PolitikaSiyaset

Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar – 7

Süreç Tıkanırsa: Başarısızlığın Psikolojik Bedeli

Bu dizi boyunca barış kelimesini adım adım tartıştık. Altı mayını tek tek ele aldım: Lider merkezliliğin risklerini, geçmişin travmalarının bugüne nasıl çöktüğünü, yas tutulmadığında intikamın nasıl büyüdüğünü, örgütlerin ve devletin bilinçdışı direncini, kurumsal vizyon eksikliğini ve başarının gölgesinde şiddetin nasıl meşrulaşabileceğini konuştuk.

Şimdi dizinin son halkasında bu altı mayının birinin veya birkaçının patlaması ihtimaline bakıyorum. Yani sürecin tıkanması halinde ortaya çıkacak psikolojik ve toplumsal bedelin ne olacağına. Bu sadece bir barış girişiminin çökmesi değil, barış ihtimalinin gelecekteki tüm kuşaklar için inandırıcılığını kaybetmesi anlamına geliyor. Çünkü herkes aynı anda bir şeyi daha seziyor: Bu kapı bir kez daha kapanırsa, artık kimse bir daha açılacağına inanmayacak.

Umudun Çöküşü: Kronik Travmanın Yeni Halkası

Travma ve iyileşme konusundaki öncü çalışmalarıyla tanınan psikiyatrist Judith Herman, uzun süreli travmalarda en zarar verici unsurun acının kendisi değil kapanmayan döngü olduğunu söyler. Travma tekrarlandıkça yalnızca birey değil, toplum da gelecek duygusunu kaybeder. Umut kırıldıkça umutlanma kapasitesi de aşınır.

2013-2015 çözüm sürecinin çöküşü Türk ve Kürt toplumlarında zaten bir ilk kırık hattı yaratmıştı. Bugünkü süreç de çökerse bu kırık hattına bir yenisi eklenecek. Artık yalnızca “geçmişte bir barış süreci çökmüştü” denmeyecek, “bu ülkede barış zaten olmaz” cümlesi kolektif bir inanç haline gelecek.

Psikolog Martin Seligman’ın geliştirdiği “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı bu durumu açıklıyor. Seligman’a göre bir canlı ne yaparsa yapsın sonucu değiştiremiyorsa, sonunda denemekten vazgeçer. Toplumlar da böyledir. Bir kez değil iki kez umut kırılınca, üçüncü kez umutlanmak ağır gelir. Çaba göstermenin bir anlamı olmadığı inancı yerleşir ve bu inanç kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşür.

Sigmund Freud’un “tekrar zorlantısı” kavramı da böyle bir durumu anlamakta işe yarayabilir. Freud, travma yeterince uzun sürerse zihnin tanıdığı acıya geri dönmekte tuhaf bir güvenlik hissi bulduğunu iddia etmiştir. Bilinmeyen bir iyilik, bilinen bir kötülükten daha korkutucu hale gelir. Toplum için de risk budur: barış yerine çatışmanın tanıdık dünyasına geri dönmek.

Türk Toplumu İçin Bedel: Güvenlik Psikolojisinin Sertleşmesi

Bu barış sürecinin çökmesi Türk toplumunda derin psikolojik sonuçlar yaratır.

İlk sonuç güvenlikçi zihniyetin radikalleşmesidir. İkinci yazıda ele aldığım Sevr sendromu ve bölünme korkusu yeniden alevlenir. “Biz bunlarla konuştuk ama bak yine olmadı” cümlesi bir analitik değerlendirme değil, tarihsel bir alarmın yeniden devreye girmesidir. Her çöküş bu alarmı daha hassas hale getirir. Alarm ne kadar hassas olursa, tetiklenmesi de o kadar kolay olur.

İkinci sonuç genç kuşak milliyetçiliğinde duygusal sertleşmedir. Zaten sosyal medya çağında hızlı öfke, kimlik savunmacılığı ve romantize edilmiş şiddet dili hızla yayılıyor. Yeni bir başarısızlık bu dili meşrulaştırır. “Barış isteyenler saftı, haklı olan biz çıktık” psikolojisi radikal uçlara geniş bir hareket alanı sağlar. Bu durum yalnızca Kürtlere yönelik tutumu değil, genel olarak toplumsal diyaloğun kalitesini düşürür.

