PolitikaSiyaset

Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar – 3

Yası Tutulmamış Acılar: Kayıplar, İntikam ve Adalet Arayışı

Türkiye’de barış konuşulurken ekranlarda genellikle kürsüler, masalar, protokol fotoğrafları görülür. Halbuki bu ülkenin hafızasında asıl ağır görüntüler başka yerde duruyor: mezarlıklarda, evlerin duvarına asılmış fotoğraflarda, çekmeceye kaldırılmış üniformalarda, cenaze törenlerinde bir kez adı okunan ama sonrasında sessizliğe bırakılan binlerce kayıpta. Öldürülen askerler, polisler, korucular ve diğer tarafta gerillalar. Faili meçhul bırakılmış bedenler. Adı değişmiş köyler. Boşaltılmış evler. Mezarı belli olmayan ölüler. Her birinin arkasında tamamlanmamış yaslar, yarım kalmış vedalar ve cevapsız sorular durur.

Önceki iki yazıda barış sürecinin lider merkezliliğinin yarattığı kırılganlığı ve toplumsal travmaların bugüne nasıl çöktüğünü ele almıştım. Bu yazıda üçüncü büyük mayını inceliyorum: tutulamamış yas ve karşılanmamış adalet beklentisi. Çünkü yas tutulmadığında acı kimliğe dönüşür, kimlik sıkıştığında intikam duygusu büyür ve intikam duygusu ile barış aynı odada uzun süre kalamaz.

Yas mı, Melankoli mi? Kaybın Toplumsal Ağırlığı

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, 1917’de yazdığı “Yas ve Melankoli” başlıklı makalesinde önemli bir ayrım yapar. Yas, kaybedilen kişi veya değerden yavaş yavaş vazgeçebilme sürecidir. Acı vericidir ama sonunda kaybın kabulü ve hayatın yeniden kurulmasıyla sonuçlanır. Melankoli ise yasın tutulamadığı durumdur. Kayıp içe gömülür, kişi kaybettiği nesneyle özdeşleşir, öfkesini kendine yöneltir. Suçluluk, değersizlik ve çökkünlük duyguları ortaya çıkar.

Bu bireysel süreçler toplumsal düzeyde de işler. Büyük gruplar kayıplarını açıkça konuşup yaslarını tutabildiklerinde, zamanla acıyla birlikte yaşayabilmenin yollarını bulurlar. Yas engellendiğinde ise bir tür toplumsal melankoli oluşur. Kaybedilenler, üzerinde konuşulamayan ama hiç de unutulamayan bir külfet gibi kimliğin içine gömülür.

Vamık Volkan’ın büyük grup kimliği çalışmaları da bunu gösterir. Toplumlar da tıpkı bireyler gibi yas tutar, kayıplarını simgeler üzerinden işler, bazen de bu kayıpları siyasal mobilizasyonun malzemesine dönüştürür. Yas tutulamadığında ya da tanınmadığında grup kimliği, yarasıyla özdeşleşen bir yapıya dönüşebilir. Bu durumda travma bir tarih olayı olmaktan çıkar ve “biz kimiz?” sorusunun cevabının ayrılmaz parçası haline gelir.

Türkiye’de hem Türk hem Kürt toplumu için bu dinamikleri görmek zor değil. Fakat yasın biçimi, engellenme yolları ve siyasallaşma tarzı iki tarafta farklı seyretmiştir.

