Kültür PolitikSiyaset

Taha Akyol’un Son Kitabına Gelen Tepkiler Ne Anlatıyor?

Taha Akyol’un “Dünyayı Bölen Devrim” adlı kitabı yayımlanır yayımlanmaz sol kesimden büyük bir tepki topladı. Aslında bu tepkinin büyümesinin nedeni, kitabın Oksijen ve Medyascope gibi mecralarda bir anlamda reklamının yapılmasıydı.

Akyol’a dair öncelikle şunu belirtmek gerekir: Kendisinin entelektüel birikimiyle alay etmek haksızlıktır. 1980 öncesi MHP yanlısı basına bakıldığında; Akyol’un içerik ve diliyle tüm ülkücü köşe yazarları arasında açık ara öne çıktığı görülür. Hatta Türkeş’in imzasıyla yayımlanan bir kitabın asıl yazarının Akyol olduğu, ülkücü camiada yıllardır konuşulur. Ayrıca Akyol, 1980 öncesinde Marksizm ve Leninizm üzerine derinlikli okumalar yapma gayretine giren nadir sağcı yazarlardan biriydi. Hergün gazetesinde İspanya İç Savaşı gibi konulara dair, sağ basında pek rastlanmayacak nitelikte analizler kaleme almıştı. Akyol’un o dönemde kendisini ülküdaşlarından belirgin bir biçimde ayıran bu entelektüel derinliği, ülkücü camiada uzun süre kalmayacağının da bir işaretiydi. Server Tanilli’nin “Yaratıcı Aklın Sentezi” isimli kitabında Taha Akyol’un Milliyet’te yayınlanmış bazı köşe yazılarını kitabın bölüm sonlarına eklemesi de dikkat çekicidir.

Akyol’un son yayımlanan kitabına gelince:

a) Kitapta benim saydığım kadarıyla 114 kaynak kullanılmış. Bu bağlamda kullanabilecek en kibar ifadeyle, kitap Sovyet tarihine dair bu kadar iddialı bir çıkışı karşılayacak düzeyde bir kaynakçaya sahip olmanın çok çok uzağındadır. Ayrıca Akyol’un kullandığı sınırlı sayıdaki kaynağın 25-30 kadarı Sovyet tarihini temel alan eserler değildir. Taha Akyol’un 2000 yılından sonra yayınlanan Beevor, Simon Sebag Montefiore ve Sean McMeekin gibi yazarların kitaplarını da çalışmasına ekleyerek bir anlamda “dolgu” yaptığı, konuya dair güncel bir literatüre istinat edemediği görülür. Bu sınırlı kaynakçayla Akyol, sıradan bir popüler tarih yazarının sınırlarını aşamamakta; dolayısıyla eserin niteliği ve orijinalliği, arkasındaki reklam gücünün yanında oldukça cılız kalmaktadır.

b) Sovyet tarihi tek bir kitaba sığdırılamayacak kadar dev bir alandır; Sovyetler Birliği adeta başlı başına bir dünyadır. Bu nedenle Sovyet tarihini Sovyet sisteminin problemlerini tek kitaplık denemelerle izah etmeye çalışmak bir hatadır. Sovyetolojinin ve Rusya çalışmalarının Dünya’da bu kadar ilerlediği, Türkiye’de de birçok kişinin bu alanlarda uzmanlaşma eğilimi gösterdiği bir dönemde Akyol’un tepki toplaması gayet doğaldır. Rusya ve Sovyet uzmanlığı, kitap yazmak söz konusu olduğunda iyi bir okuyucu olmanın dahi yeterli olmadığı sahalardır.

c) Sovyet deneyimini şekillendiren tarihsel, uluslararası dönemsel ve öznel belirleyiciler çok sayıdadır. Bu nedenle Sovyet sisteminin kaderi ele alınırken, kronolojik temelde yapılmış açıklamalara veya öznel faktörlere fazlaca yaslanmak yanıltıcı olabilir. Örneğin Akyol, büyük ölçüde Lenin dönemine odaklansa da; Rusya’nın kendine özgü tarihsel gelişiminin ve Rus devrimci geleneğinin Sovyetlerin kaderi üzerindeki derin tesiri yadsınamaz. Bu noktada Akyol’un kitabında bu meseleye çok sınırlı ölçülerde değindiği görülür. Yine Taha Bey’in anlatmak istediğine paralel bir biçimde,  Lenin ve Stalin dönemlerinin kendilerinden sonraki dönemde şekillenen Sovyet sistemi üzerinde bir “patika bağımlılığı” etkisi yarattığı söylenebilir. Ancak Sovyetler Birliği tarihi incelendiğinde, her dönemin kendine has bir özgüllüğü olduğu; dolayısıyla Sovyetleri açıklamanın, erken dönem analizlerini aşan bir karmaşıklık gerektirdiği görülür. 1918’de Almanların geleceğine karamsar baktığı bir idarenin 1991’e kadar ayakta kalması ya da İngilizlerin 1940’lardaki raporlarında teknolojik açıdan geri olduğuna işaret ettikleri bir ülkenin 1957’de uzaya uydu göndermesi, Sovyet tarihindeki sürprizlerin çarpıcı örnekleridir. Nitekim Vladislav Zubok gibi isimlerin Gorbaçov dönemine dair araştırmaları dahi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının  kaçınılmaz olduğuna dair determinist tezleri sorgulatır niteliktedir.