Üçüncü sonuç devlete güvensizliğin artmasıdır. Bu paradoksaldır çünkü barış süreci çökerse hem “çok taviz verdik” diyenler hem de “hiç samimi değillerdi” diyenler devlete güvensizliği büyütür. Türk toplumunda “yapıyor gibi yapıp yine yarıda bıraktılar” hissi bir kez daha güçlenir. Devlete duyulan güvenin erimesi sadece barışı değil, Cumhuriyet’in bütün siyasal kültürünü etkiler.

Kürt Toplumu İçin Bedel: Melankolinin Kalıcılaşması

Kürt toplumu için barışın çökmesi yalnızca siyasi bir yenilgi olmaz, tarihsel yaraların üzerine yeni bir tabaka eklenir.

İkinci ve üçüncü yazılarda ele aldığım seçilmiş travmalar, yani Dersim, faili meçhuller, köy boşaltmalar ve Roboski, zaten kimlik hafızasının merkezinde duruyor. 2013-2015 sürecinin çöküşü bu hafızaya yeni kuşak travması olarak eklenmişti. Bugünkü sürecin çöküşü ise bambaşka bir sonuç yaratır: barışın imkânsızlığı travması.

Bu durumda üçüncü yazıda tartıştığım melankolik kimlik yapısı sertleşir. Freud’un tanımladığı melankoli, yasın tutulamadığı ve kaybın içe gömüldüğü durumdur. Toplumsal düzeyde bu, “biz bu devletle barışamayız” cümlesinin siyasi bir tavır değil psikolojik bir koruma duvarı haline gelmesi demektir.

Bu, örgütün değil toplumun melankolisidir.

Yasın tutulamaması, adalet ihtiyacının karşılanmaması ve sürekli ertelenen statü beklentisi birleşince, Kürt toplumunda derin bir umutsuz öfke ortaya çıkabilir.

Genç kuşaklar açısından bu daha da kritiktir. 1990’ların acılarını yaşamamış ama anlatılarını duyarak büyümüş bu kuşak için 2013-2015 bir çocukluk umuduydu. Bugün yaşanan süreç ise onların yetişkinlik eşiğindeki ilk büyük siyasal sınavı. İki barış girişimi de çökerse, geriye sadece şu cümle kalır: “Bu ülke bizi kandırıyor.” Bu siyasete değil, hayata karşı bir kırgınlıktır. Bu kırgınlık ya içe kapanma ya da radikalleşme biçiminde kendini gösterir.

Liderler ve Kurumlar: Haklı Çıkmanın Psikolojisi

Bir barış süreci çöktüğünde sadece toplum değil, devletin ve örgütlerin iç mekanizmaları da duygusal bir dalgalanma yaşar.

Dördüncü yazıda ele aldığım örgütsel varoluş kaygıları bu noktada mühim hale geliyor. PKK içindeki radikal unsurlar için çöküş, “barışçılar bizi sattı” duygusunun kesinleşmesi demektir. Bu unsurlar barış sürecine başından beri kuşkuyla yaklaşmıştı ve çöküş onların haklı çıkması anlamına gelir. Bir önceki yazıda ele aldığım “şiddet işe yarar” algısı bu noktada pekişir. Örgüt içindeki radikaller hem “barışçılar bizi sattı” der hem de “görüyorsunuz, devlete güvenilmez, silahsız olmaz” düşüncesi güçlenmiş olur.

Devlet içindeki bazı güvenlik aktörleri için ise “biz uyarmıştık” hissi pekişir. Bu tehlikeli bir psikolojik döngüdür çünkü başarısızlık haklı çıkma duygusu üretir. Haklı çıkmak rahatlatır ve bu rahatlama gelecekteki barış girişimlerinin altını oyacak şekilde işler. Bir sonraki barış girişiminde bu aktörler “geçen sefer de söylemiştik, yine söylüyoruz” diyecek ve bu söylem daha fazla meşruiyet kazanacak.