Türk Tarafı: Şehitlik Kavramı ve Tamamlanmayan Yas

Türkiye’de terörle mücadelede hayatını kaybeden askerler, polisler ve korucular için oluşturulan şehitlik ritüelleri güçlü bir kültürel çerçeve sunuyor. Cenaze törenleri, bayraklarla donatılmış tabutlar, devlet erkânının katılımı, cami avlularındaki sloganlar, televizyon ekranlarında tekrar tekrar gösterilen görüntüler. Bu ritüellerin bir işlevi, kaybın toplumsal olarak tanınmasını sağlamaktır. Aile “yalnız değilim” hissini yaşar, toplum “bu ölüm hepimizin” duygusunu paylaşır. Fakat bu güçlü sembolik çerçevenin bir bedeli de var. Yas çoğu zaman yüceltilmiş kayıp formunda yaşanıyor. “Vatan sağ olsun” cümlesi bir taraftan soylu bir kabulleniş gibi dururken, diğer taraftan acının karmaşık duygularını bastırıyor. Öfke, isyan, pişmanlık ve devletle hesaplaşma ihtimali bu cümlenin altında kalıyor. Şehit ailelerinin “niye öldü?” sorusunu yüksek sesle sorması pek teşvik edilmiyor. Bu cümle, yasın isyan ve sorgulama boyutunu gölgelediğinde, acı politik bir sadakat testine dönüşür.

Böyle bir zeminde yasın tamamlanması zorlaşıyor. Freud’un tarif ettiği anlamda kaybın kabulü ve hayatın yeniden kurulması süreci, yerini kaybın sürekli idealleştirilerek canlı tutulduğu bir döngüye bırakıyor. Bu döngüde şu kaygı beliriyor: “Eğer barışı kabul edersem, çocuğumun, kardeşimin, eşimin ölümü boşa mı gitmiş olacak?”

Bu soru politik değil, psikolojik bir sorudur. Cevabı da genellikle politik sloganlarda aranır. “Şehitler ölmez”, “kanları yerde kalmayacak”, “bedel ödemeden barış olmaz”. Böylece yasın yerini intikamla karışmış bir adalet isteği alır. Adalet “suçlunun cezalandırılması”na indirgenir ve barış çoğu zaman bu cezalandırma talebiyle çatışma halinde algılanır.

Devlet söylemi uzun yıllar bu duyguyu paylaşarak, hatta besleyerek ilerledi. Barışa dair her girişim kolayca “şehitlere ihanet” suçlamasına açılabilir hale geldi. Bu suçlamadan kaçınmak için siyasetçiler çoğu zaman barışın gerektirdiği adımları yarım bıraktı ya da hiç gündeme getirmedi. Böylece hem şehit yakınlarının acısı tam anlamıyla görülemedi hem de bu acı üzerinden barışa karşı güçlü bir psikolojik direnç hattı oluştu.

Kürt Tarafı: Bastırılmış Yas ve Görünmez Kayıplar

Kürt toplumunun yaşadığı kayıplar ise uzun süre resmi hafızanın dışında bırakıldı. Şeyh Said isyanı sonrası idamlar, 1937-38 Dersim harekâtında yaşananlar, 1990’larda köy boşaltmaları, zorunlu göç, faili meçhul cinayetler, işkence iddiaları ve kaybedilen yakınlar. Bu kayıpların büyük bölümü için devlet ne açık bir yüzleşme sundu ne de kamusal yas imkânı sağladı.

Bu nedenle yas çoğu zaman gizli kanallardan aktı. Kürtçe ağıtlar, dengbêjlerin anlattığı hikâyeler, evlerde saklanan fotoğraflar, aile arasında fısıltıyla anlatılan anılar. Mezar yeri belli olmayan kayıplar, faili meçhul cinayetler ve “devlet yapmıştır ama söyleyemeyiz” diye özetlenebilecek bir korku atmosferi, yasın en temel ihtiyacı olan “gerçeği bilme ve kaybı adlandırma” süreçlerini kesintiye uğrattı.

Önceki yazıda değindiğim gibi Judith Herman, travmadan iyileşmeyi güvenliğin sağlanması, hatırlama, yas ve yeniden bağ kurma olarak üç aşamada tarif eder. Türkiye’de Kürt tarafında özellikle ikinci aşama, yani hatırlama ve yas aşaması tamamlanamadı. Devletin inkâr eden, küçümseyen, bazen de suçlayan dili yasın sağaltıcı gücünü zayıflattı.

