’nin bağımsız karar almasına engel olan, ABD’nin egemenliğini sınırlandıran bir örgüttü. Ukrayna’ya yardımları kesme girişimi ise Trump’ın küreselcilik yerine ulusçuluğu tercih ettiğinin en bariz örneğiydi.
Tüm bu gelişmeler yükselen yeni küresel aktörler karşısında ABD’nin yeni bir Monroe Doktrinine döndüğü izlenimi yaratmaktadır. 1823 yılında uygulanmaya başlayan Monroe Doktrini Avrupalı devletlerin Kuzey ve Güney Amerika’da sömürgeleşmesine ve Amerika kıtasındaki mevcut devletlerin iç işlerine karışmasını reddetmekteydi. Avrupalı devletler kıtaya müdahalede bulunmadıkça ABD de Avrupa’nın iç işlerine karışmayacaktı. ABD başkanı James Monroe’nun ortaya attığı bu doktrin, bir süre sonra ABD’nin Latin Amerika üzerindeki siyasal etkisini meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşmüştü. Günümüzle kıyaslamak gerekirse, o dönem Monroe Doktrini bir anlamda İngiltere hegemonyasına karşı ABD’nin bağımsızlığını tesis etme çabasıydı. Bugünün “önce ABD” perspektifi ise küreselleşmeyle güçlenen yeni aktörlerin ve ABD hegemonyasından istifade eden güçlerin, ABD’nin otoritesini tehdit etmesini önleme çabası olarak değerlendirilebilir. Çin ve Rusya’nın Latin Amerika’da kazandığı nüfuza karşı Trump’ın sert çıkışları da Monroe Doktrinin Latin Amerika üzerinde hâkimiyet kurmanın aracına dönüşmesiyle benzerlik taşımaktadır. ABD’nin Venezuela’ya yaptığı müdahale, saldırının ardından Trump’ın hedefe Meksika ve Küba’yı oturtan söylemler kullanması, “önce ABD” politikasının Latin Amerika’da hâkimiyet kurmayı hedefleyen yönünü göstermektedir.
Diğer taraftan, ABD Venezuela’ya yaptığı müdahaleyle dünyaya ciddi bir gözdağı vermiştir. Bu saldırıyla ABD, ABD’nin Askeri gücüyle hiçbir ülkenin yarışamayacağının, ABD’nin politikalarıyla ve talepleriyle uyum sağlamayacak ülkelerin başına neler gelebileceğinin mesajını vermiştir. Sözün özü, bu müdahale ABD’nin küreselcilikten vazgeçmesinin küresel hegemon güç olmaktan vazgeçtiği anlamına gelmediğini göstermektedir.






