Bizim kültürel iklimimizde sık rastladığım bir aile sistemi var. Bazı ailelerde çocuk, bir birey gibi değil, geleceğe yazılmış bir tahsilat planının tarafı gibi büyür. Böyle büyüyen çocuklardan bazılarının yolu yetişkinlikte bir şekilde terapi odasına düşer. Danışan çoğu zaman para üzerinden konuşmaya başlar. Ben ise birkaç dakika içinde meselenin para olmadığını, paranın etrafında büyüyen borçluluk duygusunun ve suçlulukla yürütülen ahlaki tahsilatın ilişkiyi yönettiğini fark ederim.
Bu yapıyı somutlaştırmak için kısa bir örnekle başlayayım:
Danışan, yirmili yaşlarının sonunda. Sevmediği bir işe girmiş. “Meslek seçmedim, kurtarma planı seçtim” diyor. Doğduğu evde yıllardır bitmeyen bir açık var. Borçlar kapanıyor gibi görünüyor ama kısa süre sonra yenisi beliriyor. Her defasında aynı cümle dönüp dolaşıp masaya geliyor: “Biz seni büyüttük, şimdi sıra sende.” Danışan parayı verdiğinde dosya kapanmıyor. Çünkü burada alacak, dekontla değil, duyguyla tutuluyor. Danışan “veriyorum ama sanki hiç vermemişim gibi oluyor” diye tarif ediyor.
Bu tabloda fark edilmesi gereken sorun şudur:
Maddi borç kapanır; ahlaki borç kapanmaz!
Maddi borcun bir dekontu vardır, bir gün “bitti” denir ve dosya kapanır. Oysa ahlaki tahsilat, alacaklı “ödeştik” demedikçe durmaz. Bu cümle bazı evlerde özellikle zor kurulur. Narsisistik eğilimleri belirgin ebeveynlerde bu zorluk daha görünür hale gelir; çünkü “ödeştik” demek, alacaklı konumundan inmeyi ve çocuğun ayrışmasına izin vermeyi gerektirir. Yine de bu yapıyı yalnızca narsisizmle açıklamak doğru olmaz. Yoksulluk, kültürel beklenti ve ebeveynin kendi yükleri de aynı hesabı açık tutabilir.
Bir ayrımı da akılda tutmak gerekir. Her yoksulluk borçlu çocuk üretmez ve aileye destek olmak da her zaman sömürüye dönüşmez. Bazı evlerde dayanışma vardır; kriz geçicidir, destek geçicidir ve sonra herkes yeniden kendi düzenine döner. Borçlu çocuk düzeninde ise kriz, geçip giden bir dönem olarak kalmaz; kalıcı bir yaşam biçimi gibi işler.
Başlangıç Açığı ve Ahlakî Faiz
Normal gelişimde çocuk, ebeveynin omuzlarında yükselir. Ebeveyn çocuğa bir zemin hazırlar, bir zaman sonra çocuk kendi ağırlığını taşıyacak gücü bulur. Bu zemin her zaman refah değildir. Bazen yoksulluk içinde bile çocuk, “benim hayatım benimdir” diyebileceği asgari bir güven hissiyle büyür ve önüne kapanmayan bir hesap defteri koyulmaz.
Borçlu çocuk düzeninde tablo tersine döner. Ebeveyn, çocuğun omuzlarına basarak ayakta kalır. Çocuk daha ergenlik yıllarından itibaren kendi hayatını kurmaya değil, baştan var olan bir açığı kapatmaya çalışır. Hayat ona başlangıç sermayesi olarak değil, başlangıç açığı olarak verilir. Çocuk yetişkin olunca yalnızca para ödemez; ailedeki yetişkinliğin eksik kalan parçalarını da tamamlar. Psikolojide buna ebeveynleşme (parentification) denir. Ebeveynleşme bazen yalnızca duygusal bir rol olarak kalır; çocuk ebeveynin sırdaşı olur, dertlerini dinleyen kişi haline gelir. Ancak borçlu çocuk düzeninde bu rol somut bir yüke dönüşür ve çocuk aynı zamanda evin maddi direği haline gelir.
