18 Ocak 2026 tarihinde Suriye’de kaydedilen tarihi gelişme, Türkiye’nin uzun soluklu terörle mücadele stratejisinin sahadaki en somut zaferlerinden birini tescil etmiştir dersek abartmış olmayız. Suriye Cumhurbaşkanı Şara liderliğindeki Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes ve entegrasyon anlaşması, terör örgütünün özerk yapılarını büyük ölçüde tasfiye ederek, Raqqa ve Deyrizor vilayetlerinin yanı sıra petrol sahaları, sınır geçişleri ve stratejik altyapının merkezi otoriteye devredilmesini içermektedir. Bu anlaşma, yalnızca Suriye içindeki güç dengelerini değil, bölgesel güvenlik mimarisini de kökten değiştiren bir dönüm noktasıdır.
Bu gelişme, Türkiye’nin Terörsüz Türkiye vizyonunun doğrudan meyvesidir de. Adına çözüm süreci ya da açılım denilerek, versiyonları yükseltilerek çarpıtılmak istense de, iktidarın ortaya koyduğu irade, esasen 7 Haziran 2015 sonrası ortaya çıkan yönetim krizine karşı geliştirilmiş, sabırla inşa edilmiş ve değişen küresel jeopolitik dinamiklerle uyumlu bir devlet stratejisidir.
Terörsüz Türkiye politikası, özellikle 2013-2015 dönemindeki Çözüm Sürecinden veya önceki Açılım girişimlerinden kökten farklı bir çizgide olduğunun altı çizilmesi gerekiyor. O dönemki süreçler, esasen diyalog, müzakere ve karşılıklı taviz üzerine kurulu, dahası demokrasi projesi gereğince yürütülen, terör örgütünün silah bırakması karşılığında siyasi, kültürel ve idari haklar tanınması gibi pazarlık unsurları içeriyordu. İmralı görüşmeleri, Dolmabahçe Mutabakatı gibi adımlar, örgütün silahlı varlığını bir tür kaldıraç olarak kullanmasına zemin hazırlamış, sonuçta 7 Haziran sonrası hendek olayları ve şehir savaşlarıyla süreç çökmüştü.
Bugünkü Terörsüz Türkiye programı ise bu şekilde bir pazarlık değil, terörün kararlı bir şekilde tasfiyesini öngören bir politik iradenin ürünüdür. En önemli ayırt edici yönü de Türkiye’nin demokrasi projesinden istifa etmesi sonucu ortaya konan politikaların bir ürünü olmasıdır. Amaç, terörün silahlı unsurlarını etkisiz hale getirmekle yetinmeyip, örgütün lojistik, finansal ve siyasi dayanaklarını kaynağında kurutmaktır. Suriye’deki 18 Ocak anlaşması da bu yaklaşımın ürünüdür. YPG/SDG’nin özerkliğinin sona ermesi ve entegrasyonu, Türkiye’nin saha hakimiyeti ve diplomatik baskısıyla, herhangi bir taviz vermeden elde edilmiş bir kazanımdır.
Bugün şahit olduğumuz terörle mücadele konsepti ve sınır ötesi güvenlik stratejileri, anlık siyasi kararların veya konjonktürel reflekslerin ötesinde, tarihsel bir zorunluluğun da ürünüdür. Mevcut tabloyu doğru analiz edebilmek için sürecin genetiğine inmek ve olayların kronolojisini, devlet aklının dönüşümü üzerinden okumak gerekir. Ancak bu retrospektif diyebileceğimiz olayların geçmişine giden bir bakış açısıyla, parçaların nasıl birleşerek stratejik bir bütün oluşturduğu anlaşılabilir.
Özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık durumu, Türkiye’nin güvenlik mimarisinde telafisi zor boşluklar yaratmıştır. Bu otorite boşluğunu fırsat bilen terör örgütü Pkk, öz yönetim ilanları ve şehirleri yaşanmaz hale getiren hendek terörü ile doğrudan devletin egemenlik alanını hedef almış, otoriteyi zaafa uğratmayı amaçlamıştır.
Bu kaotik sürecin hemen ardından gelen Fetöcü 15 Temmuz hain darbe girişimi ise tehdidin sadece sınır boylarında veya dağda olmadığını, devletin kılcal damarlarına kadar sızmış çok katmanlı bir tehlikeyle karşı karşıya kalındığını göstermiştir. İşte bu kırılma noktası, Terörsüz Türkiye hedefini bir siyasi vaat olmaktan çıkarıp, devletin varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir beka doktrinine dönüştürmüştür. Dolayısıyla bugünkü strateji, o günkü varoluşsal tehditlere verilmiş tarihsel ve kurumsal bir cevaptır.
Amaç, yalnızca dağdaki unsurları etkisiz hale getirmek değil, terörün Ankara’daki siyasi süreçleri şantaj ve istikrarsızlıkla etkileme potansiyelini kalıcı olarak ortadan kaldırmaktı. Suriye’deki gelişmeler, bu stratejinin sınır ötesi boyutunu taçlandırmış, terör örgütünün lojistik ve siyasi özerkliğini de büyük ölçüde sonlandırmıştır.