Kurumlar için bu, alıştıkları dünyaya dönme arzusudur. Tehdidin net olduğu, sınırların kalın olduğu ve muğlaklığın olmadığı bir dünya. Birinci yazıda kullandığım Vamık Volkan’ın çadır metaforunda bu durum eski kamp alanına geri dönmektir. Çadır yeniden çatışmanın rüzgârına göre kurulmuş olur.

Radikalleşme ve Kültürel İklim: Sessiz Ama Derin Bedeller

Bir barış süreci çöktüğünde sokaklar hemen dolmaz, yeni hendekler kazılmaz ve şehirler bir günde yanmaz. Bedel daha sessiz, daha derin ve daha yaygın olur.

Toplumsal ruh hâlinde melankolik bir atmosfer yayılır. “Bu ülke düzelmez” duygusu normalleşir. Bu kolektif depresyonun siyasal karşılığı apatidir, yani siyasete ilgisizlik ve katılımdan çekilme. Ekonomik karşılığı ise kaçış arzusudur. Göç istatistikleri yükselir, beyin göçü hızlanır. “Burada bir gelecek yok” duygusu yerleşir.

Sosyal medya kültüründe öfke, alaycılık ve umutsuzluk dili yükselir. Empati değil ironi ve karikatürleşmiş düşman imgeleri normalleşir. Karşı tarafı anlamaya çalışmak “saflık” veya “ihanet” olarak etiketlenir. Bu dil bir kez normalleşince geri dönmesi çok zor olur.

Genç kuşakların tepkileri farklı yönlere dağılır. Bir kısmı içe kapanır ve “buradan bir şey olmaz” duygusuyla siyasetten ve kamusal alandan çekilir. Bir kısmı radikalleşir ve “haklarımızı barış değil direniş alır” söylemini benimser. Bir kısmı ise göç eder. “Bu ülkenin geleceği yok” cümlesiyle Türkiye’yi terk eder. Her üç tepki de toplumun geleceğini inşa edecek enerjinin kaybı demektir.

Türkler ve Kürtler arasındaki doğal temas alanlarında, yani iş yerlerinde, okullarda, sosyal medyada ve mahallelerde, görünmez duvarlar kalınlaşır. Kuşaklararası aktarımda “öteki” imgeleri daha sert biçimde yerleşir. İkinci yazıda tartıştığım seçilmiş travmalar yeni malzeme kazanır ve bir sonraki kuşağa daha güçlü biçimde aktarılır.

Travma sonrası büyüme nasıl mümkünse, travma sonrası daralma da mümkündür. Süreç çökerse yaşayacağımız şey budur.

Başarırsak: Kapı Nereye Açılır?

Buraya kadar başarısızlığın bedelini konuştum çünkü bu yazının odağı tıkanma riskiydi. Ancak dizinin son yazısını bu karanlık tabloyla bitirmek istemiyorum. Çünkü barış başarılı olursa ortaya çıkacak psikolojik dönüşüm, başarısızlığın bedelinden daha güçlü bir değişim yaratabilir.

Psikoloji literatüründe “travma sonrası büyüme” olarak adlandırılan bir kavram var. Bu kavram, büyük acıların ardından bireylerin ve toplumların sadece eski hallerine dönmekle kalmayıp daha olgun, daha esnek ve daha güçlü bir yapıya kavuşabildiğini ifade ediyor. Bu büyüme otomatik değildir. Doğru koşulları gerektirir. Ama mümkündür.

Türk tarafı için başarılı bir barış süreci, güvenlik ve kimlik ilişkisinin gevşemesi ve iç düşman anlatılarının gerilemesi demektir. Sevr sendromu bütünüyle ortadan kalkmayabilir ama alarm mekanizması daha az hassas hale gelir. Bölünme korkusu yerini daha özgüvenli bir bütünlük anlayışına bırakabilir.

Kürt tarafı için başarılı bir barış, melankolik kimlikten daha esnek ve daha özerk bir kimlik alanına geçiş imkânıdır. Mağduriyet anlatısı kimliğin merkezi olmaktan çıkar ve kimlik daha geniş bir zeminde yeniden tanımlanabilir. Yasın tutulması, adaletin bir ölçüde sağlanması ve statü belirsizliğinin azalması bu dönüşümü mümkün kılar.

