Son dönemde Türkiye’de nüfus artış hızının yavaşladığı gözlemlenmektedir. Bu durum, siyasetin de odağına yerleşmiş; doğum izinlerinin uzatılması, esnek çalışma imkanları, çocuk yardımlarının artırılması ve çok çocuklu ailelerin teşvik edilmesi gibi çeşitli politikalar gündeme gelmiştir. Ancak bu çabaların arkasındaki temel dinamiklerin yeterince anlaşılmadığı söylenebilir.
Doğum oranlarındaki düşüşü sadece ekonomik sebeplerle açıklamak yetersizdir. Eğer tek faktör ekonomi olsaydı, refah düzeyi yüksek Avrupa ülkelerinde nüfus patlaması görülmesi gerekirdi; oysa bu ülkelerde de benzer bir “demografik kış” yaşanmaktadır. Asıl etken, modernleşmenin getirdiği değerler sistemidir. Bireysel mutluluk, özgürlük ve kendini gerçekleştirme odaklı bir yaklaşım; kentleşme ile büyük aile yapılarının çözülmesi, eğitim seviyesinin artması, kadın ve erkek kimliğindeki değişimler ve beklentiler doğum oranlarını geri dönülmez biçimde düşürmektedir.
Artan eğitim seviyesi, çocuk yetiştirmenin maliyeti ve riskleri konusunda bilinçlenmeyi de beraberinde getirmektedir. Bir çocuk için harcanan kaynakların sürekli artması ve çocuk yetiştirmenin adeta rekabete dönüşmesi, ailelerin çocuk sahibi olma kararını ertelemesine veya sınırlamasına yol açmaktadır.
Peki, nüfusun azalması ve insan gücüne olan ihtiyacın teknolojik gelişmelerle azalmasına rağmen devletler neden hâlâ nüfus artışı istemektedir?
Bunun nedeni, modern siyasetin temelinde yatan “büyüme” paradigmasıdır. Ekonomik büyüme, üretim artışı ve nüfus büyümesi, devletlerin politik felsefesinde yadsınamaz bir öneme sahiptir. “Nüfus güçtür” inancı, hem iktidarlar hem de sermaye için merkezi bir öneme sahiptir.
İktidar sahipleri için kalabalık nüfus, büyük ordular ve dolayısıyla askeri güç anlamına gelir. Bu aynı zamanda geniş bir vergi tabanı ve uluslararası alanda güçlü diplomatik etki sağlar. Milliyetçi kaygılar da devreye girer; kalabalık bir nüfus ulusun varlığını güvence altına alır ve diğer uluslarla rekabette avantaj sağlar. Sermaye açısından ise nüfus, daha geniş bir pazar ve bol iş gücü demektir. Nüfus ne kadar fazlaysa, ücretler düşük tutulabilir ve tüketim canlı kalır. Otoriter rejimler için nüfus artışı, yönetilmesi gereken potansiyel krizler yaratarak, “güçlü devlet” söylemini pekiştirebilir. Özetle, nüfus artışı demokrasiler için tehdit potansiyeli taşırken, iktidar ve sermaye için güç aracıdır.
Asimov’un Öngörüsü: Aşırı Nüfus ve Medeniyetin Geleceği
Buna karşılık, bir bilim adamı ve bilimkurgu yazarı olan Isaac Asimov, aşırı nüfusun medeniyetimizin sürdürülebilirliğini tehdit eden en ciddi sorunlardan biri olduğunu savunmuştur. Ona göre, demokratik değerlerin, çevresel dengenin ve insan onurunun, aşırı nüfus baskısı altında ayakta kalması mümkün değildir. Asimov’un bakış açısı, aşırı nüfusun uygarlığın kendisini tehdit ettiği, demokrasi, insan hakları ve yaşam kalitesinin bu baskı altında eriyeceği yönündedir. Her toplumun ve dünyanın bir “ideal nüfus” düzeyi olduğunu ve mevcut nüfusun bu optimum seviyenin kat kat üzerinde olduğunu dile getirmiştir. Eğitim, sağlık veya yoksullukla mücadele gibi reformların, nüfus baskısı altında kalıcı sonuçlar vermeyeceğine inanmıştır. Ona göre, nüfus artışı durdurulmalı, hatta bilinçli bir şekilde azaltılmalıdır. Aksi takdirde savaşlar, salgınlar ve kıtlık gibi doğal mekanizmalar devreye girecektir. Bu küresel sorunun ancak küresel işbirliği ile çözülebileceğini, nüfus azaldıkça yaşam kalitesinin, çevresel dengenin ve demokratik katılımın artacağını düşünmüştür.
