11:59 am Siyaset, Tarih

1919-1924 Türk Devrimi III: Cumhuriyetin Sonrası ve Kültür Devrimi

İlk iki yazıda Türk Devrimi sürecinde Türkiye’nin kuruluşuna ve rejimin adının konmasına baktım. Ancak hikaye burada bitmiyor. Bu yazıda cumhuriyet rejimine geçilmesi sonrası yaşanan rejim ve demokrasi eksenli tartışmalara, hilafetin kaldırılmasına ve sonrasındaki kültür devrimine bakacağım.

1923-1924: Cumhuriyet’in sonrası

Cumhuriyet rejimine geçiş dünyadaki trendlerle uyumluydu. Avrupa’da Rusya, Almanya, Avusturya gibi Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış imparatorluklar ve bu imparatorlukların dağılması sonucu ortaya çıkan yeni ulus devletlerde de eğilim cumhuriyet rejimi yönündeydi. 1914’te Avrupa’daki 26 bağımsız ülkeden sadece 4’ü cumhuriyet rejimine sahipken (% 15), bu oran 1930 yılında 35 ülkenin 15’ine yükselmişti ( %43). Türkiye de bu 15 ülkeden birisiydi.

Cumhuriyetin ilanı toplumda 1908’deki “hürriyetin ilanı”na benzer bir coşku yaratmadı. O dönemin aksine halk kesimlerinde kutlamalar olmadı. Çünkü cumhuriyet rejimine geçiş hem adım adım hem de daha çok elit düzeydeki bir dönüşümle gerçekleşmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın bireysel inisiyatifi olmasa o dönemin ileri gelenlerinin rejim tercihi muhtemelen cumhuriyet de olmazdı. Padişahın sembolik varlığının korunduğu bir anayasal monarşi olurdu.

Kemal Paşa, cumhuriyet rejimine geçişle kendisi açısından iki hedefi gerçekleştirmiş oluyordu. Bir yandan devlet sistemini muasır medeniyet seviyesine çıkarma hedefi doğrultusunda modernize ediyor, diğer taraftan ise Kurtuluş Savaşı sonrası adım adım ilerlettiği tek adam rejimi inşa etme hedefi doğrultusunda bir kazanım daha elde etmiş oluyordu.

Nitekim cumhuriyet rejiminin kendisi olmasa da geçiş şekli Kemal Paşa’nın tek adam rejimi inşa etme çabasıyla bağlantılı olarak bir tepkiye yol açtı.

Cumhuriyet rejimine geçiş kararı, bilinçli bir şekilde, Kurtuluş Savaşı’nın ileri gelen diğer komutanları olan Kazım Paşa (Karabekir), Rauf Bey (Orbay), Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ve Refet Paşa (Bele) İstanbul’da bulundukları sırada alınmıştı. Bu komutanlar Millî Mücadele’nin başında Anadolu’daki direniş hareketini Kemal Paşa ile beraber oluşturmuşlardı ancak Kemal Paşa’nın savaş sonrasında gücü adım adım tek elde toplamaya yönelik tavrından hoşnutsuzlardı. Aralarındaki çatlak da gitgide açılıyordu. Cumhuriyet rejimine geçiş biçimi bu çatlağı daha da derinleştirdi.

29 Ekim’den hemen sonra başta Rauf Bey olmak üzere bu isimler, başkentin Ankara’ya taşınması gibi sebeplerle Ankara’daki yönetimle arası kötü olan İstanbul basınına oldukça eleştirel demeçler verdiler. Cumhuriyete geçişin oldubittiye getirildiğini, önce doğru düzgün yeni bir anayasa hazırlanması gerektiğini ve rejimin cumhuriyet mi monarşi mi olmasından daha önemli olanın demokratik mi yoksa despotik mi olduğunu söylediler.

Rauf Bey, Vatan ve Tevhid-i Efkar gazetelerine şöyle dedi: “Dünyada yalnızca iki tip hükümet vardır: Demokratik ve despotik. Ben daima demokratik ilkeleri desteklerim. Bunlara bağlı kalındığı sürece bir isim değişikliği büyük bir sorun yaratmaz. Bu yüzden cumhuriyetin ilanına karşı değilim. Karşı olduğum, anayasanın mecliste ve ülke çapında yeterince tartışılmadan alelacele ve usule aykırı bir şekilde değiştirilmesidir.”

