Siyaset

Liberalizmin Alacakaranlığında Egemenin Geri Dönüşü

21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel siyaset sahnesinde liberal demokrasi anlayışı yerini derin bir krize, daha doğrusu çöküşe bırakmış görünmektedir. Küresel siyasi eğilimler, kendini iyice hissettirir bir şekilde artık dağınık, prosedürel ve yavaş karar alan mekanizmaların değil, güçlü, merkezi ve karar alıcı iradelerin çağına işaret etmektedir. Bu yeni dönem, siyaset bilimi literatüründe konuşmak icap ederse post neoliberal veya post liberal çağ olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Bu çağın alametifarikası, demokrasinin biçimsel kurallarından ziyade, devletin bekasını ve toplumun nizamını önceleyen egemen gücün geri dönüşüdür. Bir başka ifade ile yeni dönem cumhuriyetçiliğinin yükselişidir!

Tam bu kırılma noktasında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Ortadoğu için “ulus-devlet modelinin artık işlevsel olmadığı” ve “hayırsever monarşilerin” en iyi yönetim biçimi olduğu yönündeki beyanları, basit bir diplomatik analizden öte, Batı’nın bölgeye dair stratejik makas değişikliğinin ilanıdır. Eğer Batı diye bir şey kaldıysa… Ancak bu makas değişikliği, kimilerinin sandığı gibi romantik bir Osmanlı’ya dönüş çağrısı değil, yeni düzlemde coğrafyanın tekrar ve merkeziyetçi bir şekilde yönetilebilme iradesini göstermesine yönelik bir girişimdir. Bu girişim(lerin) Türkiye için hem bir fırsat hem de varoluşsal bir tuzak barındırdığı da ortada.

Bugün ABD Büyükelçisi’nin açıklamaları ekseninde yürütülen tartışmalara bakıldığında, tarihsel perspektiften yoksun temel bir yanılgının tekrarlandığını görüyoruz. Özellikle Türkiye’deki liberal çevreler ve bunlarla irtibatlı milliyetçi mukaddesatçı muhafazakar entelijansiyanın görmezden geldiği veya fark edemediği bir hakikat de, hiçbir siyasi organizasyonun doğal olmadığı hususudur.

Eğer ulus devletler toplumlara giydirilen birer deli gömleği ise, o zaman impatorluklar da, krallıklar da ve hatta beylikler de bu şekilde dönemin topluluklarına giydirilmiş birer deli gömleğidir. Bunların her biri, belirli bir dönemde belirli tarihsel ve yapısal ihtiyaçlara binaen insan eliyle üretilmiş, birer yapay organizasyonlardır. Hiçbir siyasi düzen, nehirlerin akışı veya mevsimlerin döngüsü gibi kendiliğinden ve doğal bir süreç içerisinde oluşmamıştır. Bir başka ifade ile dile getirecek olursak, tamamen kurgusal ve inşa edilen gerçekliklerdir. Bunları doğal olana yaklaştıran ise ideal alandaki (bir anlamda felsefe) tasavvurlarıdır yalnızca.

Hal böyleyken, günümüz modern düzleminde ve yapısal gerçekliğinde imparatorluk düşü kurmak, rasyonel bir siyasi duruş olmaktan uzaktır. Bu eğilimler, daha ziyade mevcut ulus devlet modelinin yaşadığı krizler karşısında nostaljik diyebileceğimiz birer kaçış rampasını andırmaktadır. Neoliberalizmin de parçalı ve yerelci yapısı, imparatorlukların çok kültürlü, gevşek hiyerarşili yapısı ile teorik bir uyum içerisinde olduğundan, kimi çevreler imparatorlukçu fikirleri yeniden gündeme getirmişlerdi, ama o kadar. Bu yollu girişimler, 21. yüzyılı hala 20. yüzyıl paradigması ile okuma çabasından öteye de gitmemektedir.

Ancak bugün neoliberalizm sonrası bir dönemdeyiz. Mevcut küresel konjonktür ve siyasi eğilimler parçalı bir bütünlüğü değil, aksine güçlü, merkeziyetçi ve üniter yapıları zorunlu kılmakta. Dolayısıyla nehirlerin tersine akmasını beklemek beyhude bir çaba olduğu kadar, günümüzün katı gerçekliğinde imparatorlukçu veya beylikçi hayaller kurmak da o derece geçersizdir. Krallık kavramının kullanımı ise yukarıda da belirttiğimiz üzere cumhuriyetçi eğilimlerle paralel olmak üzere, merkeziyetçi yapıları imler bir metaforik kullanımdır.

