Dış Politika

Küreselsizlik Çağında Türk Dış Politikasının Ontolojik Dönüşümü

Uluslararası ilişkiler disiplini, 1990’ların tarihin sonu iyimserliğinden, günümüzün belirsizliklerle dolu küresel kargaşa çağına savrulurken, devletlerin hayatta kalma refleksleri ve ittifak stratejileri de radikal biçimde değişmektedir. Türkiye, jeopolitik konumu gereği bu sarsıntıları en derinden hisseden ve buna en hızlı adapte olmaya çalışan aktörlerin başında gelmektedir. 2002 sonrası dönemde Türk dış politikası, kabaca iki ana evreye ayrılabilir: Birinci evre, AB uyum süreçleri, komşularla sıfır sorun ve liberal kurumsalcılığın hakim olduğu yumuşak güç dönemi; ikinci evre ise 2013 sonrası başlayan, 15 Temmuz hain darbe girişimi ile kırılma yaşayan ve günümüzde stratejik otonomi diyebileceğimiz arayışıyla tanımlanan sert ve akıllı güç dönemidir.   

Stratejik Derinlikten Stratejik Otonomiye: Paradigma İflası ve Yeni Arayışlar

2000’li yılların başında Türk dış politikasına yön veren temel paradigma, Ahmet Davutoğlu ile özdeşleşen “Stratejik Derinlik” doktriniydi. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi derinliğini kullanarak, çevresindeki bölgelerde (Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya) bir merkez ülke konumuna yükselmesini öngörmekteydi. Dönemin liberal entelijansiyası ve Batılı müttefikler tarafından da desteklenen bu vizyon, Türkiye’nin yumuşak gücüne (ekonomik entegrasyon, kültürel cazibe ve demokratikleşme) aşırı ve idealist bir anlam yüklüyordu. Komşularla sıfır sorun politikası, sınırların anlamsızlaşması ve ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerine kuruluydu.   

Ancak bu dönemde gözden kaçırılan temel husus, Davutoğlu’nun yaklaşımının, Karl Haushofer’dan ödünç alınan “hayat sahası” (Lebensraum) kavramını andıran yayılmacı bir tona sahip olması ve bunun bölgenin sert gerçeklikleri ile uyuşmazlığıydı. Arap Baharı’nın yarattığı güç boşlukları, vekalet savaşları ve devlet çöküşleri, sıfır sorun politikasını sırf sorun haline getirdi. Suriye krizi, Türkiye’nin sadece yumuşak güç unsurlarıyla ulusal güvenliğini sağlayamayacağını, kalıbına sığmama retoriğinin sahadaki askeri dengelerle desteklenmediğinde bir felakete dönüşebileceğini acı bir tecrübeyle gösterdi.   

2014 sonrası ve bilhassa 15 Temmuz akabinde, bu imparatorlukçu düşlerden ve kapasiteyi aşan hedeflerden vazgeçildiğini, bunun yerine daha gerçekçi, güvenlik odaklı ve dengeci bir çizgiye dönüldüğünü göstermektedir. Bu yeni çizgi, Batı yönelimli, statükocu ve temkinli diyebileceğimiz geleneksel Türk Dış Politikasına bir geri dönüş gibi görünse de, aslında niteliksel olarak farklıdır. Yeni paradigma, Batı ittifakı içinde edilgen bir kanat ülkesi olmak yerine, ittifak içinde otonom kararlar alabilen, kendi tehdit algılamasına göre hareket eden ve gerektiğinde Batı dışı aktörlerle de (Rusya, Çin gibi) taktiksel işbirlikleri geliştirebilen “stratejik otonomi” kavramıyla tanımlanmaktadır.   

