Türkiye’nin yakın tarihi, bir yönüyle semboller üzerinden yürütülen kavgaların tarihidir. On yıllar boyunca muhafazakâr Müslüman entelektüeller, Tanzimat ve Cumhuriyet modernleşmesini “Gardırop Modernleşmesi” olarak tanımladı ve eleştirdi. Onlara göre bu modernleşme, zihniyet devrimini ıskalayan, sadece kılık kıyafet üzerinden Batılılaşmayı hedefleyen şekilci bir taklitten ibaretti. “Ruh değişmedi, sadece kabuk değişti” diyorlardı.
Ancak tarihin cilvesine bakın ki, aynı sosyolojik taban bugün iktidar ve sermaye ile imtihanında, eleştirdiği o “gardıropçu” anlayışın çok daha trajik bir versiyonunu üretti: “Gardırop Müslümanlığı.”
Kamusal alandaki muhafazakâr dindarlık temsili; tevazu, kanaat ve ahlak gibi kurucu değerlerden sıyrılıp, sadece sembollere indirgenmiş bir kabuğa dönüştü. Daha da vahimi, bu kabuk artık bir kimlik beyanı olmanın ötesine geçip suçun, günahın ve yozlaşmanın üzerini örten, hukuki denetimden bir ölçüde koruyan yeni ve işlevsel bir mekanizma haline geldi.
İslam fıkhında “setr-i avret”, avret sayılan yerlerin örtülmesi; mahremiyetin edep ve sınır ile korunmasıdır. Bu kavram asırlardır bedensel mahremiyetin Allah’ın emri olarak korunmasıyla ilişkilendirildi. Arapça bir kelime olan “setr”, örtmek ve gizlemek anlamına gelir. Ben burada kavramı, yerinden oynatıp bugünün sahnesine taşıyorum: “örtü” bedeni korumaktan çıkıp sorumluluğu saklayan bir perdeye dönüştü. “Setr” tenin değil uçuk yaşantıların; mahremiyet bedenin değil “banka hesabının” etrafında kuruluyor. Örtülen artık beden değil; ahlaki yozluk, kul hakkı ve çifte hayatın taşkınlığı. Gizlenen ten değil; hırs ve imtiyaz.
Evet; yeni bir “setr-i avret” icat edildi, hem de “helal sertifikalı”. Üstelik bu örtünün kumaşı ayet ve hadislerle bezeli, kesimi butik, fiyatı dudak uçuklatıcı. Göbek adına da “setr-i mesuliyet” diyelim: Sorumluluğu örten, hesaba çekilmekten koruyan yeni örtü.
Bu yazıda “yeni setr-i avret” derken, bir kıyafet tartışmasından çok bir kaçış düzenini kastediyorum. Semboller, dil ve aidiyet, sorumluluğu silen bir perdeye dönüşüyor. Örtülen şey artık beden değil, kamunun gözünde kişinin değerini düşürecek bir yaşam tarzı ve var oluş biçimi.
Torpidodaki Türban: Taktiksel Kurnazlıktan Yapısal Çürümeye
Yıllar önceydi, 2012 civarı. İstanbul’da reklamcılıkla uğraşan bir arkadaşım, bir sohbet sırasında şunu anlatmıştı: Boğaz hattındaki eğlence mekânlarından çıkan bazı kadın sürücüler, olası bir çevirmede alkol ölçümüne takılmamak için arabalarının torpido gözünde bir türban, hatta bazıları türbanın yanında bir de pardösü bulunduruyorlarmış, polis kontrol noktasına gelmeden bunları giyip “tesettürlü” görünüyorlarmış. Benim için asıl şaşırtıcı olan, bunun gerçekten olup olmaması değil; böyle bir yöntemin “işe yarayacağına” dair toplumsal sezginin varlığıydı.
Bu, çıkarcı bir sahtekârlıktı. Yapanın niyeti belliydi: ceza yememek. Polis memurunun “hüsn-ü zannını” istismar eden basit bir kurnazlık, bir çakallık örneği. Ahlaken sorunlu ama mekanik bir numara. Çünkü burada din, bir inanç ve ahlâk çağrısı olarak değil, çevirmede işe yarayan bir aksesuar olarak devreye sokuluyordu. Kişi “dindar rolünü” giydi, denetimi geçti; sonra o rol, pardösü gibi çıkarılıp arka koltuğa bırakıldı.
Aradan yıllar geçti. 2025 Şubat’ında sosyal medyaya düşen bir video, aynı düşünme biçiminin hâlâ dolaşımda olduğunu gösteriyordu. Alkollü araç kullandığı iddia edilen bir sürücü, çevirmeden geçebilmek için başına eşarp takıyordu. Yaklaşık on üç yıl geçmişti, ama bu taktiğin işe yarayacağı sezgisi hâlâ diri görünüyordu.