Bunun sonucunda Freud’un bahsettiği melankoliye benzer bir toplumsal ruh hali ortaya çıktı. Kayıp ve öfke içe gömüldü, kimliğin ayrılmaz parçası haline geldi. Volkan’ın ifadesiyle Kürt toplumu bir ölçüde “yara toplayıcı toplum” haline geldi. Geçmişteki her incinme, kimliği ayakta tutan bir belge gibi saklandı. Bu durum mağduriyeti abartan bir anlatıdan ibaret değildir. Yasın engellendiği her yerde benzer bir psikolojik tablo ortaya çıkıyor. Bu tablo, “travma varsa her talep meşrudur” demek değildir. Ancak taleplerin tonu, sınırı ve dili, büyük ölçüde bu bastırılmış yasın içinde şekillenir.

Roboski: Yasın Donduğu An

Roboski bunun çarpıcı örneklerinden biridir. 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu (Roboski) köyünden 34 kişi Irak sınırında hava bombardımanında hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenler çoğunlukla genç erkeklerdi ve ailelerine geçim sağlamak için sınırda küçük ticaret yapıyorlardı. TSK operasyon sırasında hedefin PKK militanları olduğunu düşünmüş, ancak bombalanan grubun siviller olduğu anlaşılmıştı.

Bu olay Kürt toplumunda derin bir yara açtı. Yalnızca o günün trajedisi olarak değil, yüz yıllık bir zincirin son halkası olarak algılandı. Önceki yazıda ele aldığım, zaman çökmesi kavramı Roboski’de tam anlamıyla gerçekleşti. Dersim’in, köy boşaltmalarının, faili meçhullerin hafızası o an yeniden canlandı. Geçmiş bugüne sızdı ve kayıp çok katmanlı bir acıya dönüştü.

Olayın soruşturulma biçimi, hukuki sürecin tıkanması ve sembolik düzeyde net bir özür veya yüzleşmenin olmaması, yasın tutulmasını engelledi. Aileler “neden öldüler?” sorusuna tatmin edici bir cevap alamadı. “Kim sorumlu?” sorusu belirsiz kaldı. “Bir daha olmayacak mı?” sorusu güvence bulamadı. Böyle durumlarda yas askıda kalır. Ne tam anlamıyla tutulabilir ne de unutulabilir.

Roboski aileleri yıllarca adalet aradı. Her yıl anma törenleri düzenlendi. Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’nda yaptığı gibi, aileler kayıplarını görünür kılmak için mücadele etti. Ancak devlet düzeyinde anlamlı bir yüzleşme gerçekleşmedi. Bu nedenle Roboski yalnızca bir olay değil, tamamlanmamış yasın sembolü haline geldi.

Cumartesi Anneleri ve Faili Meçhullerin Gölgesi

1995’ten bu yana her Cumartesi Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri, Türkiye’de faili meçhul kayıpların en görünür hâli. Kayıplarının akıbetini öğrenmek isteyen anneler, babalar, eşler ve kardeşler on yıllardır aynı talebi tekrarlıyor: “Kayıplarımız nerede? Kim sorumlu?”

Faili meçhul cinayetler yasın tamamlanmasını birkaç düzeyde engelliyor. İlk olarak, ölümün kendisi belirsiz kalıyor. Beden bulunamadığında cenaze töreni yapılamıyor, mezar başında ağlanamıyor, veda gerçekleşemiyor. İkinci olarak, fail bilinmediğinde öfkenin yöneldiği somut bir muhatap yok. Üçüncü olarak, devlet organlarının olası sorumluluğu konuşulduğunda korku devreye giriyor ve ailelerin sesini çıkarması zorlaşıyor.