Başlangıç açığı zamanla kapanmaz; çoğu zaman maddi borcun üzerine bindirilen ahlakî faizle büyür. Anne babanın sorumsuzluğu, dağınıklığı ya da başarısızlığı çocuğun önüne “fedakârlık” diye konur.
“Biz senin için neler çektik.”
Bu cümle yüzeyde sevgiye benzer. Altında ise çoğu zaman başka bir anlam yatar: “Biz beceremedik; faturasını sana kesiyoruz.” Bu noktada para, yalnızca bir ihtiyaç olmaktan çıkar. Para, çocuğu evin merkezinde tutmanın, ayrışmayı geciktirmenin ve bağlılık hiyerarşisini sürdürmenin aracına dönüşür.
Ahlakî faizin en acı tarafı, borcun ödendikçe azalmamasıdır. Çocuk borcunu ödese bile borç çoğu zaman artar. Bunun nedeni, ebeveynin mağduriyetinin bitmemesidir. Ebeveyn, yaşadığı zorlukları, ilişkiyi yönetmenin tek yolu olarak kullanmaya başladığında, mağduriyet bir durum olmaktan çıkar ve kimliğe dönüşür. Kimlik haline gelen mağduriyetin alacağı bitmez. Bu yüzden yetişkin çocuk, ne kadar verirse versin içindeki sesin susmadığını hisseder. Her ödeme, tekrar bir ödeme yapılabileceğine dair yeni bir kanıt üretir: “Demek ki yapabiliyorsun.” Böylece talep meşrulaşır, hayır demek zorlaşır.
Bu mekanizma aile içinde bir tür görünmez muhasebe sistemi üretir. Bağlamsal Aile Terapisinin kurucusu Ivan Boszormenyi-Nagy bunu “hak edişler defteri” olarak adlandırır: Kim ne yaptı, kim ne verdi, kim ne kadar fedakârlık yaptı ve kim kime ne kadar borçlu kaldı. Defter, ilişkinin kendisini yönetmeye başlar. Çocuk o defteri kapatmak için çalışır, ebeveyn ise çoğu zaman defterin kapanmasını istemez. Çünkü kapanan defter, biten bir üstünlük demektir.
Minnetin anlamı da bu sistemde sıklıkla bozulur. Minnet, şükran olmaktan çıkar ve zarif bir şantajın istismar ettiği hassasiyete dönüşür. Çocuk, ebeveynin temel görevini yerine getirmesini bile minnet sebebi saymaya koşullanır. Böylece borç yalnızca ödenmez; borç, ödendikçe kutsanır. Bu noktada borç, ekonomik bir ilişki olmaktan çıkar ve ahlaki bir törene dönüşür.
KYS Döngüsü: Korku, Yükümlülük ve Suçluluk
Borçlu çocuk düzeninin yakıtı çoğu zaman para değil, duygudur. Birey bir para talebine itiraz ettiğinde bile aslında bir duygu üçlüsünün içinden konuşur ve bu üçlü onu hizaya sokar. Ben bu üçlüyü, konuyu sadeleştirmek için KYS (Korku, Yükümlülük, Suçluluk) diye adlandırıyorum. İngilizce literatürde buna FOG (Fear, Obligation, Guilt) denir; kavram, Susan Forward’ın duygusal şantajı çözümlediği çalışmalarından gelir. “Fog” kelimesi İngilizcede “sis” anlamına gelir ve bu benzetmeyi koruyorum; çünkü bu üç duygu yükseldiğinde insanın yön duygusu gerçekten kaybolur.
Birey bir talebe “hayır” dediğinde içeride başka bir sahne açılır. KYS tek bir şey söyler: “Geri dön.”
