Tarih, yalnızca yaşanmış olayların kronolojik bir dökümü değil, bugünün siyasal ve toplumsal kimliğinin inşa edildiği en stratejik sahadır da. Ne var ki, Türkiye’nin düşünce ikliminde tarihi meselelere dair dile getirdiğimiz her eleştiri, sığ bir refleksle inkar ya da ihanet parantezine alınmaya çalışılıyor, bu yolla saçma bulunuyor. Oysa bizim ısrarla vurguladığımız eleştiri, yıkıcı bir inkara değil, aksine geleceği daha sağlam temeller üzerine kurmayı hedefleyen yapıcı bir inşaya dayanmaktadır.
Bu noktada kalın bir çizgi çekmek mecburiyetindeyiz. Bizim tarihsel şahsiyetlere veya tarihi olaylara yönelttiğimiz eleştiriler, o şahsiyetlerin veya olayların, yaşanmışlıkların kendinde gerçekliğine yani hakikatine değil, onların siyasal, ideolojik ve dönemsel ihtiyaçlar doğrultusunda kurgulanan temsillerine yöneliktir. Daha farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse orada kurulan anlatının soruşturulması üzerine bir kaygının eseridir. Zira tarihsel şahsiyet, toprağın altındaki kemiklerden ibaret kalırken, onun şahsiyetinde ortaya çıkan anlatılar, her devrin kendi zihniyet dünyasında yeniden ürettiği, çoğu zaman araçsallaştırılmış birer imgeden ibarettir.
Bunu somutlaştırmak adına, kolektif hafızamızın en güçlü ve tartışmalı figürlerinden/şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selim’i örnek olarak ele alalım. Tarihsel bir şahsiyet olarak Yavuz tektir, fakat literatürümüze ve siyasetimize baktığımızda karşımıza tek bir Yavuz çıkar. Namık Kemal’in ittihadi İslam’ı merkeze alan hürriyetçi Osmanlıcılık perspektifinden çizdiği Yavuz portresi başkadır, Nihal Atsız’ın Türkçü hassasiyetlerle, katı bir disiplin ve milli şuur abidesi olarak resmettiği Yavuz bambaşkadır. Hatta devletin resmi ideolojisi gereği, dönemsel konjonktüre göre kimi zaman Sünni İslam’ın kılıcı kimi zaman merkezi otoritenin tavizsiz uygulayıcısı olarak şekillendirdiği kimi zaman da kenarda bıraktığı Yavuz tasavvuru ise apayrıdır.
Dolayısıyla bugün yürüttüğümüz veya yürütmeye çalıştığımız tartışmanın asıl meselesi, 16. yüzyılda hüküm sürmüş padişahın şahsiyeti değil, onun modern anlatıda nasıl vücuda getirildiği, hangi siyasi ajandaya göre yapılandırıldığı ve bu kurgunun bugünkü toplumsal dokuda hangi yaraları deştiğine hangi derde derman olduğuna yöneliktir. Ne yazık ki entelektüel acizlik, buradaki soruşturmayı kavramaktan uzaktır. Bu farkı göremeyenler, fikirsel bir hesaplaşmaya girmek yerine, kendilerince organize ettikleri linç kampanyalarıyla hakikat soruşturmalarının önüne geçebilecekleri zannına kapılmaktadır. Oysa hakikat, hiçbir gürültünün bastıramayacağı kadar gür bir sese sahiptir.