Bu koşullarda yas Freud’un tarif ettiği melankoliye dönüşür. Kayıp içe gömülür, kimliğin taşıyıcısı haline gelir ve grup “kayıp yakınları” olarak tanımlanmaya başlar. Bu durum, yalnızca acıyı uzatmakla kalmaz, aynı zamanda siyasal kimliği de yasın üzerine inşa eder. Kayıp yakını olmak bir politik konum haline gelir ve barış sürecinde bu konumun nasıl tanınacağı kritik önem kazanır.

Adaletin İki Yüzü: Cezalandırma mı, Onarma mı?

Yasın tamamlanabilmesi için adalet duygusunun bir şekilde karşılanması gerekir. Ancak adalet kavramı tek boyutlu değildir. Hukuk felsefesi ve geçiş dönemi adaleti literatürü iki farklı adalet anlayışını birbirinden ayırır: “cezalandırıcı adalet” ve “onarıcı adalet.”

Cezalandırıcı adalet, suçlunun tespit edilmesini ve cezalandırılmasını merkeze alır. Bu yaklaşımda adalet, failin bedel ödemesiyle sağlanır. Türkiye’de hem Türk hem Kürt tarafında adalet talebi büyük ölçüde bu çerçevede ifade ediliyor. “Katiller yargılansın”, “hesap sorulsun”, “hak yerini bulsun” cümleleri bu anlayışın yansımalarıdır.

Onarıcı adalet ise mağdurun ihtiyaçlarını, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasını ve zararın giderilmesini öne çıkarır. Bu yaklaşımda amaç yalnızca cezalandırmak değil, kırılan güveni onarmak ve toplumsal dokuyu yeniden örmektir.

Güney Afrika’da Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu bu anlayışın en bilinen örneğidir. 1990’larda apartheid sonrası dönemde kurulan komisyon, geçmişte işlenen suçları kamuoyu önünde dinlemiş, faillere itiraf karşılığında af imkânı sunmuş ve mağdurların hikâyelerinin tanınmasını sağlamıştır. Komisyon 22.000’den fazla mağdur ifadesi almış ve 7.000 af başvurusunu değerlendirmiştir. Amaç intikam almak değil, hakikati ortaya çıkararak geçmişle yüzleşmek ve geleceği mümkün kılmaktı. Desmond Tutu’nun başkanlığında yürütülen süreç, cezalandırma ile bağışlama arasında hassas bir denge kurmaya çalışmıştır.

Kolombiya’da FARC ile yapılan barış anlaşmasının ardından 2017’de kurulan JEP (Özel Barış Yargı Sistemi) adlı mekanizma benzer bir işlev görmüştür. Bu sistem, elli yıldan fazla süren iç savaşta işlenen insan hakları ihlallerini soruşturmak, mağdurların haklarını korumak ve faillerin sorumluluğunu belirlemek için tasarlandı. JEP tam bir cezasızlık sunmadı ama geleneksel yargı süreçlerinden farklı bir yaklaşım benimsedi. Faillerden hakikati itiraf etmeleri, sorumluluklarını kabul etmeleri ve mağdurlara tazminat ödemeleri istendi. Karşılığında hapis cezası yerine hareket kısıtlaması ve toplum yararına çalışma gibi alternatif yaptırımlar uygulandı. Hakikatin ortaya çıkması ve mağdurların tanınması, cezalandırma kadar önemli görüldü.

Türkiye’de ise adalet, çoğunlukla yalnızca cezalandırma ile eş anlamlı kullanılıyor; hakikatin ortaya çıkması ve mağdurun dinlenmesi, başlı başına bir adalet hedefi olarak henüz görülmüyor. Adalet talebi büyük ölçüde cezalandırma beklentisine indirgeniyor. Oysa kırk yılı aşkın bir çatışmanın ardından herkesin tam olarak cezalandırılması ne mümkün ne de toplumsal barışa hizmet edecek bir yol. Öte yandan hiçbir hesap sorulmadan, hiçbir hakikat ortaya çıkmadan ilan edilen bir barış da mağdurların yasını tamamlamasına izin vermez. Türkiye’nin bu iki uç arasında kendi yolunu bulması gerekiyor.