Korku, sisin ilk katmanını kurar. Yetişkin çocuk küsülmekten, dışlanmaktan, akrabalara şikâyet edilmekten ve yalnızlaştırılmaktan korkar. Bu korku yalnızca bugünün tartışmasına ait kalmaz. Çocuklukta öğrenilmiş bir tehdit de bugüne taşınır: “Sevilmek istiyorsan uyum göstereceksin.” Çocuk, bakım-verenin geri çekilmesini varoluşsal bir tehdit olarak kodlar ve bu kodlama yetişkinlikte de çalışmaya devam eder.
Yükümlülük, sisin ikinci bileşeni olur. Aile, çocuğun bakımını karşılıksız bir emek olarak değil, alacağa dönüşen bir yatırım olarak sunar. “Evlat dediğin böyle yapar” cümlesi bir öneri gibi görünür ama hüküm gibi işler. Yetişkin çocuk, kendi yetişkinliğini kurmaya çalışırken aynı anda başka bir, hatta iki yetişkinin eksiklerini tamamlamak zorunda kalır. Boszormenyi-Nagy’nin “görünmez sadakatler” dediği şey budur: Çocuk somut bir sözleşme imzalamamıştır ama kendini soyut bir sözleşmeye bağlı hisseder.
Suçluluk, sisin üçüncü bileşenidir. Birey hayır dediği anda içinde bir savcı sesi duyar ve bu ses onu nankörlükle, hayırsızlıkla, vefasızlıkla suçlar. O noktadan sonra mesele para olmaktan çıkar ve aidiyet sınavına dönüşür. Bu savcı, insanın içinde konuşan sert bir iç denetçi gibidir; çoğu zaman genel toplumsal ahlaktan çok, ailenin özel beklentilerini dillendirir.
KYS sisini büyüten manevralardan biri gerekçeleri didiklemektir. “Yardım edemeyeceğim” dendiğinde karşı taraf kararı konuşmaz; gerekçeyi didikler. “Niye veremiyorsun?”, “Madem tatile gidebiliyorsun?”, “Madem şunu aldın?” gibi sorular çoğu zaman anlamak için değil, pazarlığı büyütmek için sorulur ve kişi açıklama yaptıkça sis kalınlaşır.
KYS’yi yalnızca aile üretmez. Kültür de bu sisi besler ve meşrulaştırır.
Kültürel Perde: Vefa Maskesi
Borçlu çocuk düzeni, özellikle ailenin kutsandığı ve bireysel sınırların ayıp sayıldığı kültürlerde, çoğu zaman “vefa” ve “sadakat” gibi gerçek değerlerin arkasına saklanarak meşrulaştırılır. Sorun dayanışmanın kendisi değildir. Sorun, dayanışmanın sömürü için bir kılıfa dönüşmesidir.
Ahlaki tahsilat, “aile birbirine bağlı olur” söylemiyle örtülür. Yetişkin çocuk sınır koyduğunda yalnızca ebeveynine değil, sanki tüm kültürel beklentiye karşı geliyormuş gibi hisseder. “Komşular veya akrabalar ne der?” kaygısı, aile içi şantaja ortak edilir ve borçluluk duygusu büyür. Bu noktada mesele yalnızca aile içi bir hesaplaşma gibi yaşanmaz; birey, içselleştirdiği toplumsal beklentilerle de çatışıyormuş gibi hisseder.
Bu yozlaşmış dayanışma düzeni, yalnızca “kök aile” içinde kalmaz; mesleğe, ilişkilere ve bedene sızar.
Düzenin Yayılma Alanları
Meslek: İpotek Altındaki Kimlik
Borçlu çocuklar “Kim olmak istiyorum?” sorusuna yanıt bulmakta zorlanır. Onların sorusu daha farklıdır ve daha serttir: “En hızlı ve en çok parayı nasıl kazanırım da bu gemiyi kurtarırım?” Girişteki danışanın “Meslek seçmedim, kurtarma planı seçtim” cümlesi bu baskının kısa bir özetidir. Sevmeden seçilen bir meslek yalnızca bir iş olmaz; aileyi ayakta tutan bir direğe dönüşür. Kendi isteğini bastıran yetişkin çocuk dışarıdan uyumlu görünür; içeride ise ince bir kopma yaşar. Yıllar sonra maddi borç kapanmış olsa bile ipotek bitmez. Bir gün içinden şu cümle yükselir: “Benim hayatım ne zaman başlayacak?”
