Yakın siyasi tarihimiz diyerek başlayan ifadeler zamanla tarihteki yerini almıştır ifadesine dönüşmektedir. Zira bir dönem olayların tarihe intikal etmesi için üzerinden en az bir asır geçmesi gerekir fikri, son yıllarda çeyrek asra kadar inmiştir. 6-7 Eylül 1955 Olayları giderek tarih sahnesinin fotoğraf albümünde uzak sayfalarda kalırken albümün adını ısrarla “Türkiye’nin homojen ulus yaratma siyaseti” şeklinde koymaya çalışanlara bu yazımızda yanıt vermeye çalışacağız. Onların ulus-devlet fobisinden ziyade müstakil Türk devleti korkularının esaretiyle yönelttikleri manipülasyonu göstereceğiz.
Öncelikle 6-7 Eylül 1955 Olayları’nı ve perde arkasındaki iddiaları kısaca hatırlayalım. Ada Osmanlı’nın fethinden önce Venedik Devleti’ne aitti. Bir dönem Arap ordularının da fethettiği ada, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Roma’dan Helen kimliğine geçtiği evrede helenleşti. Üç asır Osmanlı adasıyken 1878 yılında İngiltere’nin idaresine girdi. 1914’te Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle İngilizler adayı resmen ilhak etti. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında Türkiye yanı başındaki soydaşlarıyla yeterince ilgilenecek durumda değildi. 1930-1939 yılları arası adadan yaklaşık yirmi bin Türk, anavatana göç etti. İkinci Dünya Savaşı’nda Doğu Akdeniz’de İngiltere için adeta devasa bir uçak gemisi vazifesi gören adada demografik yapı da değişti. Alman ve İtalyan işgalindeki Yunanistan’dan ciddi oranda göç aldı. İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin sömürgelerini bıraktığı evrede, 1947 yılında Kıbrıs’ta da Rumlar harekete geçti. Adada Yunanistan’a bağlanmak için Enosis sloganıyla silahlı EOKA kuruldu. Birleşmiş Milletler’in tanımadığı bir plebisit ile Yunanistan’a bağlanma tezlerini resmiyete dökmeye çalışan Rum kesimi adadaki İngiliz varlığına ve Türklere silah doğrulttuktan sonra Türk halkı için milli müdafaa dönemi başladı. Bu yazının bağlamında kalmak gerekirse 1955 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun girişimleriyle Türkiye, adadaki gidişata ağırlığını koydu. 29 Ağustos 1955 tarihinde Londra’da İngiltere, Yunanistan ve Türkiye üçlü konferansa başladı. Türkiye taksim ya da federasyon tezi üzerinde dururken Yunanistan “enosis”te diretti. Yılın ilk bahar aylarından itibaren giderek yükselen tansiyon, silahlı Rumların Türk varlığına yönelik saldırıları ve taşkınlıkları özellikle Türk kamuoyunda hassasiyetle takip ediliyor, dönemin en önemli tiraja sahip gazetelerinden Hürriyet’in önayak olmasıyla “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” kuruluyordu.
Gergin atmosferin sonunda 6 Eylül 1955 günü Saat 13.30’da Anadolu Ajansı’nın verdiği haberle, Atatürk’ün Selanik’teki evine bombalı bir saldırı gerçekleştirildiği duyuruldu. Öğleden sonra akşam baskısını yıldırım baskıyla öne çeken İstanbul Ekspress gazetesi manşetten “Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı” başlığıyla haberi verdi. Saat 18.00 sularında Taksim’de başlayan miting, 20.00’ye doğru yağma, yıkma ve talana dönüştü. Olaylar kısa sürede İstanbul’un birçok semtine ve Anadolu’da Ankara, İzmir, Kocaeli, Eskişehir gibi şehirlere sıçradı. Rumlar başta olmak üzere Ermeni ve Musevilere ait evlerin, dükkanların, hastanelerin, okulların, kiliselerin, sinagogların ve mezarlıkların tahrip edildiği olaylar gece yarısından sonra sıkıyönetimin ilan edilmesiyle durdurulabildi. Olaylarda dört binden fazla konut, iki binden fazla dükkan kullanılamaz hale geldi. Havraların, kiliselerin, okulların saldırılardan nasibini aldığı olaylar vandalizm olarak literatüre girdi. Türkiye bu olaydan sonra Kıbrıs konusunda moratoryum isterken sorunun çözümü 1959’a kaldı. Zira kurulacak olan Kıbrıs Devleti de Kıbrıs sorununa bir çözüm olamadığını tarih ilerleyen yıllarda göstermiştir. Türk hükümeti 6-7 Eylül 1955 Olayları’nda zarar gören vatandaşlarına yüz elli milyon liranın üzerinde bir tazminat ödedi. Olayların sorumluluğu, o yılın kasım ayında üçüncü DP hükümetinin bakanların istifasına kadar götürülürken 27 Mayıs sonrası Yassıada Mahkemeleri’nde olayların bir iktidar tertibi olduğu savıyla Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu başta bazı isimler hapis cezalarına çarptırıldılar. Atatürk’ün evine bomba attığı iddiasıyla yargılanan Oktay Engin ise beraat etti.
