Bir gün içerisinde yazı çıkarmak adetim değildir. Şimdiye kadar yazmaya, ifade etmeye, dilim döndüğünce merâmımı ve murâdımı beyân etmeye gayret ettiğim tüm yazılar en az dört beş günlük bir çalışma periyodunun neticesi olduğunu ifade etmeliyim. Zira bir fikrin çerçevesini oluşturmak, doğru referanslara ulaşmak, o referanslarla söz konusu fikri temellendirmek, en makul ve mutedil şekilde o fikri ifade etmek, bunu yaparken, Edward Said’in ifadesiyle söyleyecek olursam; başkalarının gerçekliklerini görmemi engelleyecek kesinliklerden mümkün olduğunca sıyrılmaya çalışmak, yazıda illaki karşılaşacağınız gramer ve anlama dair hataları ve eksiklikleri mümkün olduğunca gidermek zaman alıcı bir iş. Ne kadar hakkıyla îfâ edebildiğimse elbette tartışmaya açık. Ama bu yazı farklı. Vicdani rahatsızlıktan mülhem bir sorumlulukla, şahitlik ve tanıklık etmek zorunda kaldığımız, yozlukla perçinlenmiş bir vicdânîlik ve insânîlik yoksunluğuna karşı sitem etmek istediğimden ivedilikle bitirmem gerektiğini düşündüğüm bir yazı bu; hatasıyla, sevabıyla… Aslında meseleye doğrudan, kitabın ortasından başlamak istiyorum ama girizgâhlara, anlaşılırlık ve ağırlık kazandırmak bir yazı için her zaman ihtiyaç olduğundan yine girizgâhla başlamak durumundayım.
Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı entelektüel iklim değişiminin en dikkat çekici belirtilerinin başında kamusal alanda giderek görünür hâle gelen yeni bir “kalem rejimi” gerçeğinin farkına varmalıyız. Bu yapı, olağanın dışında, fikir üretimi yapan “entelektüeller” veya “ilmî” tartışma yürüten düşünce çevrelerinden farklı bir karakter sergiliyor. Daha ziyade siyasal İslamcılığın dar politik refleksleri içinden türeyen bu yeni karakter, mevcut Türkiye reel politiğinin iktidar nezdinde oluşmuş hâkim atmosferini bir tür korunaklı söylem alanı olarak kullanıyor ve bu atmosferin sağladığı sembolik güvenliğe yaslanarak kamusal alanda yargılar dağıtan, hükümler veren, insanları kolaylıkla ötekileştiren ve itibarsızlaştıran oldukça tehlikeli bir dil üretiyor. Bu öyle bir dil ki, kullanıcıları olan söz konusu yapının beğenmediği insanların vefatlarına sade ve olgun bir taziye sunmak, rahmet dilemek yerine nereye defnedilmeleri ya da defnedilmemelerine dair karar verici bir ahlâkî kibir içeriyor. Bu marazî dil böylelikle yalnızca bireyleri hedef alan bir polemik değil, aynı zamanda Türkiye’nin hâlihazırda kırılgan olan kamusal aklını ve entelektüel iklimini daha da zehirleyen bir kamusal akıl erozyonu üretiyor. Zira düşünce üretmek yerine sadakat performansı sergileyen, tartışma yerine infaz, muhakeme yerine damgalama kullanan bu yeni kalem rejimi, uzun vadede yalnızca belirli kişileri değil, doğrudan doğruya Türk kamusal hayatının düşünsel kalitesini tehdit eden tehlikeli bir zihniyet üretiyor.
Bir toplumun fikrî ve ahlâkî seviyesini gözler önüne seren en büyük vesilelerden birisi de kamusal karşılığı olan isimlerin vefatlarına dair tutunulan dildir. Ölüm olgusunun, insana fâniliğe dair farkındalık kazandırmakla birlikte geride kalanların kelimelerini de imtihan etmek gibi bir mahiyeti vardır. Çünkü bir cenazenin ardından söylenen söz aslında merhûm(e)den daha çok dirilerin terbiyesini ele verir. Bu yüzden vefatların yalnızca bir taziye ya da defin hadisesi sayılmaması gerektiğini, aynı zamanda kamusal vicdanın, edebin ve ölçünün sınandığı bir eşik olduğunu hatırlamalıyız. İslâmî gelenekte cenazeye gösterilen ihtimamın bu kadar vurgulanması da boşuna değildir. Diyanet Vakfının meşhur İslâm Ansiklopedisi’ndeki “cenâze” maddesine bakıldığında, insanın öldükten sonra da sevgi, saygı ve hürmete lâyık olduğunu, cenazeye olan saygıyı rencide edecek davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair ifadeler dikkatinizi hemen çekecektir. Diyanet’in konu ile ilgili açıklamalarında, içtihatlarında ya da fetvalarında da vefat eden kişiye en asgarî insanî hürmeti bir edep meselesi olarak ele aldığı ortada. Peki, güya böyle bir medeniyet terbiyesinin içinden konuştuğunu iddia eden bir yapının takındığı bu dil, bir bilim insanının nereye gömüleceği üzerinden hınç ve hüküm üretiyorsa, bunu fikrî bir ciddiyet değil de tam tersine ciddi bir ahlâkî zaafiyet olarak görmeli miyiz?