Ama bugün asıl mesele torpidodaki türban değil. Karşımızdaki fotoğraf çok daha karanlık ve karmaşık. Artık dini sembolleri kalkan gibi kullananlar, seküler kurnazlar değil; bizzat o sembollerin temsilcisi olduğunu iddia eden, “dava” söylemleriyle makam sahibi olmuş, muhafazakâr kimlikli aktörler. Son dönemde duyduğumuz skandallar, operasyonlar, sefahat iddiaları, bu düzenin sadece dışarı sızan sesi.
Torpidodan çıkan başörtüsünün ötesinde, ruhlara giydirilmiş çelik bir zırh söz konusu. Bugün yaşanan, basit bir trafik cezasından kaçışa indirgenemez. Dindarlık, bazı çevrelerde ahlâkın adı olmaktan çıkıp kolaylaştırıcı bir şifreye dönüşüyor. Sembol, kapıyı açan rozet; “dava” ise soruyu kapatan perde.
Halo Etkisi ve Otoritenin Körleşmesi
Dindarlık işaretleri bazen gerçeği anlatmıyor, bazen de denetimi gevşeten bir güven kredisi üretiyor. Mesele kişilerin niyetinden önce, bu güven kredisinin kurumları nasıl etkilediğidir. Bu yeni örtünme biçiminin en tehlikeli boyutu da burada, devlet otoritesi ve hukuk karşısındaki işlevi.
Yeni setr-i avretin alametleri basit. Sembol güven kredisi üretir. Dil güven kredisi üretir. Aidiyet denetimi gevşetir. “Setretmek lazım” cümlesi de hesabı kapatır.
Sosyal psikolojide “halo etkisi” denen şey, Türkiye’de yer yer bir tür kurumsal miyopluğa dönüşüyor. Birinin dindar görünmesi (başörtüsü, sakal, alındaki secde izi) çoğu zaman otomatik bir sonuç doğuruyor: “dürüsttür, ahlaklıdır, güvenilirdir” varsayımı. Üstelik bu “dindarlık örtüsü” yalnızca bedende değil, dilde de kuruluyor; konuşma üslubu, seçilen kelimeler, sık tekrarlanan dini kalıplar. Hatta arabanın arkasındaki çıkartmalar ve tuğralar bile bu örtünün parçası haline geliyor.
Bu yanılgı, en masum haliyle trafikte bir anlık ihmal gibi görünür. Ama mesele büyüdüğünde, kurumsal bir körlüğe dönüşür. Denetim makamındaki biri, “alnı secdeye giden adamdan zarar gelmez” sezgisine yaslanıp dosyayı gerektiği gibi kurcalamazsa, burada artık sadece bir önyargı değil, devletin damarlarına sızan bir zaaf söz konusu olur.
Dini semboller giderek bir “dokunulmazlık kartı” gibi çalışmaya başladı. Bu kart, suçu işleyeni koruduğu kadar, suçu denetlemesi gereken mekanizmayı da felç ediyor. “Bizden olan”ın hatası çoğu zaman “kol kırılır yen içinde kalır” refleksiyle geçiştiriliyor. Suskunluk da dini bir cümleyle meşrulaştırılıyor: “Setretmek lazım.”
Ne acı ki “setretmek” kavramı da istismar edilenler arasına girdi. İslâm’da başkasının günahını ifşa etmemek, gıybet yapmamak anlamına gelen bu kavram, bugün yolsuzluğu, suistimali, kul hakkı yemeyi örtbas etmenin dini kılıfına dönüştürüldü. “Setretmek lazım kardeşim” cümlesi, artık “sus, üstünü ört, o bizden biri” anlamına geliyor.
Böylece setr-i avret’in kapsamı genişledi: Artık sadece beden değil, banka hesapları da “avret” sayılıyor. Yolsuzluk dosyaları “mahrem”, ihale hileleri “örtülmesi gereken ayıp” kategorisine girdi. Bir de “setr-i evrak” icat edildi: Dosyayı mahrem sayıp denetimi günah sayan yeni örtü. Kimin avret yerini örtüyorsun diye sorsan, “davanın” diyecekler. Hangi davanın? O kısmı “setredelim.”
İslâmî adalet tasavvuru, yakınlık üzerinden değil ilke üzerinden işler. Mahalle ve aidiyet, adalete kalkan olamaz. Ne var ki bugün o meşhur ölçü, “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa…” sözü, pratikte tersine çevrilmiş gibi duruyor: “Bizim mahallenin hırsızıysa vardır bir bildiği, davaya hizmet ediyordur.”
Sahtekarlık mı, Tahrifat mı?
Burada iki ayrı düzeyi ayırmak gerekir.