6-7 Eylül 1955 Olayları bir tertip miydi sorusu üzerine siyasetin demagojik tartışmaları hiç bitmedi. Halen her yıl dönümünde bu hadisenin DP’nin Kıbrıs politikasında dış kamuoyuna halkın tepkisini göstermek için düzenlediği bir tertibin kontrolden çıkarak vandalizme dönüştüğü iddiası en güçlü sav olarak işlenmektedir. Ancak bu yazının amacı olayların tertip mi değil mi sorusuna yanıt aramaktan ziyade son yıllarda gelişen başka bir yaklaşımın eleştirisi üzerinedir.
Türkiye’nin yakın dönemine dair birçok kitabın basımını üstlenen bir yayınevinin izlediği genel politika çerçevesinde bu konuyu inceleyen eserlerine baktığımızda aslında 6-7 Eylül’ün kökleri 1935 Trakya Olayları’na kadar götürülmektedir. Birkaç lisans üstü tezinde konsolosluk raporlarını baz alanlar, bilhassa bu konudaki bir doktora tezi, olayların Türkiye’de ulus-devlet kurma sürecinde toplumu homojenleştirme, Türk çoğunluğun karşısında gayri müslim azınlığın ülkeden çıkarılması hamlesi olarak görmektedir. Bu çalışmalara göre 1935 Trakya Olayları, Varlık Vergisi ve nihayetinde 6-7 Eylül 1955 Olayları aynı zihniyetin ürünüdür. Hedeflenen gayrimüslimleri ülkeden çıkarmak, Türk’ü tek ve yek olarak bu devletin payandası haline getirmektir. Ancak kasıtlı olarak görmeyi bir türlü istemedikleri durum, Kıbrıs’taki Rum taşkınlığının Türk kamuoyundaki sinir uçlarıyla oynadığı gerçeğidir. Bu sebeple 6-7 Eylül Olayları’nı yukarıda saydığımız diğer başlıklarla iliştirmek için Kıbrıs bağlamını olayların akışından çıkarılması gerekmektedir. Tek parti karşıtlığını belli siyasi argümanların uzağında salt Atatürk karşıtlığı ekseninde değerlendiren diğer siyasi kesimler de bu cenahın tarih anlatımına sıkı sıkıya yapışmaktadır. Nasıl ki Varlık Vergisi’ndeki servet vergisi olarak belirlenen servetin üzerine çıkıp vergi mükellefi olanların %87 oranında gayrımüslim kalanının Türk olması karşısında “bu vergi azınlıkların elinden ekonomiyi alıp Türklere verilmek için çıkarıldı” görüşü bir ideolojik aygıtın tezahürüyse 6-7 Eylül’ün Kıbrıs olmadan anlatımı da aynı mantığın ürünüdür. Bu mantığa göre hazır bir fırsat belirmişken (!) azınlıkları cezalandırmak için bundan âlâ bir gerekçe bulunamazdı. Ürkütücü olan ise bu yaklaşımın okullarda -hele liselerde dahi- öğrenci ödevleri hazırlatılırken tez olarak işlenmesidir. Bu yazının yazarı da böyle bir bitirme ödeviyle karşılaşması üzerine hadisenin sadece birkaç yayınevi ve platformun savunduğu propagandadan ibaret olmadığını fark etmesi kaleme almıştır.
Olaylar bir tertip miydi? Ne kadarı tertip ne kadarı hayatın doğal akışındaki kitlenin kontrol edilemez taşkınlığıydı? Bütün sorumlular ve nedenler aydınlatılarak ele alındı mı bütün bu sorular tartışılabilir. Tartışılmalıdır. Ancak yukarıdaki tezi işleyenlerin görmezden geldikleri bir diğer gelişme ise Türkiye’den ayrılan azınlıkların sayısal anlamdaki en büyük dilimi, 1963-1964 gelişmelerinden sonra ülkeden ayrılmıştır. Bu da 1955’in varsa bir hedef yöneliminde gerçekleştiyse bu hedefin de olaylardan sekiz sene sonra tamamlandığıdır. Türkiye, uluslararası alanda kendisini zora düşürecek, milyonlarca lira tazminatın altına sokacak bir “komplo”nun içerisine alındıysa bile iddia edenlerin bu gerçeği de atlamaması gerekirdi.
Kıbrıs’ın yarattığı hassasiyetin 1974’te ülkede yeni filizlenen sağ-sol ayrımına da kısa bir süreliğine de son verip toplumun bütün kesimini milli bir dava etrafında tek vücut olmayı başarması gözlerden kaçmamalıdır. Tarih yazımının bir kurgunun bayraktarlığına sokuşturulması elbette sadece bu olayla örneklendirilmez. Bütün boyutları ve tüm dinamikleri ile tetkik edilmeyen başlıklar sadece önceden belirlenmiş maksadın belirlenmesine araçtır.






