İsimle Belediyecilik, Görünürlük ve Kurumsal Erozyon
Bir dönem Tekirdağ Süleymanpaşa’da belediyeye ait neredeyse her yüzeyde aynı cümle dolaşıyordu: “Süleymanpaşa yükseliyor.” O dönemin belediye başkanı Cüneyt Yüksel’di; sloganın “yükseliyor” fiili, yalnızca bir kalkınma vaadi değil, aynı zamanda başkanın soyadıyla kurulan bir kişisel mühür gibi çalışıyordu. Reklam panolarında, afişlerde, çöp kamyonlarında, hatta çöp konteynerlerinde… Kente ait gündelik yüzeyler, kurumun diliyle değil, bir ismin çağrışımıyla konuşur hâle gelmişti.
Sonra Yüksel istifa edip başkan değişince, bu cümle de yavaş yavaş silinmeye başladı. Kentin bedeni, bir önceki dönemin katmanını kazıyıp yeni bir katmana hazırlanır gibiydi.
Aradan çok geçmeden Tekirdağ’da bu kez başka bir “imza dili” belirginleşti: “Candan Belediyecilik.” Bu kez isim, kelime oyunu üzerinden değil, doğrudan sloganın içine yerleştirilmişti. Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Candan Yüceer döneminde tanıtımlarda, duyurularda ve görünür yüzeylerde, hizmetin kurumla değil yine bir isimle beraber anıldığı görülüyordu.
Bu iki gözlemden sonra, zihnimde bir soru belirdi: Kamusal hizmet niçin kurum adıyla değil de kişinin adıyla anılmak istenir? Merakım bununla da kalmadı. Farklı şehirlerde yaşayan dostlarıma “benzer şeyler görüyor musunuz?” diye sordum; gelen yanıtlar, benzer örneklerin hiç de az olmadığını gösterdi. Demek ki mesele tek bir kente ya da tek bir döneme ait basit bir “üslup” ya da “tanıtım dili” ayrıntısı değil; daha geniş bir görünürlük rejiminin, kamusal alanı nasıl kurduğuna dair ipucu taşıyan sistematik bir pratikti.
Burada “görünürlük rejimi” derken şunu kastediyorum: Bir kentin hangi yüzeylerinin, hangi kelimelerle ve hangi tekrar ritmiyle konuşacağına karar veren işaret düzeni. Kim görünür olacak, ne görünür sayılacak, “hizmet” hangi dil ve sembollerle temsil edilecek? Bütün bunlar, o düzenin içindeki küçük ama etkili kurallarla belirleniyor.
Olgunun adı: “İsim–Marka Füzyonu”
Yerel siyaset dilinde giderek sıklaşan bir formül var: İsim, hizmetin yanına iliştirilen bir etiket olmaktan çıkıyor; hizmetin kimliği haline geliyor. Buna “isim–marka füzyonu” denebilir: kurumsal eylem, kişinin adıyla kaynaştırılır; belediyecilik, bir kamu hizmeti değil sanki bir kişisel tarz, bir kişisel ekol, hatta bir kişisel marka gibi sunulur.
Bu füzyon iki ana “dil” üzerinden çalışır:
(a) Fiil haline getirme: İsim, kentin geleceğine dönüşür
İsim bir fiile, bir hâle, bir duyguya çevrilir: “sevinecek”, “mutlu olacak”, “mesut olacak”, “yüzü güler”… Böylece belediyecilik, asfaltın, suyun, parkın, ulaşımın teknik alanından çıkıp bir tür toplumsal duygu yönetimine kayar. “Hizmet” yerini “iyi his” vaadine bırakmaya başlar.
Bu dili ilk kez Tekirdağ’daki gözlemlerimde yakaladım; sonra merak edip farklı şehirlerde yaşayan dostlarıma sordum. Gelen örnekler, fiil haline getirmenin ne kadar yaygın bir kalıp hâline geldiğini gösteriyordu. Aşağıdakiler, bu kişisel gözlem ve geri bildirim havuzundan seçilmiş tipik örnekler:
- Amasya: “Amasya sevinecek” (Turgay Sevindi).