Meseleyi sadece entelektüel bir tartışma olmanın ötesine taşıyan, işin toplumsal psikoloji boyutudur. Yine aynı örnek üzerinden, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail gerilimi üzerinden düşünecek olursak, bu tarihsel rekabeti inatçı bir şekilde, bugünün siyasetinin merkezine taşıma heveskarları büyük bir vebal altındadır. Beş asır önce Çaldıran’da kapanmış olması gereken bir defteri, sanki savaş hala devam ediyormuşçasına canlı tutmaya çalışanlar, bu toplumun enerjisini tüketmektedir. Toplumsal enerjiyi bugünün inşasından ve geleceğin büyük Türkiye vizyonundan koparıp, geçmişin kendi kurgularındaki travmalara hapsetmek, stratejik bir körlüktür. Tarih, kardeş kavgasına yakıt taşıyacak bir lojistik depo değildir. Aksine büyük bir medeniyet birliği için ders çıkarılacak, ibret alınacak bir tecrübe alanıdır.
Burada sormamız gereken asıl soru şudur, bugün bizim stratejik önceliğimiz nedir? Asırlar öncesinin mezhep kavgalarını, siyasi ihtilaflarını bugüne taşıyıp içeride suni cepheler açmak mı, yoksa Türkiye’nin etki alanını, gönül ve kültür coğrafyamız olan Turan’ın derinliklerine ulaştırmak mı? Eğer Türkiye Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamında Turan’a çıkmayı hedefliyorsa, bu Turan ne Yavuzsuz, ne Timursuz ne de İsmailsiz olmaz. O zaman gereksiz yere bu tarihi abideleri kavga ettirmenin gereği nedir, eğer bir ard niyet yoksa?
Cevap, aklıselim sahibi herkes için açıktır. Yavuz’u ve İsmail’i yeniden savaştırmak, bölgesel ve küresel vizyonumuzu köreltmekten, bizi kendi içimize kapatmaktan başka bir işe yaramaz. Bugün Türkiye’nin odak noktası, yapay kutuplaşmaların ve anakronik kavgaların çok ötesinde olmalıdır. Hedefimiz, coğrafyamızın birliğini sağlamak ve Türkiye’nin bu geniş havzadaki tarihsel misyonunu, birleştirici bir üst akılla yeniden canlandırmaktır.
Bu vizyon, cesur bir tarih tasavvuru gerektirir. Turan fikriyatı, dışlayıcı değil, kapsayıcı bir medeniyet iddiasıdır. Bu minvalde Şah İsmail’i de, Timur’u da, Cengiz Han’ı da bu fikriyatın bünyesine yerleştirmek, Yavuz Sultan Selim’i inkar etmek demek değildir. Bilakis, Yavuz’un yanına onlara da yer açmak, Türk tarihini parçalı bir hanedanlar ve mezhepler kavgası olmaktan çıkarıp, bütünlüklü bir medeniyet yürüyüşü, Orhun Yazıtları’nın da yol gösterdiği üzere aleme nizam getirmeye çalışan bir cihan devleti inşası olarak okumak gerekmektedir.
Elbette bu süreç, kolay bir retorik değişikliğiyle halledilebilecek bir mesele değildir. Bu, beraberinde büyük, sancılı ama bir o kadar da elzem, karşılıklı bir soruşturmayı getirecektir. Kendi mahallesinin ezberlerini bozmayı, ötekinin hikayesine kulak vermeyi ve tarihteki kırılma anlarını bir öç alma vesilesi olarak değil, bir kader birliği bilinciyle yeniden yorumlamayı gerektirir.
Biz, tarihi şahsiyetleri putlaştırıp, tarihi olayları dokunulmaz kılmakla veya şeytanlaştırıp tarihten silmekle bir yere varamayız. Yapmamız gereken, onları, dönemlerinin şartları ve devlet akılları çerçevesinde anlamak, ancak bugünün dünyasında bize ayrılık değil birlik ilhamı veren yönlerini öne çıkarmaktır. Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceği, geçmişin sahte hayaletleriyle boğuşmakta değil, o geçmişin tecrübesinden süzülen bilgelikle, Turan coğrafyasında müşterek bir gelecek inşasında yatmaktadır.
Yolumuz, geçmişin travmalarında boğulmak değil, tarihin omuzlarına basarak ufka, Turan coğrafyasının gönül birliğine yükselmektir.