Stratejinin iç siyasetteki en önemli çıktısı, etnik kimlik eksenli vesayet baskısının kırılmasıdır. 2015 & 2023 döneminde muhalefet, Kürt seçmen kitlesini konsolide ederek Haziran aritmetiğini yeniden üretmeyi ve bu yolla iktidarı yıpratmayı hedeflemiştir. HDP eksenli blok siyaseti ve Altılı Masa deneyimi, bu yaklaşımın örnekleriydi.
Muhalefetin önemli bir kesimi, 15 Temmuz’un milli birlik düzlemini geride bırakarak, iktidarı neoliberal demokrasi proje çerçevesinde (ve anlayışında) bir otoriterleşme anlatısına hapsetmeye çalıştı. Bu strateji, esasen iktidarı uluslararası alanda meşruiyet kaybına uğratmayı amaçlıyordu. Ancak sahadaki güvenlik kazanımları, ekonomik toparlanma işaretleri ve dahası küresel siyaseti de derinden etkileyen paradigma değişimi bu anlatının zeminini zayıflattı.
Terörsüz Türkiye, göstermiş olduğumuz üzere yalnızca bir iç güvenlik meselesi değildir. Bölgesel güç inşasının da temel taşıdır. İdlib politikası, Rusya ile dengeli ilişkiler, ABD arabuluculuğu ve Trump yönetiminin ikinci döneminde oluşan konjonktür, Suriye mutabakatı Türkiye’nin elini güçlendirmiştir. 18 Ocak anlaşması, Türkiye’nin 2014’ten beri sürdürdüğü ağır yaptırımlara ve baskılara rağmen elde ettiği diplomatik direncin de verimli bir meyvesidir.
Bugün itibariyle ortaya çıkan bu başarı tablosunda, kimi cenahlar zaferi belirli isimlere teslim etmeye, hatta iktidar odakları arasında bir çekişme varmış gibi sunmaya çalışsa da, gerçek bundan çok farklıdır. Bu başarı, iktidarın bir bütün olarak sergilediği ortak akıl, tam birliktelik ve etkili işbölümünün bir ürünüdür. Devlet mekanizmasının en üst kademelerinden saha aktörlerine kadar uzanan koordinasyon, yılların birikimiyle şekillenmiş bir ekip çalışmasının ve profesyonel işbölümünün bir sonucudur.
İktidar, Terörsüz Türkiye doktriniyle bir taşla birçok kuş vurmuştur. Hem Haziran seçimleri sonrası dayatılan istikrarsızlık hayaletini kovmuş, hem muhalefetin elindeki en büyük siyasi kozu almış, hem de sınırlarının ötesindeki tehditleri kaynağında kurutacak jeopolitik zemini hazırlamıştır. Bu süreç, Türkiye’nin sadece terörden değil, terör üzerinden Türkiye’yi dizayn etmeye çalışan küresel vesayetten de kurtuluşunun ilanıdır. Tarih, bu dönemi bir pazarlık süreci olarak değil, Türkiye’nin egemenliğini kayıtsız şartsız tahkim ettiği bir yeniden kuruluş dönemi olarak yazacaktır. Bunun yanı sıra Kürt kimliği de marjinal ve baskıcı temsillerinden arındırılarak terörün vesayetinden çıkarılmıştır. Bu sayede Kürtler de toplumsal mutabakat temelinde Türk milletinin ayrılmaz ve kıymetli bir parçası olarak, ortak vatan idealinde buluşup aynı geleceği inşa edecekleri asli toplumsal konumlarını yeniden tayin edecektir. Bu yaklaşım, tarihsel köklerimizle de örtüşmektedir; nitekim Mete Han da döneminde farklı kavimleri Türklük şemsiyesi altında, ortak bir ülkü/töre etrafında birleştirerek benzer bir siyasi ve toplumsal birlik tesis etmiştir.
Suriye’de 18 Ocak’ta atılan imzalar da, bu sürecin en önemli çıktılarıdır. 1990’lardan beri Ortadoğu’yu ıslah edilmesi gereken bir demokrasi anlayışının ürünü olarak etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden şekillendirmeyi hedefleyen neoliberal projeler, sahadaki gerçeklik karşısında miadını doldurmuştur. Türkiye, dünyayı da karşısına alarak egemenliğini kayıtsız şartsız savunarak, yalnızca terörden değil, terör üzerinden dizayn edilme girişimlerinden de kurtuluşunu ilan etmiştir. Bütün bu süreçler göz önüne alındığında Terörsüz Türkiye vizyonu, şunu net bir şekilde göstermiş oldu. Türkiye alelade siyasi bir organizasyon değil, tarihsel bir misyonun devlet olarak vücut bulmuş halidir. Varlığı bölgedeki konjonktürel ve temelleri zayıf kağıttan devletlerin aksine hakiki ve güçlü bir devlet geleneğinin tezahürüdür.
Tarih, bu dönemi bir yeniden kuruluş evresi olarak kayda geçirecektir. Terörün kök nedenlerini pazarlıksız ortadan kaldıran, sınırlarını diplomatik ve askeri olarak güvence altına alan bir Türkiye’nin yükseliş evresi olarak. Bunun yanı sıra sonsöz olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, Türkiye’nin pratik olarak kazanımlarını gerek içeride gerekse de dışarıda teorik temellerdirmelerle anlatması gerekliliği de ortadadır. Türkiye’nin eski ideolojileri ile bu teorik temellerdirmeyi dile getirecek donanımdan mahrumdur. Hep söylediğimiz üzere eski ezberlerle yeni dünya da kurulamıyor.