İntikam Duygusu: Yasın Tehlikeli Dönüşümü

İntikam duygusu çoğu zaman doğrudan “öç alalım” şeklinde dile getirilmiyor. “Hesap sorulsun”, “bedel ödensin”, “hak yerini bulsun” cümleleriyle ifade ediliyor. Bu cümlelerin içinde meşru adalet talebi ile yıkıcı intikam isteği iç içe geçmiş durumda. Yas tutulmadığı müddetçe bu ikisini ayırt etmek giderek zorlaşıyor.

Travma, hafızayla sınırlı kalmaz; davranışı da biçimlendirir. Travmatize bir grup, geçmişte yaşadığı kötülüğün yeniden başına geleceğini varsayma eğilimindedir. Karşı tarafın niyetini okurken olumsuza meyleder, güvenlik yerine güvensizliğe yatırım yapar. Bu nedenle müzakere teklifi tuzak, barış dili oyun gibi algılanabilir.

Türk tarafında her barış girişimi “acaba yine mi kandırılacağız” sorusuyla karşılanıyor. Kürt tarafında her devlet açıklaması “acaba yine mi yarı yolda bırakılacağız” endişesiyle dinleniyor. İki taraf da aynı anda hem barışı istiyor hem de barışın yaratacağı kırılganlıkla baş edemeyeceğinden korkuyor.

2013-2015: Taze Bir Yas Katmanı

Önceki yazıda ele aldığım 2013-2015 süreci, yas meselesi açısından da önemli bir kırılma noktası. Bu dönem her iki taraf için de yeni kayıplar üretti ve barış konusundaki güven duygusunu sarstı.

Türk tarafı açısından bu dönem hendekleri, şehir çatışmalarını ve kaybedilen güvenlik görevlilerini ifade ediyor. Sur, Cizre, Nusaybin gibi kentlerde yaşanan çatışmalar sırasında hem güvenlik güçleri hem de siviller hayatını kaybetti. “Barış dediler, sonucu daha büyük şiddet oldu” duygusu yerleşti. Bu kayıpların yası çoğu zaman “aldatıldık, ihanete uğradık” öfkesiyle karıştı.

Kürt tarafı açısından ise bu dönem devletin söz verip geri çekildiği, müzakereyi kendi lehine kullanıp sonra Kürt hareketini yarı yolda bıraktığı bir ihanet deneyimidir. Operasyonlar sırasında hayatını kaybeden sivillerin, bodrumlarda mahsur kalanların, evlerini terk etmek zorunda kalan ailelerin acısı da ayrı bir yas katmanı oluşturdu.

Her iki anlatı da kendince tutarlı. Fakat psikolojik açıdan bakıldığında iki anlatının ortak noktası tamamlanmamış yas ve adalet eksikliği hissidir. Kimse tam olarak neyin yanlış gittiğini, kimlerin hangi hataları yaptığını, hangi olayların önlenebilir olduğunu, hangi kararların felakete yol açtığını açıkça konuşmadı. Meclis’te kapsamlı bir araştırma yapılmadı, bağımsız bir hakikat komisyonu kurulmadı ve süreç yalnızca siyasi polemikler içinde eridi.

Bu nedenle 2013-2015 dönemi bugün hem Türk hem Kürt tarafı için yeni bir kayıp katmanı olarak duruyor. Barış tekrar gündeme geldiğinde aktifleştirilen hafıza şöyle işliyor: “O zaman da denedik, kötü bitti; yine kötü bitecek.” Bu iç konuşma, yasın ve adalet arayışının karşılanmadığı her durumda daha da güçlenir.

Yasın Tutulması İçin Gerekenler

Herman’ın tarif ettiği iyileşme aşamaları, Türkiye bağlamında somut adımlarla ilişkilendirilebilir.