- İzmir / Konak: “Konak mutlu olacak” ve “Mutlu İnsanlar Kenti Konak” (Nilüfer Çınarlı Mutlu).
- Ordu: “Ordu’nun yüzü güler…” (Hilmi Güler).
- İstanbul / Kadıköy: “Kadıköy Mesut olacak” (Mesut Kösedağı).
- Tekirdağ / Süleymanpaşa: “Süleymanpaşa yükseliyor” (Cüneyt Yüksel dönemi; kelime oyunu üzerinden kişisel mühür).
(b) Sıfat haline getirme: İsim, yönteme ve ahlaka dönüşür
Bir başka hat, ismi doğrudan “belediyeciliğin sıfatı” yapar: “X belediyecilik”, “Y belediyecilik”… Burada isim, sadece bir imza değil; bir ölçüt, bir norm gibi sunulur. “İyi” artık “kurumsal standartlara göre iyi” olmaktan ziyade “adı geçen kişinin tarzına göre iyi”dir.
Bu dili yalnız Tekirdağ’da değil, dostlarımdan gelen örneklerde de aynı kalıpla gördüm: isim bu kez fiile değil, doğrudan “belediyeciliğin sıfatı”na dönüşüyordu. Aşağıdakiler, kendi gözlemlerim ve çevremden gelen geri bildirimlerle derlediğim tipik örnekler:
- Tekirdağ: “Candan Belediyecilik” (Candan Yüceer).
- Zonguldak: “Erdemli belediyecilik” (Tahsin Erdem).
- Samsun: “Öncü belediyecilik” (Cevat Öncü’nün adaylık/kampanya dili).
Örnekler kolayca çoğaltılabilir; asıl dikkat çekici olan, cümlelerin birbirine ne kadar benzediğidir. İsimler değişse de formül çoğu kez aynı kalır.
Bu noktada iki alt ayrım, sahadaki örnekleri “yerine oturtmak” için özellikle işlevsel görünüyor.
“Fiil haline getirme” hattında isim, bir sonuç ve vaat gibi konumlanır; cümle bir slogan olmaktan çok, gündelik dilde kurulmuş bir hüküm cümlesi gibi çalışır. “Kadıköy Mesut olacak” formunun etkisi buradan gelir: Birincisi, “olacak” eki vaadi bir programa değil, bir sonuca bağlar; sanki gerçekleşmesi beklenen bir dönüşümü bildirir. İkincisi, isimle anlam iç içe geçer: “Mesut” hem bir kişi adıdır hem de sözlükte “mutlu” anlamına gelir. Böylece cümle aynı anda iki kanaldan okunur: “Kadıköy bir kişiyi seçecek” ve “Kadıköy mutlu olacak.” Vaat, veri ve plan yerine bir duygu hâline indirgenir; seçmen için de kolay bir kestirme üretir.
“Sıfat haline getirme” hattında ise isim, yönteme ve ahlaka dönüşür: “Öncü belediyecilik” ve “Erdemli belediyecilik” türü sloganlar, belediyeciliği teknik performansın ötesinde bir “tarz” ve “erdem iddiası” olarak paketler. Bu iddia, eleştiri anlarında bir retorik kalkan gibi devreye sokulabilir: tartışma, hizmetin somut çıktısından (maliyet, süre, kalite) kopup “niyet” ve “tarz” üzerine kayar.
Neden “işliyor”? Psikolojik mekanizmalar
Bu pratik, sadece iletişim tekniği değildir; belli psikolojik ihtiyaçlara denk düştüğü için çalışır. Üstelik bu ihtiyaç yalnız seçmende değil, çoğu zaman siyasetçinin kendi iç dünyasında da güçlüdür.