Bu isimler, özellikle de Rauf Bey, bir yönüyle Osmanlı Hanedanı’na duygusal/manevi bir bağlılık hissediyorlardı ve gerçekten yetkili olmasa bile sembolik düzeyde hanedanın devamından yanaydı. Ancak onları asıl tedirgin eden, Kemal Paşa’nın gücü tekelleştirici eğilimleriydi. Bu doğrultuda hanedanı, Kurtuluş Savaşı sonrası süreçte gitgide daha fazla Kemal Paşa’yı siyasal arenada dengeleyecek bir kurum olarak görmeye başlamışlardı. Bu sebeple cumhuriyetin ilan ediliş biçimi, hala halifelik devam etse bile, fiilî olarak hanedanın ölüm fermanı anlamına geldiği için endişe ediyorlardı.

Bu süreç sonunda Halk Fırkası içerisinde derin bir çatlak oluştu. Başını, saydığım dört komutanın çektiği ve Kemal Paşa’nın gücü tekelleştirmesinden rahatsız olan grup, güçler ayrılığına dayalı daha liberal-demokrat bir devlet rejiminden yana tavır almaya başladılar. İstanbul basını da bu gruba destek oldu.

Kemal ve İsmet Paşaların başını çektiği grup ise kuvvetler birliğine dayalı otoriter bir yönetimden yanaydılar. Bu grup için devletin anayasal olarak millî egemenliğe dayalı olması onu zaten demokratik olarak görülmesi için yeterliydi. Cumhuriyet rejimi ile beraber artık devlet padişahın değil tüm yurttaşların ortak mülkü haline geliyordu. Böyle bir devlet hanedanın mutlakiyetçi despotizminden zaten azade idi. Soyut/teorik düzeyde demokratik olan bu cumhuriyetçi düşüncenin ötesinde pratikte gerçekten demokrasiye geçilmesi için bir neden yoktu. Hatta eğitim seviyesinin düşüklüğü ve dinsel düşüncenin baskınlığı düşünüldüğünde gerçek anlamda demokrasiye geçilmesi tehlikeliydi.

Bu doğrultuda, Halk Fırkası içerisindeki muhalif grubun ve İstanbul basınının itirazlarına rağmen Mart 1924’te meclis açılır açılmaz hilafet ilga edildi ve Osmanlı Hanedanı yurt dışına çıkarıldı. Nisan 1924’te ise kuvvetler birliğine dayalı yeni anayasa kabul edildi. Bu şekilde 1919’da başlayan, monarşiye dayalı bir imparatorluğun cumhuriyete dayalı bir ulus devlete dönüşme süreci, yani Türk Devrimi, tamamlanmış oluyordu.

1925-1945: Kemalist Kültür Devrimi

Halk Fırkası içerisinde liberal-demokrat kanatla modernist-otoriter kanat arasındaki sürtüşme, en sonunda liberal-demokrat kanadın Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adında kendi partisini kurmasıyla sonuçlandı.

İlginçtir Türkiye’de adına “cumhuriyet” kelimesini koymayı ilk düşünen parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmuştur. Halk Fırkası cumhuriyet ilan edildikten sonra da ismine “cumhuriyet” kelimesini koymamıştır. Ancak parti içindeki eleştirel kanadın yeni kuracağı partinin isminde “cumhuriyet” geçeceği öğrenilince Halk Fırkası ismini “Cumhuriyet Halk Fırkası” (CHF) olarak değiştimiştir.

Terakkipervercilerin parti adına “cumhuriyet” kelimesini koyması aslında bir “biz cumhuriyete karşı değiliz ama tek adam rejimine karşıyız” mesajı içermektedir. Ne var ki Atatürk, Nutuk’ta bu durumu, bilhassa Rauf Bey’i hedef alarak, sert bir şekilde eleştirir: “’Cumhuriyet’ kelimesinin telaffuzundan dahi içtinap edenlerin, cumhuriyeti, doğduğu gün boğmak isteyenlerin, teşkil ettikleri fırkaya ‘Cumhuriyet’ hem de ‘Tereakkiperver Cumhuriyet’ unvanını vermeleri, nasıl ciddi ve ne dereceye kadar samimi telakki olunabilir? Rauf Bey ve arkadaşlarının teşkil ettikleri fırka, muhafazakar unvanı altında meydana çıksaydı, belki manası olurdu. Fakat, bizden daha ziyade cumhuriyetçi ve bizden daha ziyade terakkiperver olduklarını iddiaya kalkışmaları, elbette doğru değildi”.