Bugün gelinen noktada Türkiye, ne 1990’ların içe kapanık, salt güvenlikçi tampon ülke rolüne ne de 2000’lerin başındaki model ülke iddiasına geri dönmektedir. Mevcut yönelim, çok kutuplu dünyada bir eksen oluşturma ve denge unsuru olma çabasıdır. ABD hegemonyasının aşındığı, hatta bizzat ABD tarafından terk edildiği, Avrupa Birliği’nin stratejik vizyon kaybı yaşadığı bir dönemde Türkiye; AB, Rusya ve Çin arasında bir güç dengesi ve sigorta işlevi görmeyi hedeflemektedir. Değişen ve dönüşen küresel politikalarla da uyumlu ve menfaatine bir hedeftir aynı zamanda.

Bu stratejik otonomi, Türkiye’nin NATO üyeliğini veya Batı ile ekonomik bağlarını reddetmesi anlamına gelmemektedir. Aksine, Türkiye bu bağları koruyarak ve Batı sistemi içinde kalarak, masada elini güçlendirmekte ve ulusal çıkarlarını maksimize etmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin dış politika ve devlet yapılanmasındaki bu makas değişimini anlamlandırmak için, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi literatüründeki iki temel teorik revizyonu derinlemesine incelemek gerekmektedir. Bunlardan biri Francis Fukuyama’nın “devlet inşası” üzerine revize ettiği görüşleri, diğeri ise Joseph Nye’ın “akıllı güç” kavramı. Bu teoriler, Türkiye’nin mevcut pratiğinin keyfi veya birilerinin sıkça belirttiği gibi rekabetçi bir otoriterleşme ya da macera arayışı değil, küresel sistemik dönüşüme verilen rasyonel bir yanıt olduğunu göstermektedir.

Francis Fukuyama ve Devlet İnşası

Sovyetler Birliğinin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılması ile liberal demokrasinin zaferini ilan ettiği “Tarihin Sonu” tezinin sahibi Francis Fukuyama, 21. yüzyılın getirdiği krizler, özellikle de Irak işgali, Afganistan fiyaskosu ve Arap Baharı sonrası yaşanan devlet çöküşleri/yönetim krizleri neticesinde tezlerini önemli ölçüde revize etmiştir. Fukuyama, 2014 yılında yayımladığı “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” adlı eserinde ve Journal of Democracy gibi mecralardaki makalelerinde, demokrasinin inşasından önce güçlü ve işleyen bir devlet aygıtının tesis edilmesinin hayati olduğunu vurgulamıştır.   

Fukuyama’ya göre modern ve istikrarlı bir siyasi düzen üç sütun üzerine kuruludur. Devlet, hukukun üstünlüğü, demokratik hesap verebilirlik. Gücü etkin bir şekilde kullanabilen, meşru şiddet tekeline sahip, bürokratik kapasitesi yüksek yürütme erki olarak devleti tanımlarken, hukukun üstünlüğünü de devletin gücünü sınırlayan kurallar bütünü olarak görür. Yöneticilerin halka karşı sorumlu olduğu mekanizmaları da demokratik hesap verebilirlik üzerinden tanımlar.

Fukuyama’nın üç sütunu sıraladığı tezi, bu kurumların gelişim sırasının kritik olduğunu savunur. Ona göre, devlet kapasitesi tam olarak oluşmadan, yani devlet otoritesi tesis edilmeden ve bürokrasi rasyonel hale gelmeden demokratikleşmeye geçilmesi felaketle sonuçlanabilir. Erken demokratikleşme, zayıf devletlerde “klientalizm” diyebileceğimiz patronaj ilişkilerini, yolsuzluk ve etnik & mezhepsel çatışmaları tetikleyerek devletin ve yönetimin çöküşüne yol açar.

Fukuyama, bu tezini desteklemek için Libya ve Arap Baharı örneklerini kullanır. Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya’da bir devlet ve merkezi otorite kalmamıştır. Batı’nın “önce demokrasi!” dayatması, işleyen bir devlet aygıtı olmayan Libya’da kaosa, milisleşmeye ve iç savaşa neden olmuştur. Fukuyama’ya göre, (artık) demokrasiden önce bir devlete sahip olunması gerekmektedir. Güçlü bir devlet olmadan, demokrasi sadece kabilelerin çatışma sahası haline gelir.