- “İmza ihtiyacı”: Anonim hizmetin doyurmadığı ego
Kamu hizmeti doğası gereği kolektiftir: ihale, mühendislik, bütçe, personel, saha ekibi, denetim, bakım… Sonuç ortaya çıktığında “kim yaptı?” sorusunun dürüst cevabı çoğu kez “kurum yaptı”dır. Fakat “kurum yaptı” cümlesi egoyu çok az besler. Çünkü burada alkış, tek bir kişiye değil; dağılmış bir sürece gider.
İşte tam burada “imza ihtiyacı” devreye girer. Slogan, afiş, pano, araç giydirmesi; hepsi aynı şeye hizmet eder: dağınık emeği tek bir yüzün etrafında toplamak. Bu, psikodinamik açıdan “narsisistik yatırım” gibi okunabilir: Kişi, yalnızca işin yapılmış olmasına değil, o işin kendisiyle özdeşleşmesine ihtiyaç duyar.
Bir adım daha ileri gidildiğinde, “ben yaptım” sadece bir övünme değil; bir savunmadır: “Benim varlığım olmasa bu işler yürümez.” Böylece başarı, kolektif sorumluluktan çekilip kişisel payeye dönüştürülür.
- “Kamusal ayna”: Görünürlük bağımlılığı ve gündelik yüzeyler
Çöp kamyonu, konteyner, reklam panosu, durak, belediye binası girişi… Bunlar kentin en sık görülen yüzeyleridir. Siyasetçinin gözünde bu yüzeyler, bir tür sürekli ayna haline gelir. Görünürlük arttıkça, “yapılan iş”in niteliğiyle “yapıldığına dair işaret” yer değiştirmeye başlar. Bir süre sonra panolar, hizmetin kendisinden daha önemli bir nesneye dönüşür: iş değil, işin etiketi.
- “Sembolik ölümsüzlük”: Adın kalıcılığı yanılsaması
İsim yazdırma davranışında sıkça görülen üçüncü dinamik, iz bırakma arzusudur. “Adım burada dursun” isteği, hizmetin teknik ömründen daha uzun bir ömür hayal eder. Ne var ki kamusal alanda isimler kolay silinir: yeni dönem gelir, sloganlar iner, logolar değişir, panolar sökülür. Sembolik kalıcılık arayışı, paradoksal biçimde en hızlı aşınan malzemeye bağlanmış olur.
Sadece psikoloji değil: teşvik sistemi ve stratejik akıl
Bu noktada meseleyi yalnızca “ego” diye açıklamak eksik kalır. Çünkü bu davranış, modern siyasetin teşvik sistemine de oturur.
- Aday-merkezli siyaset ve performansın kestirmesi
Seçmen bütçe tablolarını, bakım planlarını, arıza sürelerini nadiren görür. Gördüğü şey gündelik hayatın yüzeyidir. Yüzeyde ise “isim” en hızlı işleyen bilgidir. Bu yüzden isim, karmaşık performans verisinin yerine geçen bir kestirme üretir: “Bu hizmetin sahibi kim?”
- Stratejik muğlaklık: inkâr edilebilir propaganda ve ters-akronim
Bazı örneklerde kişiselleştirme daha sofistike bir teknikle yapılır: resmî açıklama “teknik” görünür, gayri resmî okuma ise “politik” çalışır. Bir kısaltma hem teknik bir açılıma bağlanır hem de geniş kitlelerde belli bir isim çağrışımı üretir. Buradaki numara “inkâr edilebilirlik”tir: “Benim adımı verdik” denmez; ama zihinlerde o ad dolaşır. Aynı tabelada iki adres birden bulunur: bürokrasiye teknik dil; halka sembolik temas.