Torpidodaki türban örneğinde dinî sembol, yalnızca çıkar için devreye sokuluyordu. Kişi dindarlık iddia etmiyor, ama dindar görünmenin sağladığı muameleden faydalanıyordu. Yaptığı şey, denetimi kandırmaktı.
Ama bugün bizzat dindar olduğunu söyleyen, belki gerçekten de kendini dindar sanan insanlar, dinî sembolleri ahlakî kusurlarının kalkanı olarak kullanıyor. Bu artık sahtekarlık değil, “tahrifat”tır. Dinin kendisini tahrip ediyor, itibarını katlediyor.
En korkunç aşama, bu riyakarlığın içselleştirilmesidir. Bu kişiler yaptıkları yolsuzlukları “dava için gerekli finansman”, işledikleri ahlaki cürümleri “beşer şaşar” kılıfıyla, yedikleri kul haklarını “ganimet” mantığıyla rasyonalize ediyorlar. Vicdan, dini argümanlarla susturulmuş durumda. Hatta bazıları “yolsuzluk hırsızlık değildir” minvalinde fetvalar uyduruyor, günahına teolojik kılıf dikiyor.
Psikolojik açıdan bu, bölünmüş bir hayatın düzenidir. Kamuda “dindar ben” vardır, itibarını korur, dilini tutar, işaretleri taşır. Gizli alanda ise “yaşayan ben” vardır, arzularını, çıkarını, keyfini kovalar. İkisi yan yana durur ama birbirine hesap vermez. Vicdan içselleşmediği için ahlaki ölçü dışarıya taşınır: kim görüyor, kim ne der, kim denetler? Denetim çekildiğinde ikinci hayat genişler. İçeride, kimsenin görmediği yerde, bambaşka bir hayat sürülür.
Yeni Setr-i Avretin Bedeli
Bu “Yeni Setr-i Avret” modası, Türk muhafazakârlığının en yıkıcı sınavıdır. Çünkü bu örtü, günahları gizlemeye çalışırken, İslâm’ın bu topraklardaki asırlık manevi kredisini tüketiyor.
Bugün genç kuşağın veya seküler kesimin İslâm’a mesafesi, teolojik tartışmalardan kaynaklanmıyor. İnsanlar, “Müslüman” etiketli profillerin kapalı kapılar ardındaki çelişkilerini, adaletsizliklerini ve doymak bilmez iştahlarını görüyor.
“Göründüğün gibi ol, olduğun gibi görün” ilkesi, yerini “Göründüğün gibi olma, olduğun gibi hiç görünme” stratejisine bıraktı.
Samimi dindarlar da bu tablonun mağduru. Gerçekten inancını içselleştirmiş, tevazuyla yaşayan, kanaatkâr insanlar, sahte imaj tüccarlarının kötü şöhreti yüzünden zan altında kalıyor. “Acaba bu da mı öyle?” sorusu, başörtülü her kadına, sakallı her erkeğe yöneltilebilir hale geldi.
Otoriteye, paraya veya mahalle baskısına dayanarak kurulan bu yapay setr-i avret düzeni, hakikatin ışığı karşısında erimeye mahkûm. Ve korkarım ki; o örtü tamamen kalktığında, altından çıkacak çürümüşlük, sadece o kişileri değil, hoyratça kullandıkları kutsal değerleri de enkaz altında bırakacak.
Gardırop modernleşmesi, “değişim” meselesini bir süre “kıyafet” meselesi gibi okutmuştu. Gardırop Müslümanlığı ise “dindarlık” meselesini “işaret” meselesi gibi okutuyor; inancın içini değil, vitrini büyütüyor.
Setr-i avret bedenin mahremiyetini korumak içindi. Bu yeni versiyon ise ahlaki çıplaklığı örtmeye çalışıyor. Üstelik örtmek de yetmiyor; sorumluluğu görünmez kıldığı için çürümeyi büyütüyor.
NOT: Bu metin, dini sembollerin toplumsal işlevinin dönüşümünü eleştirel bir perspektiften ele almaktadır. Amaç herhangi bir inanç grubunu hedef almak değil, dinin araçsallaştırılmasına dikkat çekmektir.







Hocam düşünün ki. Yazımızın sonuna not eklemek zorunda kalıyorsunuz. Oysa ki Yaradanı önce Öz’ümüzde arayabilseydik bir çok şey böyle kötü olmayacaktı. Heyhat gel gör ki hayat ikiyüzlülük ile ebediyen gitmiyor. Yazınız ve düşündürttükleriniz için teşekkürler
“Kol kırılır, yen içinde kalır.” anlayışında olanlar, dile getirdiğiniz gerçekler karşısında “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa elini keserim.” hadisini hatırlatanları “fitne çıkarma” ile suçlayıp dışlıyorlar.