Bu teorik çerçeve, Türkiye’nin 2014 ve özellikle 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası yönelimini anlamak için kritik bir anahtar sunmaktadır. Türkiye’de devlet aklı, bu dönemde önceliği AB reformları veya çözüm süreci gibi demokratik açılımlardan ziyade devletin bekasına ve kurumsal kapasitenin tahkimine vermiştir.   

Fukuyama’nın güçlü demokrasi için güçlü devlet revizyonu, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi ve güvenlik bürokrasisinin merkezileşmesi ve kapasitesini arttırması ile örtüşmektedir. Devlet aklı, etrafındaki çökmüş devletler (Suriye, Irak vs) ve içerdeki vekalet savaşı tehditleri (Fetö, Pkk vb) karşısında, demokrasinin ayakta kalabilmesi için önce devletin yürütme gücünün maksimize edilmesi ve yasamanın onu boğmaması gerektiğine karar vermiştir. Bu yaklaşım, Batılı liberal çevrelerce otoriterleşme olarak eleştirilse de, Fukuyama’nın penceresinden bakıldığında, siyasi çürüme ve devlet çöküşünü önlemek için zorunlu bir devlet inşası hamlesi olarak okunabilir.   

Joseph Nye ve Akıllı Güç Stratejisi

İkinci önemli teorik temel, Harvard Üniversitesi profesörü Joseph Nye’ın “akıllı güç” kavramıdır. Nye, 1990’larda ortaya attığı cazibe, kültür ve değerleri kapsayan “yumuşak güç” kavramının tek başına yeterli olmadığını, özellikle terörizm ve asimetrik tehditlerle mücadelede askeri ve ekonomik zorlama gibi “sert güç”ün de vazgeçilmez olduğunu görerek bu iki kavramı, akıllı güç şekilde harmanlamış ve tezini güncelleme gereği duymuştur.

Akıllı Güç, sert ve yumuşak güç unsurlarının, bağlama uygun bir şekilde, birbirini tamamlayacak stratejik bir kombinasyonla kullanılmasıdır. Nye’a göre, teröristler gibi tehdit unsurlarının kalbini ve zihnini kazanmak için sadece yumuşak güç kullanamazsınız, onları durdurmak için sert güce de ihtiyacınız vardır. Ancak ılımlı çoğunluğu kazanmak için de sert güç tek başına yetmez, yumuşak güç gerekir. Başarılı bir dış politika, bu iki enstrümanı bir orkestra şefi gibi yönetebilmektir.   

Türkiye’nin 2002-2011 arası dönemi, Nye’ın yumuşak güç tanımına mükemmel uyan bir dönemdi. Türk dizileri, vizesiz seyahat, Tika yardımları ve model ülke söylemi, Türkiye’nin cazibesini artırmıştı. Ancak Suriye iç savaşı ile de görüldü ki, bu sadece yumuşak güç yaklaşımının iflasını getirdi. Kalıbına sığmama retoriği, sahadaki sert güç gerçeklerine (füzeler, milisler, terör örgütleri) çarptı.   

Bu noktada Türkiye, 2016’dan itibaren Fırat Kalkanı Harekatı ile başlayarak bir akıllı güç stratejisine geçiş yapmıştır. Türkiye’nin dış politikasındaki yeni stratejik yaklaşımı, askeri kapasite ile diplomatik esnekliğin harmanlandığı üç temel dinamik üzerinden okumak mümkündür.

Bu stratejinin ilk ayağını, sahadaki fiili varlığın müzakere masasının ön koşulu olduğu gerçeğinden hareketle uygulanan sert güç oluşturur. Suriye ve Libya gibi kriz bölgelerindeki doğrudan askeri müdahaleler, SİHA teknolojisinin asimetrik etkisi ve yerel unsurların donatılması, Türkiye’nin caydırıcılığını somutlaştıran hamlelerdir. Ancak bu askeri duruş, tek başına kaba kuvvetten ibaret kalmamış, insani ve kültürel diplomasiyi içeren yumuşak güç ile dengelenmiştir. Dünyanın en çok mülteci barındıran ülkesi olarak üstlenilen insani sorumluluk, TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarla yürütülen kültürel faaliyetler ve Afrika’daki kazan & kazan odaklı kalkınma projeleri, Türkiye’nin nüfuz alanını gönüllülük esasıyla genişletmesini sağlar.