1998–2004 arasında İstanbul’da öğrenciydim. O yıllarda yerli imalat bir tramvaya “RTE 2000” dendiğini ilk duyduğumda, bunun “teknik” bir kısaltma olduğu söyleniyordu: Açılımı “Railway Transport Equipment” gibi bir ifadeye bağlanıyordu. Fakat sokakta çalışan okuma bambaşkaydı. Çünkü “RTE” harfleri, o dönemde İstanbul’un 1990’ların ortasındaki büyükşehir belediye başkanı olarak hafızalara yerleşmiş Recep Tayyip Erdoğan adını çağrıştırıyordu — bugün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olan isim.
Tam da bu yüzden, aynı kısaltma iki kanaldan birden işliyordu: Resmî dil “masum” ve inkâr edilebilir görünürken, gayri resmî okuma “politik” ve herkesçe anlaşılırdı. İsim açıkça yazılmadan da kamusal hafızaya ilişiyor; bir tür sessiz imza gibi dolaşıma giriyordu.
Bu anekdotu, bir kişinin bu tekniği daha sonraki yıllarda sistemli biçimde sürdürdüğünü iddia etmek için değil; dönemin iletişim ikliminde ters-akronim/kısaltma üzerinden “inkâr edilebilir” bir kişiselleştirmenin nasıl işleyebildiğini göstermek için aktarıyorum.
Bu “teknik kılıf” meselesi, hukuki ve idari denetimde kritik bir gri alan üretir: Açık kişisel reklam daha kolay teşhis edilirken, kelime oyunu (ör. soyadın sözlük anlamına yaslanma) ya da teknik isimlendirme “Bu şahsi reklam değil” türü savunmaları mümkün kılar. Bu muğlaklık yalnızca korunak sağlamaz; aynı zamanda kişiselleştirmeyi teşvik eden bir ödül mekanizmasına dönüşebilir.
Bedeli: Kurumsal sonuçlar ve ‘yaz-boz’ döngüsü
Kişiselleştirme kısa vadede işe yarıyor gibi görünebilir; ama kurumsal maliyeti yüksektir.
- Kurumdan kişiye kayma ve hesap verebilirliğin bulanıklaşması
“Hizmet” kurumsal bir süreçtir; denetimi de kurumsal olmalıdır. Oysa “X yaptı” dili büyüdükçe, sorumluluk çizgisi bulanıklaşır. İyi gittiğinde paye kişiye yazılır; kötü gittiğinde kusur çoğu zaman görünmez ekiplere, “bürokrasiye”, “engellere” dağıtılır.
- Kurumsal hafızanın silinmesi: her dönem yeniden başlama
İsim-sloganlar devredilemez. Çünkü bir sonraki yönetimin, öncekinin adıyla iş yapması psikolojik ve politik olarak neredeyse imkânsızdır. Sonuç, her dönem bir öncekinin izini silme, kendi ismini yazma döngüsüdür.
Bu döngü yalnız estetik bir israf değildir. Kurumsal hafızayı, sürdürülebilir planlamayı, uzun vadeli proje kültürünü zayıflatır. Kent, her dönem “yeniden başlıyoruz” hissiyle yönetilmeye başlar.
- Kamusal alanın özelleşmesi: ortak vergiyle yapılan işin ‘kişisel eser’leşmesi
Kamusal alan, ortak kaynaklarla kurulur. Kişiselleştirme arttıkça “bizim” olma duygusu zayıflar. Belediye hizmeti bir “ortak emek” değil, bir “kişisel eser” gibi algılanmaya başlar. Bu algı, yurttaşı ‘kurumdan talep eden özne’ olmaktan çıkarıp ‘lidere teşekkür eden izleyici’ konumuna itebilir.
“Ama görünürlük hesap vermeyi sağlar” itirazı
Sık duyulan bir savunma şudur: “İsim görünür olursa, başkan yaptığından sorumlu tutulur.” İlk bakışta makul görünür. Çünkü görünürlük takip etmeyi kolaylaştırır.
Fakat görünürlük iki türlü kurulabilir: isimle ya da veriyle. İsimle kurulan görünürlük çoğu zaman duygusal bir sadakat üretir; veriyle kurulan görünürlük ise kurumsal bir hesap verebilirlik üretir. Birincisi kişiyi büyütür; ikincisi kurumu.