Evet, geçtiğimiz gün kaybettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın defnedileceği yer ile ilgili başlayan son derece yakışıksız tartışmaları kastediyorum.
Burada asıl meselenin, bir tarihçinin, tarihi ele alış şekline dair metodolojisini eleştirmek olmadığı çok açık. Prof. İlber Ortaylı eleştirilemez bir isim değildir zira. Böyle bir iddia zaten bilimin hem felsefesine hem de pratiğine kesinlikle aykırıdır. Prof. Ortaylı yorumlarıyla, değerlendirmeleriyle, konuşmalarıyla, sessiz kalışlarıyla, vurgularıyla, seçtiği çerçevelerle, hatta son yıllarda benimsediği güvenli alanlarda olmak adına daha uyumlu bir kamusal ton kullanmasıyla pekâlâ tartışılabilir ve eleştirilebilir. Büyük isimler eleştiriden muaf tutulduklarında büyümez; tersine, düşünsel dolaşımın dışına itildiklerinde küçülürler. Fakat bir bilim insanını tarih ve tarih metodoloji üzerinden eleştirmek ile o ismin vefatından sonra defin yerini bir ideolojik infaz nesnesine dönüştürmek arasında derin bir mesafe vardır. Birincisi metodolojiye, tarih anlayışına ve ilmî tasarrufa dairken, ikincisi ise şahsî haysiyete, kamusal hafızaya ve ölünün ardından korunması gereken son insanlık hudûduna tecavüzü barındırır. O vicdânî hudûdu ihlâl eden bir kalem, asla bilimsel ya da fikrî bir eleştiri değil, ancak ve ancak ucuz, derinliksiz, sathî ve şahsî bir politik öfke metni yazacaktır.
Bir kısım “siyasal İslamcı” (İslamcılık fikrinin düşünsel ve tarihsel müktesebatına ve bu düşüncenin izzet sahibi kalemleriyle birlikte farklı, diğer tüm düşünce akımlarına ve ahlaklı mümessillerine duyduğum saygıyı belirtmeliyim.) hüviyetiyle kalem oynatan ve yazar olarak addetmek oldukça zor olduğu için özel kalem memuru şeklinde ifade etmenin daha uygun olacağı birtakım isimler, Prof. İlber Ortaylı’nın, doktora hoca Prof. Dr. Halil İnalcık’ın da medfûn olduğu Fatih Camii Hazîresine defnedilmesini şiddetle protesto ediyor. Hocanın son yıllarda, katıldığı konferans ve programlarda sıklıkla dillendirdiği “Kemalizm” ile ilgili demeçleri ve ifadeleri sebebiyle.
Öncelikle “hazîre” kelimesinin mahiyetine bir bakalım. Burada, söz konusu protestonun altında yatan bilinçaltını ifşa edecek enteresan bir detay olduğu kanaatindeyim. Yine TDV’nin İslâm Ansiklopedisi’ne müracaat ettiğimizde bu kelimenin vakıf binalarının yanında zamanla teşekkül eden küçük mezarlık anlamına geldiğini görüyoruz. Aynı maddede tarihî türbe, hazire ve kabir alanlarının yalnızca defin yeri olmadığı, üzerlerindeki taşların şahıslara, zamana ve mekâna dair bilgi taşıdığı, hatta bulundukları yerlerin bir tür tapu senedi hükmü gördüğüne dair de bilgiler ve açıklamalar var. Yani “hazîre”, sadece toprağa verilmiş bedenlerin kolektif mekânı olmadığı gibi kimsenin ve hiçbir ideolojik zümrenin uhdesinde değildir. Şehir hafızasının, medeniyet sürekliliğinin ve kültürel intisabın mekânlarıdır. Bu yüzden bir kişinin herhangi bir vakıf yapısının “hazîre”sine olan defnine itiraz etmek, sadece politik bir görüş beyanıymış gibi sunulamaz. Söz konusu itiraz, aslında o hafızaya kimin dâhil edilip kimin dışarı itileceğine dair sembolik bir müdahale anlamı taşır. Mesele tam da budur işte: Bir mezar yeri, hafızanın sınırlarını ideolojik saiklerle yeniden çizme teşebbüsünün nesnesi hâline getiriliyor burada.