Stratejinin asıl başarısı ve en kritik unsuru ise, bu iki gücün eşgüdümlü kullanıldığı akıllı güç kapasitesidir. Türkiye, sadece sahada savaşan veya sadece masada konuşan bir ülke olmak yerine, askeri kazanımlarını diplomatik süreçlerin kaldıracı haline getirmiştir. Örneğin; Suriye’de askeri varlığıyla alan tutarken Astana ve Cenevre süreçlerinde diplomatik meşruiyetini korumuş, Libya’da askeri destek ile Doğu Akdeniz’deki hukuki haklarını güvence altına almıştır. Benzer şekilde Karabağ’da sağlanan teknolojik ve taktik destek, diplomatik süreçlerle taçlandırılarak 30 yıllık işgalin sona ermesini sağlamış ve bölgesel dengeleri değiştirmiştir.

Buradan da anlaşılacağı üzere Türkiye, sahada kazandığını masada kaybetmeyen bütüncül bir akıl ile hareket etmesini layıkıyla öğrenmiştir. Joseph Nye’ın bağlama uygunluk ilkesi, Türkiye’nin bu operasyonlarında net bir şekilde görülür. Türkiye, 90’ların toy imparatorluk düşlerinden uzak, sonuç odaklı, kapasiteyle uyumlu ve hibrit askeri & diplomatik yöntemleri kullanan bir aktöre dönüşmüştür.   

Türk Dış Politikasında Liberal Yanılsamanın Sonu

Türkiye’nin dış politikasındaki bu köklü makas değişimi, Türk entelijansiyası, özellikle Batı merkezli liberal kanat, tarafından zamanında ve doğru okunamamıştır. Bu durum, akademik analizler ile devlet pratiği arasında ciddi bir senkronizasyon sorunu yaratmıştır. Prof. Dr. Fuat Keyman örneği üzerinden Türk entelijansiyasının küresel krizleri okumakta geciktiği görülecektir. Keyman’ın 2009 tarihli “Turkish Foreign Policy in the Era of Global Turmoil” raporu, bu dönemin ruhunu yansıtan ancak sonradan boşa düşen bir metindir, daha doğrusu rapordur.   

Keyman bu raporda, Türkiye’nin proaktif ve çok boyutlu dış politikasını savunmuş, Türkiye’nin stratejik derinlik ve yumuşak güç ile Ortadoğu’ya barış, demokrasi ve istikrar getireceğini iddia etmiştir. Raporun temel tezi, Türkiye’nin bu aktivizminin sürdürülebilirliğinin AB’ye ve konsolide bir demokrasiye bağlı olduğudur. Keyman, Türkiye’nin Batı’dan kopmadığını, aksine küresel sorunlara çözüm üreten bir merkez ülke olduğunu savunmuştur.   

Ancak 2008 Küresel Finans Krizi ile neoliberal paradigmanın çökmeye başladığı, tarihin sonu tezinin geçerliliğini yitirdiği ve devlet kapitalizmi ile birlikte merkezi güçlerin de yükselişe geçtiği bir dönemde, Keyman’ın 2009 analizleri aşırı iyimser ve Batı merkezli kalmıştır. Liberal entelijansiya, model ortaklık ve liberal barış söylemlerine sıkışıp kalırken, dünya ve bölge realpolitik güç siyasetine dönmekteydi.   

İlginç bir şekilde, Keyman da dahil olmak üzere birçok düşünür, 2015 sonrasında, değişen konjonktürün baskısıyla söylem değiştirmiş, önce ahlaki realizm ve daha sonra stratejik otonomi kavramlarını kullanmaya başlamıştır. Keyman, 2017’de yazdığı makalelerde, Türkiye’nin sert gücü ve insani normları birleştiren bir ahlaki realizm izlemesi gerektiğini savunarak, devletin girdiği yeni rotayı geriden gelerek teorize etmeye çalışmıştır. Bu kavram, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını (realizm) ve mülteci politikasını (ahlak) sentezleyen bir çabaydı.   

