10:56 am Felsefe

Halkın Egemenliği ve Cumhuriyetin Felsefesi

Tarih boyunca yönetim erkinin meşruluğunun kaynağının farklılık göstermesi, meşruiyet kavramının kadim bir problem olduğunu göstermektedir. Bütün siyasal ideolojiler, rejimler ve düşüncelerin temelinde var olan meşruiyetin kaynağı bugün –modern devlet içerisinde- halk iradesi tekelindedir. Dolayısıyla modern devlet yapısının temelinde ne tanrı ne de soy etkisi söz konusudur ve nitekim cumhuriyet tam anlamıyla böyle bir forma sahiptir. İktidarın fiiliyatı bir irade üzerinde temellenmiştir ve bu da ulusun iradesinden başka bir şey değildir. Kısaca cumhuriyet, ulusun/halkın iradesinin yönetim erkindeki edimselliğidir.

Cumhuriyet Batı’da res-publica, republic sözcükleriyle tanımlanır. Latin dilinde Res kelimesi “oluş, durum, şey, neden ve unsur” gibi anlamları taşır. Public kelimesi ise birçok insanın bir araya geldiği noktaya dayanarak oluşmuş tek bir bütünü imlemektedir. Etnik ve itikadi kimliklerden müstakil bir şekilde oluşmuş bir bütünün ismi publictir. Bu kısa etimolojik izaha dayanarak bir siyasal mefhum olan res-publica, yönetimin halka ait olduğu ve yönetim erkini temsil edenlerin halk tarafından seçildiği neticesi doğmuştur.

Cumhuriyetin bir Roma mirası olduğu açık. Ancak yukarıda tanımını yaptığımız cumhuriyetin bir Roma mirası olduğundan söz edilebilir mi? Roma’daki senato ve senatör “doğrudan” ulusun iradesine dayanan bir vaziyeti haiz olmadığı için söz edilemez. Bugün anladığımız cumhuriyet teokratik, oligarşik ve monarşik rejimlerin üzerinde konumlanan tarihsel sürecin bir neticesi olan rejimdir. Birçok açıdan cumhuriyetin seleflerine nazaran yıkıcı farklarından söz edilebilir. Tarihsel bir sürecin rejimi olmasından ötürü, tarihinin problemlerinin antitezidir. Toplumun yeknesak muhtevasını tahrip eden unsurları ortadan kaldırma ereğini taşımak cumhuriyetin eşitlikçi ve özgürlükçü bir forma sahip olduğunu göstermektedir.

Yönetim iradesinin halka indirgenmesi, cumhuriyet rejiminin eşitlik ve özgürlük niteliklerine sahip olduğuna delalet eder. Böyle bir tasavvur içerisindeki öznelerin her biri sosyal, itikadi ve etnik kimliği gözetilmeksizin özgür varlık kabul edilir. Dolayısıyla cumhuriyetin sahip olduğu kimlik, bir tanınma talebinden doğan ihtiyaç ile özünü yaratmıştır. Saltanata dayanan sistem içerisinde bir “özne”den bahsetmek mümkün değildir. Orada olsa olsa ya tebaa ya da köle vardır. Oysa modern dünya öznenin yaratıldığı dünyadır ve modern siyaset öznenin kendini yaratabileceği ihtimalleri var kılacak bir dirayete sahip olmalıdır. Cumhuriyetin üstlendiği vazife modern dünyanın taleplerine cevap vermektir. Öznenin, benliğinin öz farkındalığı olmaksızın modern dünyanın modern insanından bahsedilemez. Cumhuriyet tam da bu anlamda bütün özneleri özgür olarak tanımakla mükelleftir. Denebilir ki özgürlük bir grup seçkin insan ya da bir grup seçkin soyun egemenliğindeyse insanoğlu asla zincire vurulduğu esaretten kurtulamayacaktır. Cumhuriyetin öyle bir muhtevası da vardır ki özgürlüğün yegane ihtimali, halkının gayesinde ve iradesindedir. Halkı gaye ve irade sahibi bir erk olarak tanımlamak ve bunu onlara bahşetmek insanoğlunun sahip olduğu en kıymetli hazinedir.

Halkın egemenliği modern siyasal düşüncede radikal ve devrim niteliği taşıyan bir anlayıştır. 1789’da Bastille Baskını ile cereyan edip yüzyıllarca hüküm süren saltanatı deviren özgürlük felsefesinin kahramanı Cenevreli filozof Jean-Jacques Rousseau’dur. Hobbes’un ve Locke’un geliştirdiği doğal durum teorisine ilginç bir perspektifle yaklaşan Rousseau’ya göre insanın uygarlaşması, kendisinde içkin olan özgürlüğü elinden almakla kalmamış; sefaletin, kötülüğün, eşitsizliğin müsebbibi olagelmiştir. Tarım toplumu evresiyle başlayan esaret süreci birtakım sınıflar yaratmayı sebebiyet vererek insanoğlunun hayatında statü, sınıf ve kimlik tezahür etmiştir.

Rousseau, halkın egemenliği felsefesini işte tam bu esaret sürecinden başlayarak inşa eder. Toplumda insanlar arasında eşitsizliğin vaki olması, elbette siyasete şekil vermekten geri kalmamıştır. Deyim yerindeyse siyasetin üzerine inşa edildiği zemin, eşitsizliğin ta kendisidir. Filozofun tabiriyle insanın özgür doğması ancak her yerde zincire vurulması, siyasetin kökeninde mevcudiyetini sürdüren, bir grup statü ya da sınıfa hizmet etmekle mükellef eşitsizliği temsil eden ideolojinin kendisinden başka bir şey değildir. Nitekim Rousseau, Grotius gibi seleflerini mevcut ideolojiye hizmet etmekle suçlar. Buraya kadar Rousseau’nun yapmış olduğu şey, halkın egemenliğinin insanın kurtuluşu için biricik yol olduğunu göstermektir. Kurtuluş ve hürriyet, ulusun muzaffer varlığında filizlenip esaretin ve sefaletin üzerinde ayakta duran saltanatı yok edecek cumhuriyetin asli karakteridir.

Halkın öz bilinci bir kölelik aşamasında doğar ve büyür. Cumhuriyet, öz bilincin kendi özgürlüğünü tesis etmesi için mücadelesi verilen ve nihayete ulaşılan noktadır. Bu diyalektik süreç içerisinde Anadolu coğrafyasında vuku bulan İstiklal Harbi, yalnızca birtakım işgalcilere değil aynı zamanda egemenliğin gayrimeşruluğunun müsebbibi olan rejime karşı başkaldırı hareketidir. Cumhuriyet, bu gayrimeşruluğa yönelik itirazını halkın iradesinin var kılınması uğruna mücadele ile ortaya koyar. Cumhuriyetin felsefesi, insanlığın özünün ve bağımsızlığının inşa edilmesi, özgürlüğünün gözetilmesi ve dolayısıyla insan hayatının yaşanabilir kılınmasına hizmet etmekte olan bir düşüncedir. 1919’da ülkemizde başlayan mücadele farklı bir amaca hizmet etmemektedir: ulusun tarih boyunca elde edemediği ama elde etmekle mükellef olduğu, kurtuluşunun ve hürriyetinin mücadelesi…


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 69 times, 1 visit(s) today

Close