d) Kitapta Akyol’un zayıf bir Sovyet tarihi mi yazdığı, yoksa tarihsel bir teşhiste mi bulunmaya çalıştığı açıkçası pek belli değil. Kitabı incelerken bilgi ve analiz düzeyinde yeni hiçbir detaya rastlamadım. Daha da önemlisi Akyol’un kullandığı “Lenin’in Oy Sahtekarlığı” veya “Yağmacıları Yağmalayın” gibi alt başlıklar; 1980 öncesi Türk antikomünist basınında tefrika edilen yazı dizilerini, dolayısıyla propaganda eserlerini anımsatıyor (Bunu kitabın tamamı için değil, bu tarz alt başlıkların yarattığı üslup sorununu vurgulamak için söylüyorum). Açıkçası bu alt başlıkları gördüğümde aklıma ilk olarak “Tam İlmihal” isimli eserinde Hüseyin Hilmi Işık’ın Lenin’den yaptığı bir alıntı geldi.  Nitekim Akyol’un T24 dergisine verdiği röportaj da kendisinin yer yer siyasi geçmişinin tesiri altında kaldığı izlenimini uyandırıyor.

Taha Akyol’un kitabına gösterilen tepkiler, kendisi ve bir grup liberal tarafından “sol dogmatizmin bir yansıması” olarak etiketlense de (ki liberallerin karşı tarafı dogmatik olmakla suçlaması alışıldık bir reflekstir), bu tepkilerin arkasındaki tek sebep bu değildir. Öncelikle Türkiye’de 12 Eylül sonrası fikir ortamı, Özalizm, Sovyet sonrası iyimserliği, neo-liberal propaganda ve AKP’nin iktidarını sağlamlaştırdığı yıllarla özdeşleştirilen, sıklıkla yanılsa da kendi zekasına ve birikimine en büyük önemi atfedip her nesle akıl veren bir yazar ve entelektüel grubu var. Taha Akyol da bir kesim tarafından bu grubun içinde görülüyor ve aslında ona yönelik hücumlar, Türkiye’nin eski entelijansiyasının bir otopsisi, bu kesimle bir hesaplaşma, tabiri caizse bir put kırma eylemi niteliğini taşıyor.

Elbette Taha Bey, dengeli üslubu ve bilgiye dayanan tartışma biçimiyle bu gruptaki yazarlar arasında farklı bir yere sahiptir. Fakat bu durum, onun tarihin sert akıntısı karşısındaki pozisyonunu ve 1980 sonrası sürekli zigzaglar çizen kariyer gerçeğini değiştirmiyor. 22 Nisan 1999’da Oktar Babuna’nın kampanyasına destek vermek amacıyla oldukça dokunaklı(!) bir köşe yazısı kaleme alan, ancak 2010’larda Adnan Hocacılara karşı mücadele veren Akyol’un bu durumu; 1980 sonrası medya entelektüelinin dramını tek başına özetlemeye yetiyor.

Aşağıda Taha Akyol’un Mamak Askeri Cezaevi’ndeyken çekilmiş bir fotoğrafı bulunuyor. Mamak’ta o dönemde dayak yemeyen kimse yoktu; ve her kesimden insanın, devlet karşısında değersiz oldukları hatırlatılırcasına saçları fotoğraftaki biçimde tıraş edilmişti. Ancak bu bedelleri ödeyen Taha Bey dahi, 40’lı yaşlarına geldiğinde hem maddi imkanlara hem de basında iyi bir konuma sahipti.

Bugün ise Türkiye’de 20-50 yaş arası kuşaklar, derin bir değersizleşme ve geleceksizlik krizinin cenderesinde. İnsanlar artık yüz yıl öncesinin “komünizm dehşeti” hikayeleriyle değil, bugünün yakıcı sorunlarıyla meşgul ve sadece onurlu bir gelecek özlemi duyuyorlar. Hal böyleyken; AKP’yi iktidara taşıyan süreçteki payına dair hiçbir sorumluluk almayan Akyol’un, Soğuk Savaş bitmemişçesine anakronik bir tavırla Sovyet tarihine sığınması ve türlü mecralarda bu bağlamda boy göstermesi tepki topluyor. Bu tepki aslında sadece bir kitaba değil; güncel krizin ortasında popülaritesini yitirmiş argümanlarla hâlâ kendini öne çıkarma çabası içindeki o ayrıcalıklı eski kuşak entelektüel grubunadır.

Visited 11 times, 11 visit(s) today

Close