İlber Ortaylı’nın temsil ettiği şey yalnızca bireysel bir akademik kariyere saygı meselesi değildir. O, tarih disiplinini hem içeride hem dışarıda görünür kılmış ender isimlerdendir. Bilkent Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’ndeki mesaileri, Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Oxford ve Cambridge’deki misafir öğretim üyelikleri, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü, Türk Tarih Kurumu Şeref Üyeliği ve Uluslararası Osmanlı Etütleri Komitesi Üyeliğinin yanı sıra gerek ulusal gerek uluslararası dergilerde kaleme aldığı sayısız makaleler, başta İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı olmak üzere yazdığı pek çok kitap, akademik bir “imaj” üretimini aşarak bir ülkenin tarih bilgisini dünya geneline taşıma mesuliyeti gibi bir mahiyeti barındırıyor bünyesinde. Tam da bu yüzden Ortaylı’nın şahsının, herhangi bir ideolojinin dar öfke kalıplarıyla kolayca harcanabileceği bir zemin olmadığı açık. İtiraz edebilir, tenkit edebilir, son yıllarda özellikle farkedilen, bulunduğu muhite uyarlanma ve emniyet arayışları fazla konforlu bulunabilir. Fakat bir ülkenin tarihî ve kültürel temsiline uzun yıllar omuz vermiş bir ismi, özellikle defin yeri üzerinden küçültmeye kalkmanın aslında o ismi değil de topyekûn o toplumun kendi fikrî çıtasını küçülteceğinin ayardına varılamamasını, üzerinde durulması gereken hayati bir problem olarak görüyorum.
İlber Ortaylı’yı doğru yere yerleştirmek oldukça önemli. O, bugünün modaya uygun anlamında bir “kamusal entelektüel” tipinden çok, klasik manada bir muallim, bir müverrih, bir Osmanlı münevveri ve bir imparatorluk aydınıdır aslında. “Entelektüel” vasfı çok kolay kullanılan ve tüketilen bir yakıştırmadır bizde malum. Aradaki fark küçümsenecek bir ayrım değildir çünkü. “Entelektüel”, en basit haliyle kendi devrinin kavga başlıkları etrafında konuşur ve bedel öder. Merkezi yoktur. En önemli özelliği de budur. Bedeli zihnî sürgündür. Bu sürgün bir mekân değişikliği değil, bilişsel bir tercihtir. Bilgi sahibi olan kişiye “entelektüel” yakıştırması yapmak bizim toplumun yanlış kavramsallaşma ve anlamlandırmayla gittiği bir hatadır. Ortaylı’yı bu yüzden “entelektüel” olarak tanımlamayı çok doğru bulmuyorum. “Münevver” ise daha uzun bir hafızaya, daha geniş bir medeniyet ufkuna ve daha katmanlı bir bilgi terbiyesine yaslanır. Ortaylı’nın kuvveti de tam burada yatar. İmparatorluk tecrübesini yalnızca nostaljik bir siyasî hayranlık nesnesi olarak değil, diller, hukuk sistemleri, idarî biçimler, şehirler ve kültürler arasında kurulmuş bir tarihî organizma olarak kavramaya ve kavratmaya çalışmıştır. Fernand Braudel’in büyük tarihçiliği olayların sathında değil, longue durée dediği uzun sürelerde, yani uygarlıkların derin katmanlarında araması boşuna değildir. Büyük tarih, günlük polemiğin kısa ömrüyle ilgilenmez. Uzun zamanın ağır ve karmaşık ritmine kulak verir. İlber Ortaylı’nın bütün eksiklerine, zaman zaman fazla emniyetli ve fazla uyumlu görünen tonuna rağmen, temsil ettiği tarih duygusu da kısa bir politik histeriye değil, daha uzun bir medeniyet süresine dayanır bu yüzden. Böyle bir figürü mezar yeri üzerinden tartışmak, Braudel’in ifadesiyle olayın köpüğüne yapışıp derindeki zamansallığı ıskalamaktan başka bir şey değil.