İlk aşama güvenliğin sağlanmasıdır. Birinci yazıda ele aldığım kurumsal zemin eksikliği burada önemli. Tarafların kendini güvende hissetmediği, sürecin yarın sabah bitebileceği ihtimalinin yüksek olduğu bir ortamda yas da, yüzleşme de, adalet arayışı da kırılgan kalır. Kurumsal güvence olmadan psikolojik güvenlik de sağlanamaz.

İkinci aşama hatırlama ve yastır. Bu noktada her iki toplumun da acılarının meşru görülmesi gerekir. Şehit ailelerinin, faili meçhul yakınlarının, köyü boşaltılanların, bombalamada çocuklarını kaybeden ailelerin, dağda ölen gençlerin hikâyeleri yalnızca “bizimkiler” ve “onlarınkiler” diye ayrılmadan dinlenebilmelidir. Bu “herkes eşit derecede haksızdı” gibi bir yüzeyselleştirme değildir. Acının hiyerarşisini kurmaya çalışmadan kayıpların insanî ağırlığını kabul etmek anlamına gelir.

Hakikat komisyonları bu süreçte önemli araçlar olabilir. Türkiye’de böyle bir mekanizma ciddi biçimde tartışılmadı, ancak dünya deneyimleri yol gösterici olabilir. Komisyon bağımsız olmalı ve siyasi müdahaleden korunmalıdır. Mağdurların katılımı gönüllülük esasına dayanmalıdır. Süreç kamuoyuna açık yürütülmeli ve bulgular şeffaf biçimde paylaşılmalıdır.

Üçüncü aşama yeniden bağ kurmaktır. Bu bağ sadece devlet ile toplum arasında değil, toplumların birbirleriyle ve kendi içlerindeki farklı kesimlerle kurduğu bağdır. Ortak anma mekanizmaları, kayıpların tanınması, mağdurların hikâyelerinin dinlenmesi bu bağın kurulmasına yardımcı olabilir.

Üçüncü Mayının Yerini Belirlemek

Türkiye’de barışın önündeki en büyük engellerden biri tutulmamış yasların ve karşılanmamış adalet beklentilerinin birikmiş olmasıdır.

Kurumsal ve toplumsal düzeyde kayıplar tam adlandırılmadığı için yas yarım kalıyor. Adalet arayışı yalnızca cezalandırma talebine indirgeniyor ve onarıcı adalet anlayışı tartışılmıyor. İki taraf da kendi acısını diğerinden daha meşru görüyor. Geçmişle yüzleşmeye dair mekanizmalar kurulmadığı için travma sönümlenmek yerine katmanlaşıyor.

Bu mayın temizlenmedikçe liderlerin en iyi niyetli cümleleri bile zemine tam basamıyor. Süreç, duygusal yükü taşıyamayan bir köprü gibi kendi ağırlığı altında çökme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Yas Tutulmadan Barış Olur mu?

Barış süreci yalnızca politik bir müzakere değil, aynı zamanda psikolojik bir yüzleşmedir. Toplumsal hafızada yer eden büyük yaralar masaya getirilmeli, meşru bir çerçevede konuşulmalı, hem Türk hem Kürt toplumunun acısı tanınmalıdır.

Yas tutulmadan barışın temeli sağlam olmuyor. Üstünü örttüğümüz, adını anmaktan kaçındığımız her kayıp, ilk krizde yeniden karşımıza çıkıyor.

Bir sonraki yazıda bu tabloda henüz konuşmadığımız bir alana, örgütlerin varoluş kaygısı ve devletin bilinçdışı direncine bakacağız. Çünkü bazen sadece toplumlar değil, kurumlar da savaş üzerinden kurdukları kimlikleri kaybetmek istemez. O zaman barış yalnızca halkların değil, örgütlerin ve devlet aygıtlarının da psikolojik sınavına dönüşür.

Visited 46 times, 1 visit(s) today

Close