Asimov’un meşhur “banyo metaforu” bu durumu basitçe özetler: İki kişilik bir evde iki banyo özgürlük demektir; ancak yirmi kişi aynı evde yaşadığında, herkes özgürlüğe inansa bile, pratikte o özgürlükten eser kalmaz.
Nüfusun Azalması Otomatik Olarak Demokrasiyi Güçlendirir mi?
Ne yazık ki, nüfusun azalması otomatik olarak demokrasiyi güçlendirmez. Çünkü bu süreç, toplumun her kesiminde aynı anda ve aynı oranda yaşanmamaktadır. Modernleşmenin rüzgarıyla bireyselleşen, eğitimli, şehirli gruplar doğum oranlarını hızla düşürürken; geleneksel, kolektif ve ataerkil yapılar doğurganlıklarını daha uzun süre koruyabilmektedir. Bu durum, toplumda potansiyel olarak tehlikeli bir “demografik makas” yaratmaktadır.
Bu demografik makasın beraberinde getirebileceği sorunlar oldukça düşündürücüdür. Sıradan bir vatandaş sorun yaşadığında devletin yavaş işleyen mekanizmalarına başvururken, kolektif gruplar anında harekete geçebilen güçlü ağlara dayanabilmektedir. Bu durum, birey üzerinde baskı yaratıp hukuku zayıflatabilmektedir. Siyasette ise kalabalık gruplar, blok oy potansiyelleri sayesinde orantısız bir güç elde edebilmektedir. Bu gruplar siyasi güç devşirerek sıradan vatandaşlar üzerinde de baskı uygulayabilir. Hatta bu gruplar Tıpkı tarihte tarım toplumları üzerinde hâkimiyet kuran göçebe savaşçı topluluklar gibi zamanla şehirli grupları sömürgeleştirebilir.
Örneğin sıradan bir vatandaş, gündelik hayatta (bir trafik kazası, bir ticari anlaşmazlık, bir komşuluk kavgası) yaşadığı bir sorunda arkasında sadece devletin (çoğu zaman yavaş ve etkisiz) adalet mekanizmasını bulur. Ancak kolektif bir grubun üyesi, arkasında anında harekete geçebilecek bir aşiretin, bir cemaatin veya geniş bir ailenin fiziksel ve sosyal “ağ gücünü” hisseder. Bu durum, sıradan vatandaşın üzerinde sürekli bir tehdit ve sindirilme algısı yaratır. Adaleti devletten değil, karşı tarafın insafından veya gücünden çekinerek aramak zorunda kalır. Görüldüğü üzere, nüfus azalması bile, doğru yönetilmezse demokrasiyi güçlendirmek yerine zayıflatma riskini barındırmaktadır.
Sonuç olarak, Nüfus artışı, devletler için hâlâ ekonomik büyüme, geniş iş gücü, vergi tabanı ve askeri güç anlamına geldiği için stratejik bir hedef olarak sürdürülmektedir. Özellikle otoriter yönetimler, teknolojik gelişmelerin iş gücü ihtiyacını azalttığı bir dönemde bile nüfus artışını istemektedir; çünkü kalabalık nüfus, yönetilmesi gereken potansiyel krizler yaratarak, “güçlü devlet” söylemini pekiştirir. Modernleşme ve bireyselleşme süreçleri doğum oranlarını düşürürken, geleneksel, kolektif yapılar hâlâ yüksek doğurganlıkla toplumsal etki yaratabilmektedir; bu da demografik makas olarak adlandırabileceğimiz bir güç dengesizliği yaratmaktadır. Nüfus dengesizlikleri hem sıradan vatandaşlar üzerinde baskı oluşturabilir hem de siyasette ve sosyal yaşamda orantısız güç dağılımına yol açabilir. Bu bağlamda, nüfusun artış ve azalış dinamikleri, hem günümüzün konjonktürünü hem de geleceğin olası senaryolarını anlamak açısından büyük öneme sahiptir.