Yapılan protestolarda ve bu protestoları ihtiva eden yazılardaki problem yalnızca ölçüsüzlük de değil. Bu yazılar temsil ve iktidar arasındaki ilişkiyi yanlış kuran bir zihinsel darlık da içeriyor. Edward Said, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin masum olmadığını, temsilin de bir güç alanı olduğunu ısrarla hatırlatmıştı bize. Said’in açtığı çizgiden bakıldığında bir isim hakkında konuşmanın, asla nötr bir hadise olmadığını; kelimelerin de doğrudan bir “temsil rejimi” kurabildiğini gözden kaçırmayalım. Kastettiğim şey tam olarak şu: Bir tarihçi tartışılmıyor, temsil alanından kovulmaya çalışılıyor. Bir biyografi eleştirilmiyor, sembolik bir dışlama işlemi uygulanıyor. Pierre Bourdieu’nun sembolik sermaye ve habitus kavramlarıyla ifade etmeye çalıştığı şey tam olarak bu. Kamusal alandaki bazı aktörlerin, tarih, din, medeniyet, kültür gibi yüksek değere sahip sembolleri fikir üretmek için değil, pozisyon almak ve görünürlük devşirmek için kullanması. İşte bu yüzden, bu tarz bir yazarlık, düşünce üretiminden uzaklaşarak yavaş yavaş bir tür özel kalem memurluğuna, yani merkezî kudretin hoşuna gidecek jestleri dolaşıma sokan güvenli bir sadakat üslubuna dönüşmesi, gündemimizin ortasına geliveriyor. Bu “kalem rejimi” tarafından yazılan her yazı ilmî/fikrî bir eleştiri gibi görünmek isterken aslında sembolik şiddet üretiyor. Tarih konuşuyor gibi davranırken, daha çok mevzi, sadakat ve hizalanmayı vazediyor. Küçük hesaplar için izzetini feda etmeye meyyal kamusal dilin alameti de tam olarak budur. Fikir yerine pozisyon, muhakeme yerine işaret, ölçü yerine gösteri…
Dahası, bu çiğ tavrı “İslamcılık” başlığı altında meşrulaştırmayı da doğru bulmuyorum. İslamcılık fikrinin düşünsel damarlarında çokça gündem edilen medeniyet tasavvuru, adalet, ümmet, ilim ve ahlâk gibi kavramlarla oluşan müktesebatta, mezar yeri üzerinden ideolojik hesaplaşma kuracak böyle bir hafiflik bulunmaz. Cenaze karşısında dilin alçalması, hürmetin korunması ve nihayet insanın toprağa emanet edilişinin vakarına riayet edilmesi, İslam terbiyesinin en asgarî şartlarından biri değil midir? Bu yüzden burada gördüğümüz tavır, İslamî bir vakar ya da sahici bir medeniyet hassasiyeti asla değildir. Peki nedir? Dinî çağrışımları olan bir siyasal refleksin akl-ı selîmliği yitirmiş biçimi.
En nihayetinde burada ortaya çıkan şeyin modern Türkiye’nin uzun zamandır, bilhassa da son yıllardan beridir yakasını bırakmayan bir hastalığın tezahürü olduğunu kabul etmemiz lazım. Kamusal karşılığı olan bazı isimleri ya putlaştırmak ya da onları dar bir siyasal hıncın nesnesine çevirmek hastalığı bu. Oysa medenî toplumların yolu, yordamı, usûlü nasıl olmalıdır? Eleştirmek ama hakkını vermek; mesafe koymak ama haysiyetini teslim etmek, itiraz etmek ama bir mezarı dahi polemik malzemesi yapmamak.
Prof. Dr. İlber Ortaylı yetmiş dokuz yaşında terk-i diyâr eyledi. Makâmı âlî, mekânı cennet, ruhu şâd olsun. Ne var ki böylesi bir vedanın ardından ortaya çıkan tartışmalar, bir bilim insanının hatırası etrafında kurulması gereken sükûnet ve hürmetten ziyade, bugün Türkiye’de giderek görünür hâle gelen başka bir meselenin altını kalın çizgilerle çiziyor. Asıl üzerinde durulması gereken mesele de zaten burada düğümleniyor. Bir bilim insanının nereye defnedileceği üzerine hüküm dağıtma cüreti gösteren bu yeni “kalem rejimi”, yalnızca tekil bir polemiğin ürünü değil. Türkiye’de kamusal aklın giderek daralan ufkunun da maalesef habercisi. Düşünce üretmek yerine sadakat performansı sergileyen, tartışma yerine damgalama, muhakeme yerine itibarsızlaştırmayı kullanan bir yazı kültürü, uzun vadede yalnızca belirli kişileri hedef almakla kalmaz, bir toplumun düşünme sermayesini aşındıra aşındıra tüketir. Böyle bir dilin normalleşmesinden daha facia bir hal olabilir mi? Eleştirinin yerini infaza, fikrin yerini hizalanmaya, entelektüel cesaretin yerini konforlu itaate bıraktığı bir hâl-i pür-melâl. İşte bu yüzden mesele ne İlber Ortaylı’nın şahsından ibarettir ne de bir vakıf yapısının hazîre sınırlarından. Asıl mesele, küçük siyasal hesaplar uğruna izzetlerini feda etmeye hazır yeni bir kalem düzeninin, Türkiye’nin zaten kırılgan olan kamusal aklını ve entelektüel iklimini kalıcı biçimde zehirleme potansiyelidir. Eğer buna karşı bir itiraz yükselmezse, yarın tartışılacak olan şey bir mezar yeri değil, doğrudan doğruya bu toplumun düşünce haysiyeti olacak.