Nitekim Atatürk’e rakip bir parti olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası çok yaşayamayacaktır. Şubat 1925’te Şeyh Sait İsyanı’nın çıkmasını fırsat bilen CHF yönetimi Mart 1925’te Takrir-i Sükun Kanunu’nu geçirerek önce muhalif basını tamamen susturacak, sonra da TCF’yi kapattıracaktır. Bu, artık ülkede tam otoriter bir rejime geçildiği anlamına gelmektedir.

Kemalist Kültür Devrimi tam da bu noktada başlamıştır. Muhalefeti tamamen susturduğundan emin olan Atatürk, seküler ve Batıcı içerikte kapsamlı bir kültür reformu hareketine koyulmuştur. Dikkat edilirse, Türkiye’nin 1919-45 döneminde, 1919’dan 1924’e kadarki reformlar daha çok devletin örgütlenme yapısıyla ilgiliyken 1925’ten sonrakiler doğrudan toplumu belli bir yönde dönüştürmeyi amaçlayan türdendir. Bu yüzden bu reformlar belli bir toplumsal tepki de görmüştür hatta kısmen bugün de görmektedir.

Kemalist Kültür Devrimi’nin ilk adımı Kasım 1925’te yapılan şapka reformu ve sonrasında tekke, türbe ve zaviyelerin kapatılmasıyla atılmıştır. Bu doğrultudaki reformlar çeşitli aralıklarla tek parti yönetimi boyunca 1945 yılına kadar sürmüş ve anayasal laiklikten eğitim sistemine, alfabeden ezana kadar birçok alanı kapsamıştır. Bu yönde atılan son adım 1940 yılında açılmaya başlanan Köy Enstitüleri’dir.

1945’te çok partili siyasal rejime geçildikten sonra CHF yönetimi bu reformlardan bazılarını bizatihi kendisi esnetmeye başlamıştır. Örneğin 1948’de türbe ziyaretlerine tekrar izin verilmiş ve okullarda din dersleri geri getirilmiştir. Kimi radikal Atatürkçülere göre bu durum karşı devrimin başladığının ilanıdır.

Atatürk ve çevresindeki otoriter-modernist ileri gelenler kültür devrimini muasır medeniyet seviyesine çıkmak için oldukça gerekli görmüşlerdir. Buna göre, önce bu kültür devrimiyle modern/seküler Türk insanı yaratılacak, gerekirse demokrasiye ondan sonra geçilecektir.

Dolayısıyla 1919-1945 arasında Türkiye’de bir değil iki devrim yaşandığı söylenebilir. Bugün “Cumhuriyet” denildiği zaman genelde 1919-1938 arası bir blok olarak kabul edilir. Ama işin aslı 1919-1924 arasındaki “siyasal devrim” ile 1925-1945 arasındaki “kültür devrimi” birbirlerinden farklıdır.

Bugünkü durum

Bugün de Cumhur İttifakı yönetimi Cumhuriyet Bayramı’nın 100. yılını pek de coşkuyla kutlamaz, bilinçli bir sönümlendirme stratejisi izlerken aslında buradaki ayrıma göre hareket etmektedir.

Günümüzde artık bir siyasal rejim olarak cumhuriyete karşı çıkan, “cumhuriyet gitsin, yerine monarşi gelsin” diyen marjinal bir azınlık dışında kimse yok. Diğer bir deyişle 1919-1924 dönemindeki Türk Devrimi toplumun çoğunluğunca içselleştirilmiş durumda.

Ancak Türkiye’de “Cumhuriyet” denilince sadece bir siyasal rejim değil, tüm bir 1919-1945 dönemi anlaşılıyor. Bu dönemin ise özellike 1925-1945 arasındaki kültür devrimi periyodu toplumun çoğunluğu tarafından içselleştirilmiş değil.

Cumhur İttifakı yönetimi bunu çok iyi bildiği için Gazze’deki olayları gerekçe göstererek Cumhuriyet Bayramı’nı belki hiç kutlamazlık yapmıyor ama coşkulu kutlanmasını bilinçli olarak engelleyebiliyor. Çünkü bunun kendi seçmen tabanında rahatsızlık yaratmayacağını biliyor.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 167 times, 1 visit(s) today

Close