Fakat 2021’e gelindiğinde Keyman, stratejik otonominin de sınırlarına ulaştığını, Türkiye’nin yalnızlaştığını ve Batı ile ilişkilerin onarılması gerektiğini savunarak yine bir revizyona gitmiştir. Bu zikzaklar, entelijansiyanın olayların arkasından geldiğini ve kendi ideolojik tutum, iktidara karşı yakın veya uzak konumlanmalarına göre analiz ürettiğini düşündürmektedir. Oysa devlet aklı, 2015 sonrası dönemde, AB üyeliği, demokratikleşme paketleri gibi liberal reçetelerin ulusal güvenliği sağlamada yetersiz kaldığını görerek, daha otonom ve güvenlikçi bir yola çoktan girmişti.   

İç ve Dış Politikanın Füzyonu: Devletin Bekası

Türkiye’nin dış politikada dönüşümünü tamamlayabilmesi ve stratejik otonomisini hayata geçirebilmesi, iç cephenin mutlak surette tahkim edilmesine de bağlıdır. Bölgede ağırlık ve dengeleyici bir güç olabilmek için içeride de oyun bozan ve enerjiyi tüketen unsurların elimini edilmesi gerekmekte, tehditlerin ortadan kaldırılması icap etmektedir. Bu bağlamda, dış politika ile iç politika arasındaki ayrım tamamen ortadan kalkmıştır.

Bu minvalde Devlet Bahçeli’nin tarihi çıkışlarını da dikkate almak gerekmektedir. Genellikle bu tarz çıkışları muhalefet basit bir iç siyaset manevrası veyahut seçim yatırımı olarak görse de, Türkiye’nin bölgesel kızıl elması önündeki en büyük engellerin radikal diyebileceğimiz bir çıkışla çözüme kavuşturulması için devletin enerji ve kapasitesini arttırmayı amaçladığı ve bu yolla dış ilişkilerini yeniden tahkim etmek üzere gerçekleştirildiğini akılda tutmak gerekir.

Burada bir şeyi daha anlamak gerekmektedir ki, bu süreçleri içeride ve dışarıda Erdoğan’dan başka bir siyasi aktörün yürütmesi söz konusu değildir. Erdoğan’ın liderliği, Fukuyama’nın güçlü devlet teorisindeki yürütme gücüne karşılık gelmektedir. İç siyasette başkanlık sistemi ve cumhur ittifakı konsolidasyonu, dış politikadaki stratejik otonominin sürdürülebilirliği için zorunlu bir alt yapı çalışmasıdır. Bahçeli’nin çıkışları, devlet aklının, Suriye’nin kuzeyindeki terör unsurlarını tasfiye etmek ve Türkiye’nin güney sınırlarını Misak-ı Milli hassasiyetiyle güvence altına almak için ortaya koyduğu irade beyanıdır.

Türkiye’nin ortaya koyduğu iddialı stratejik vizyonun önündeki en büyük engel, teknik kapasiteden ziyade ülkenin insan kaynağı ve entelijansiyasının bu vizyona ne kadar hazır olduğu meselesidir.

Toplumsal tabana bakıldığında, geniş kitlelerin eğitim ve farkındalık eksikliği nedeniyle bu karmaşık jeopolitik rolü kavramakta zorlandığı görülmektedir. Olaylara stratejik bir derinlikle yaklaşmaktan ziyade anlık ve duygusal tepkiler veren bu yapı, vizyonu bilinçli bir şekilde sahiplenmek yerine olaylara sadece reaksiyonel düzeyde yaklaşmaktadır. Benzer bir kısırlık aydın sınıfında da göze çarpmaktadır. Ülkenin entelijansiyası; ya eski Osmanlı hayalleri ve hamasetle ya da ithal liberal ezberlerle meşgul olduğundan, yeni dönemin gerektirdiği egemenlik temelli modern ortaklık ve akıllı güç kavramlarının içini dolduracak fikri üretimi gerçekleştirememektedir.