İlişkide Görünmez Ortak
Bu soru yalnızca meslekte değil, yakın ilişkilerde de yankılanır. Yetişkin çocuk evlenir ve kendi yuvasını kurar ama köken aile yeni yuvaya parayla değil, çocuğun zihnindeki suçluluk duygusuyla girer. Eş, evin içinde görünmez bir ortak olduğunu hisseder ve bazen bunu en çıplak cümleyle söyler: “Biz evlendik, yuva kurduk ama sanki senin ailenin uydusu gibi kaldık; ayrı bir yuva olamadık.” Borçlu çocuk iki tarafa da tam yetişemez. Eşine karşı mahcup hisseder; ailesine karşı öfkelenir ama mecburiyet duyar.
Kuşaklararası Aktarım
Evliliğe sızan bu yapı, bir sonraki kuşakta da izler yaratır. Kuşaklararası aktarım çoğu zaman kaba bir tekrar gibi işlemez; ince bir iklim gibi eve siner. Birey kendi çocuğuna borç bırakmamak için büyük bir kararlılık geliştirir ama her şeye yetişmek zorunda hissettiği için tükenir. Tükenmiş bir ebeveyn, evin içine sürekli bir gerginlik, suçluluk ve tetikte olma havası bırakabilir. Çocuk bu havayı kendi varlığına bağlayabilir ve büyüdükçe, daha baştan, bir şeyleri telafi etmesi gerektiğine inanabilir. Böylece borcun dili başka bir yerden konuşmayı sürdürür.
Beden: Görünmez Defterin Somatik Kaydı
Bu yapı bedende de iz bırakır. Kişi bir talep geldiğinde, daha cümle kurulmadan, boğazında bir düğüm hissedebilir; göğsü sıkışabilir. Özellikle boyun ve sırtta kronik kas gerginliği sık görülür. Diş sıkma, mide-bağırsak sorunları, uyku bozuklukları ve açıklanamayan baş ağrıları belirir. Beden, zihnin susturduğu hesabı kendi dilinde tutar. “İyi çocuk” personasını sürdürmek için bastırılması gereken meşru öfke, fiziksel semptomlar olarak kendini gösterir.
Çıkış Kapısı: Hesabı Kim Kapatacak?
Bu yapının en yanıltıcı sorusu şudur: “Borç bitti mi?” Maddi borç bir gün kapanabilir. Ancak ahlakî tahsilat, alacaklı “ödeştik” demedikçe durmaz. Bu yüzden bazı yetişkinler için çıkış kapısı, alacaklıdan “tamam” cümlesini beklemekle açılmaz.
Çıkış kapısını açmanın yolu, öncelikle hesabı kapatma yetkisini kendi içinden almaktır.
Bu, alacaklıdan izin istemek yerine kendi kararını meşru saymak demektir. Birey bu meşruiyetle “hayır” der. Hayır cümlesi ağızdan çıktığında insan çoğu zaman ailesiyle değil, içindeki alacaklı sesle karşılaşır.
Gerekçe Didikleme Karşısında Bozuk Plak Tekniği
Gerekçe didikleme, yetişkin çocuğu açıklama yarışına çeken tipik bir manevradır. “Niye veremiyorsun?”, “Madem tatile gidebiliyorsun?” gibi sorular çoğu zaman anlamak için değil, pazarlığı büyütmek için sorulur. Tartışma uzadıkça KYS büyür ve birey en sonunda “sadece sussunlar” diye talep edileni verir.
Bozuk plak tekniği, kısa bir karar cümlesini sakin bir tonda tekrarlamak ve gerekçe yarışına girmemektir. Aile, kararı değil gerekçeyi tartışmak istediğinde, aynı cümleyi farklı kelimelerle süslemeden tekrarlamak en etkili yoldur.