Bu nedenle kamu hizmeti, “kimin adı yazıyor” sorusundan çok, “hangi standart sağlandı, hangi hedef tutturuldu, hangi maliyetle hangi kalite üretildi” sorusuyla görünür olmalıdır.
Ne yapılabilir? Asgari bir standart paketi
Sorun “insanlar görünmesin” sorunu değildir. Sorun, görünürlüğün yanlış şeyin üstünde toplanmasıdır. Bu yüzden çözümler de “yasakçı” değil, “standart kurucu” olmalıdır.
Kişiselleştirmeyi azaltmanın yolu, kişiyi görünmez kılmak değil, kurumu görünür ve tutarlı kılmaktır. Bunun en pratik araçlarından biri, kişiler değişse bile değişmeyen “kurumsal kimlik kılavuzları”dır: dil, biçim, yerleşim, yazı karakteri, renk, tabela ölçeği ve bilgilendirme standartları önceden tanımlanır. Böylece her yeni dönem, öncekinin izini kazıyıp yeniden boya sürmek yerine, aynı kurumsal çerçeve içinde yarışır.
Bu tür kılavuzların esas faydası şudur: kamu iletişimi, her seçimle birlikte kişisel bir marka kampanyasına dönmek yerine, kurumsal süreklilik içinde kalır.
Türkiye’de de bunun mümkün olabileceğini düşündüren yerel karşı-örnekler var. Tekirdağ, Kapaklı’da yönetim değişse de “İşimiz Gücümüz Kapaklı” gibi yer-merkezli bir mottonun dolaşımda kalabilmesi, kişiye gömülü sloganların aksine, devredilebilir bir kurumsal dil ihtimalinin mümkün olduğunu gösteriyor.
- Kurumsal motto (devredilebilir slogan): Başkanın adına değil, kente ve ilkeye yaslanan bir motto seçilmeli ve dönemler değişse de korunmalıdır.
- İsim gömme’den kaçınma: Sloganlarda ad/soyadı, kelime oyunu veya çağrışım üretme ısrarından kaçınılmalıdır.
- Kampanya dili-kurum dili ayrımı: Seçim sloganı seçimde kalmalı; belediyenin araçlarına, konteynerlerine ve kalıcı yüzeylerine taşınmamalıdır.
- Geçiş protokolü (yaz-boz yerine devir): Yönetim değişince her şey sökülüp yeniden yapılmasın; kurumsal motto korunurken yeni dönem yalnız sınırlı ve bilgilendirici unsurlarla görünür olsun.
- Veriyle görünürlük: Mottomuz sabit kalsın; ama görünürlük sloganda değil, güncellenen basit performans göstergelerinde büyüsün (ör. toplama sıklığı, arıza süresi, kapsama oranı).
Sonuç: İmza büyüdükçe hizmet küçülür
İsimle belediyecilik, ilk bakışta masum bir iletişim tercihi gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman kamusal alanın dilini değiştirir: kurumun kalıcılığını inceltir, kişiyi merkezileştirir, her dönemi bir “reset” ritüeline zorlar.
Bir kentte hizmetin kalıcısı, sloganın büyüklüğü değildir; bakım kültürü, standart, denetim ve kurumsal hafızadır. Kişisel isimler gelip geçer; kurumlar olgunlaşırsa kent yaşar.
Görünürlük elbette önemlidir. Ama şu ayrımı unutmadan: Hizmet veriyse, slogan vitrindir; vitrin büyüyünce içerisi görünmez olur.
NOT: Bu konudaki gözlemlerini benimle paylaşarak bu yazıya katkı veren dostlarım Doç. Dr. Betül Uyar, Dr. Ali Faik Kaya, Özden Ulaşoğlu, Emre Sonkaya ve kuzenim Efkan Çakır’a teşekkür ederim.