Genç kuşaklar için “barış da mümkünmüş” cümlesi psikolojik bir çapa olur. Bu çapa onların siyasete, topluma ve ülkeye bakışını temelden değiştirir. Umutsuzluk yerine etki edebilirlik duygusu yerleşir.

Devlet ve örgüt için başarılı bir barış, güvenlik bürokrasisinin ve silahlı yapının demokratik rolünün yeniden tanımlanmasıdır. Kırk yıllık çatışma deneyimiyle şekillenmiş kurumsal kültür, yeni bir misyon etrafında yeniden örgütlenebilir.

Siyaset için ise kutuplaşmanın yavaşlaması ve yeni bir toplumsal diyalog zemininin doğması anlamına gelir. “Ya bizden ya onlardan” ikileminin yumuşaması, farklı seslerin aynı masada oturabilmesi mümkün hale gelir.

Barış başarıya ulaşırsa toplumun zihninde şu cümle yerleşir: “Bu ülke değişebiliyor.” Bu cümlenin varlığı bile geleceği değiştirmeye yeter.

Birleşik Riskin Toplam Bedeli

Artık dizinin son halkasında durduğumuz yeri tarif edebilirim. Bu yazı, önceki altı yazıda işaretlediğim mayınların patlaması ihtimalini ele aldı.

Bu kırılma gelecekteki tüm barış girişimlerine güvensizlik olarak ortaya çıkar. Kimliklerin sertleşmesi, devlet ve toplum ilişkisinde erozyon, örgüt içi ve devlet içi radikalleşme, genç kuşaklarda uzun süreli karamsarlık ve toplumsal melankolinin kalıcılaşması bu kırılmanın farklı görünümleridir.

Bu nedenle süreç yalnızca başarı ihtimali üzerinden değil, başarısızlığın ağır toplumsal bedeli üzerinden de değerlendirilmelidir. Barışın maliyeti yüksektir ama başarısızlığın maliyeti çok daha yüksektir.

Son Söz: Mayınları Temizlemek

Bu yazı dizisi bir kehanet değil, bir uyarı haritası. Mayınların yerini bilmek onlara teslim olmak değil, onları temizlemenin ilk adımıdır.

Yedi yazı boyunca altı mayını işaretledim: Lider merkezliliğin kırılganlığı, seçilmiş travmaların zamanı çöktürmesi, tutulmamış yasların intikam duygusunu beslemesi, örgütlerin ve kurumların bilinçdışı direnci, stratejik vizyon ve mutabakat eksikliği, başarının gölgesinde şiddetin meşrulaşması riski. Bu son yazıda ise bu mayınların tamamının patlaması halinde ortaya çıkacak toplam bedeli konuştum.

Bu mayınların her biri tek başına sürecin çökmesine yol açabilir. Ama asıl tehlike bunların birleşik etkisidir. Bir mayın patladığında diğerlerini tetikleyebilir. Lider merkezli bir süreçte ani bir söylem değişikliği seçilmiş travmaları aktive edebilir. Aktive olan travmalar tutulmamış yasları gündeme getirebilir. Yasın bastırılması örgütsel direnci güçlendirebilir. Ve bütün bunlar kurumsal vizyonsuzlukla birleşince süreç kendi ağırlığı altında çökebilir.

Bugün Türkiye’nin önünde çok kırılgan ama çok kıymetli bir imkân var. Bu imkânın kıymeti sadece başarı ihtimalinden değil, başarısızlığın geleceğimizi nasıl karartacağından geliyor.

Barışın garantisi yoktur. Ama barışın bedeli ile başarısızlığın bedeli arasındaki farkı görmek sadece siyasetin değil, toplumun da sorumluluğudur.

Burada anlattığım şey tam olarak bu: Barış yalnız bir tercih değil, başarısızlığın ağır geleceğini bilerek alınması gereken bir tarihsel karardır.

Visited 66 times, 1 visit(s) today

Close