Tüm bu tablo, Türkiye’nin tepedeki büyük stratejisi ile tabandaki sosyolojik gerçekliği arasında ciddi bir makas olduğunu ortaya koymaktadır. Devletin vizyonu ile toplumun kapasitesi arasındaki bu uçurum kapatılamadığı takdirde, dış politika hamlelerinin toplumsal desteği zayıf kalacak ve bu stratejinin uzun vadeli sürdürülebilirliği tehlikeye girecektir.

Yeni İttifak Mimarisi Teklifi: Göktürk Modeli ve Egemenlik Temelli İşbirliği

Türkiye’nin yeni dış politika vizyonu, sadece yöntem değişikliğinden ibaret değildir, aynı zamanda hedef ve ittifak modelinde de köklü bir değişim içermektedir. Türkiye bariz bir şekilde 2000’lerin neo Osmanlıcı diyebileceğimiz yaklaşımından niteliksel olarak ayrılmaktadır. Bu ayrılık sonrası yeni vizyon kendini Göktürk modeli olarak sunabilir mi? Teklifimiz budur!

Batı literatüründe ve 2000’lerin Türk dış politikasında sıkça kullanılan “Neo-Osmanlıcılık”, Türkiye’nin Ortadoğu ve Balkanlar olan Osmanlı coğrafyasında hiyerarşik bir liderlik kurmasını, bir nevi yumuşak hegemonyayı ima ediyordu. Bu model, Türkiye’yi abi, diğerlerini kardeş gören, merkez & çevre ilişkisine dayalı bir yaklaşımdı.   Ancak Göktürk Modeli, bu hiyerarşik ve merkeziyetçi yapıdan farklıdır. Bu model, egemenlik kavramını merkeze alan, ulusal devletlerin bağımsızlıklarına saygı duyan ancak ortak stratejik çıkarlar etrafında birleşen esnek ve yatay bir işbirliği modelidir. Başka bir ifade ile Türkiye’nin hakimiyet alanını genişletmesini değil etki alanını genişletmesini öngören bir modeldir. Ele aldığınız modelin temel felsefesi ve işleyiş mekanizması, egemen eşitlik ilkesine dayalı modern bir ittifak yapısını işaret etmektedir.

Bu modeli Hazar coğrafyası üzerinden örneklemek gerekirse, eski usul bir imparatorluk hayali kurmak yerine, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan gibi bağımsız devletlerin kendi üniter yapılarını ve rejim tercihlerini koruyarak ortak tehditlere karşı birleşmesini esas alır. Modelin kurumsal çatısını oluşturan Türk Devletleri Teşkilatı, Avrupa Birliği gibi üyelerinden egemenlik devri bekleyen ulusüstü bir yapı değildir. Aksine, 2040 Türk Dünyası Vizyonu belgesinde de vurgulandığı üzere, NATO veya ASEAN benzeri, devletlerin kendi egemenlik alanlarını koruduğu devletlerarası bir işbirliği mekanizması olarak kurgulanmıştır.

Modeli sadece kültürel bir birliktelikten ayıran ve stratejik bir boyuta taşıyan asıl unsur ise güvenlik ve savunma alanındaki somut işbirliğidir. Artık sadece dil ve tarih birliğinden değil, savunma sanayii ortaklıklarından, askeri entegrasyondan ve ekonomik işbirliğinden de söz edilmektedir. Azerbaycan’ın Karabağ zaferi, bu modelin sert güç kapasitesini kanıtlayan en net gösterge olmuştur. Üye ülkeler arasında artan SİHA ticareti, yapılan ortak tatbikatlar ve istihbarat paylaşımları, bu yapının kültürel bir dostluk grubundan, caydırıcı bir güvenlik şemsiyesine dönüştüğünü göstermektedir.   