Suçluluk Dalgasına Karşı Kısa Cümleler
Suçluluk dalgası yükseldiğinde uzun açıklamalarla kendini ikna etmeye çalışmak işe yaramaz. Kişi kısa bir cümle seçmek ve o cümleye tutunmak daha sağlam bir yöntemdir. Kişi bazen “Bu suçluluk yanlış yaptığımı değil, alışkanlığın kırıldığını gösteriyor” diyerek olan biteni adlandırır. Kişi bazen de “Vicdanım değil, içimdeki icra memuru konuşuyor” diyerek içindeki sesi tanır. Bu cümleler, kişinin sisin içinde yön bulmasını kolaylaştırabilir.
Sık Görülen Hamleleri Tanımak
Aile, bu yeni duruşa çoğu zaman hamle değiştirerek karşılık verir. Bazen küslük ve sessizlik devreye girer, bazen bir kriz üretilir, bazen hastalık dili öne çıkar, bazen de utandırma ve dini referanslarla sınır delinmeye çalışılır. Bu hamleleri tanımak, otomatik itaatten çıkmayı kolaylaştırır.
Sınır Cümleleri
Bu aşamada cümlelerin amacı karşı tarafı ikna etmek değildir. Bu noktada amaç, kişinin kendi yetkisini korumasıdır. Kişi sevgisini inkâr etmeden “Sizi seviyorum ama bu borcu hayatımın düzeni yapmayacağım” diyebilir. Somut bir talep geldiğinde “Yardım edeceksem sınırını ben belirlerim; bunun dışında bu konuyu uzatmayacağım” diyebilir. Tartışma tırmandığında ise “Sakinleşince konuşuruz” diyerek konuşmayı bir süreliğine kapatabilir.
Süreç ve Destek
Bu içsel yetkiyi geri almak, bir anda olan bir “özgürleşme ânı” gibi yaşanmaz. Çoğu zaman inişli çıkışlı bir yas süreci gibi ilerler. Birey, hiç sahip olmadığı “veren ebeveyn” imgesinin ve “borçsuz çocukluğun” yasını tutmaya başlar. Sınır koydukça tepkilerle karşılaşır ve bazen eski düzene dönmenin daha az acı vereceğini düşünebilir.
Burada belirleyici olan, mükemmel bir direniş değil, istikrardır. Zaman zaman küçük geri adımlar olsa bile genel gidişatın kendi hayatına doğru olduğunu hatırlayan birey yolunu kaybetmez.
Sağlıklı vefa, koşulsuz itaat demek değildir. Sağlıklı vefa, karşılıklı saygı çerçevesinde, gönüllü olarak verilen destektir. Bu yapıyı kırmak, kültüre ihanet etmek demek değildir. Dayanışmayı ve saygıyı yozlaştıran bir düzenden arınmak demektir.
Terapi bu süreçte bir ayna ve bir liman işlevi görebilir. Birey, hissettiği suçluluğun haklı bir vicdan sesi mi yoksa şartlandırılmış bir alarm mı olduğunu ayırt etmeyi öğrenir ve yalnız olmadığını görür. Bir ömür sürmüş bir düzeni değiştirmek bir maraton gibidir. Bu yolda profesyonel destek almak, yalnızca hızlandırıcı değil, bazen zorunlu bir adımdır. Her yeni “hayır”, içteki alacaklı sesi biraz daha susturan bir adım olur.
Dayanışma, gönüllü ve geçici kaldığında onarıcı olur. Talep bir yaşam biçimine dönüştüğünde ise vefa diliyle konuşsa bile icra gibi işler. Yetişkin çocuk eninde sonunda şunu öğrenmek zorunda kalır:
Bazen bir aileyi kurtarmanın en iyi yolu, onu sürekli kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmektir.
NOT: Bu yazıdaki örnekler, kimseyi işaret etmeyecek biçimde, farklı anlatılardan süzülmüş bileşik ve anonim örnekler olarak okunmalıdır.