Bu örgütlenme modeli provokatif bir şekilde revize edilmiş, ideolojiden arındırılmış bir Sovyet modeline benzetilmeye çalışılsa da, Sovyetlerin baskıcı ideolojisi ve merkeziyetçiliği değil, geniş bir coğrafyayı bir arada tutabilen, kendi içerisinde ekonomik ve güvenlik ekosistemi oluşturan jeopolitik mantığını ciddiye almak gerektiğini düşünmekteyiz.

Türkiye, sadece Hazar coğrafyasındaki etkinliği veya Türk Devletler Teşkilatındaki konumu itibariyle değil, coğrafyasının uzandığı her yerde ve ikili ittifaklarla da bu model üzerinden etki alanını genişleterek, Rusya, Çin ve Batı gibi dev bloklar arasında kendi cazibe merkezini ve ekonomik & güvenlik havzasını oluşturmayı hedeflemelidir. Bu, Türkiye’nin stratejik otonomisinin de maddi temelini oluşturmaktadır. Türkiye, sadece Batı’ya entegre bir ülke değil, kendi hinterlandında (Türk Dünyası, Afrika, Balkanlar, Ortadoğu) oyun kurucu bir merkez olarak konumlanmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Batı ile pazarlık gücünü artıran bir kaldıraç görevi görmektedir.   

Türkiye Yüzyılı’nın Eşiğinde Bir Gelecek Projeksiyonu

2025 yılı perspektifinden bakıldığında, Türk dış politikası, 2000’lerin başındaki romantik, idealist ve liberal medeniyet inşasından 2015 sonrası şekillenen realist, güvenlikçi ve pragmatik bir devlet ve ittifak inşasına evrilmiştir.

Yeni dönemde Türkiye’nin dış politika kimliği, üç temel sütun üzerinde yükselen bütüncül bir yapı arz etmektedir. Bu yapının ilk ayağını, Joseph Nye’ın teorisini sahada pratiğe döken akıllı güç kullanımı oluşturur. Türkiye, SİHA’lar ve sınır ötesi operasyonlar gibi sert güç unsurlarını; tahıl koridoru, esir takası ve insani yardımlar gibi diplomatik hamlelerle başarılı bir şekilde harmanlayarak etki alanını genişletmektedir. İkinci sütun, Türkiye’nin Batı ittifakı ve NATO içindeki yerini korurken, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerle de çıkar odaklı ilişkiler geliştirebilen stratejik otonomi sahibi dengeleyici rolüdür. Bu durum, eski eksen kayması tartışmalarını boşa çıkarmış ve yerini çoklu eksen gerçeğine bırakmıştır. Üçüncü sütun ise, emperyal bir hegemonya yerine egemenlik temelli modern bir ortaklığı esas alan bölgesel bütünleştirici misyonudur. Türk Devletleri Teşkilatı örneğinde somutlaşan bu yaklaşım, yeni nesil bir entegrasyonun mimarlığına da kapı aralamaktadır

Ancak bu iddialı vizyonun nihai başarısı, dışarıdaki hamlelerden ziyade içerideki tahkimata; yani Francis Fukuyama’nın işaret ettiği güçlü devlet inşasının tamamlanmasına ve terör sorununun kökten çözümüne bağlıdır. İç cephe sağlamlaştırılmadan dışarıda otonom bir güç olunması mümkün değildir.

Nihayetinde mesele, aynı zamanda bir zihniyet devrimi gerekliliğine dayanmaktadır. Eğer Türkiye, içindeki kuru kalabalığı eğitimli ve şuurlu bir millete, kısır çekişmelere hapsolmuş aydınlarını ise stratejik vizyonerlere dönüştürebilirse ve muhalefetini de 15 Temmuz sonrası düzleme taşıyabilirse; 21. yüzyılın oyun kurucu ve istikrar sağlayıcı başat aktörü olacaktır. Aksi takdirde, bu büyük potansiyelin akıbeti meçhul kalmaya mahkumdur.

Visited 39 times, 5 visit(s) today

Close