İthal Demokrasilerin İflası ve Sosyolojik Yetersizlikler

Büyükelçi Barrack’ın “Ortadoğu’da demokrasi görmüyorum” tespiti , aslında Batı’nın yıllardır bölgeye dayattığı demokrasi ihracı projesinin başarısızlığının itirafıdır. Bu aynı zamanda sömürgecilik programının da her şeyiyle sonlandırılması anlamına gelir. Bilhassa Arap Baharı sonrası ortaya çıkan acı tablo göstermiştir ki, toplumsal niteliğin, ekonomik altyapının ve insan kalitesinin yeterli olmadığı bir zeminde, batı tipi diyebileceğimiz demokratik şablonlar ve liberal değerler, o toplumları özgürleştirmediği gibi, mevcut devlet kapasitelerini de çökertmiş, toplumsal yapı ve kurumları işlevsiz kılmıştır. Şurası bir gerçek ki, sömürgecilik sonrası dönemde, Batı tipi kurumların, sosyolojik altyapısı olmayan topraklara ithal edilmesi, sadece kaos ve yönetim krizleri doğurmuştur. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. 19. yüzyıl yüksek emperyalizm çağında rakipsiz bir uygarlık olarak Batı’nın kendisini dayatması karşısında varoluş savaşı veren çevre unsurların modernleşme çabasını ve bu yolla Batı uygarlığına dahil olma kaygılarını, dekolonizasyon döneminde merkezin çevreye dayattığı demokrasi ihracı ile karıştırmamak icap etmekte. Kaldı ki bu sıkça yapılan bir hatadır ve ekseriyeti İslamcı diyebileceğimiz kadroların üçüncü sınıf oryantalizm tezlerine dayanmaktadır. Bugün ise pek bir geçerliliği kalmamıştır.

Post neoliberal okumaya göre, demokrasiyi bir yazılım şeklinde düşünecek olursak, Ortadoğu toplumlarının donanımı (kabile bağları, mezhep sadakatleri, feodal yapılar, aşiretler) bu yazılımı çalıştırmaya uygun değildir. Bu uyumsuzluğun üstesinden nasıl gelinecek o zaman? Barrack’ın “Sykes-Picot sınırları anlamsızlaştı”  söylemi, bu sosyolojik yetersizliğin, ulus devlet formunu parçaladığının kabulüdür. ABD artık bölgede prosedürel demokrasi değil, istikrar ve güvenlik sağlayacak güçlü otoriteler aramaktadır. Bu da her ne kadar Belgrad’ın bombalanması ile ulus devlet formundan vazgeçilmişse de üniter devletlerden vazgeçilmediğinin göstergesidir ve bu anlamda geriletilen devlet iradeleri üniter bir şekilde yeniden sahne almaktadır. Ancak buradaki temel ayrım, ABD, Arap coğrafyası için bu donanımsal yetersizliği kalıcı bir kader olarak görüp parçalı & federatif yapıları önermiyor oluşudur. Osmanlı millet sistemi göndermeleri tarihi örneklendirmelerdir, aksine merkezileşmenin gerekliliği vurgulanmaktadır. Dahası Türkiye, kendi devlet geleneği ve toplumsal dokusunun bu yetersizlik tespitinin dışında olduğu da bir gerçektir. Türkiye’nin devlet aklı, tarihi tecrübesi, bu kaotik coğrafyada ayakta kalmanın yolunun parçalanmak olmadığını, tam aksine merkezileşmek, yani kelimenin bir diğer ifadesiyle üniterleşmek olduğunu çok iyi biliyor. Eğer bu bilgi ve tecrübesini yeni dönemde Cumhuriyetçi bir şekilde taçlandırabilirse de ne ala.

Neoliberal düzen sonrası toplumda modern düzleme yeniden çağrılan krallar, çelişkili gibi görünse de küresel cumhuriyetçi eğilimlerle çatışmamaktadır. Bu, aynı zamanda jeopolitik bir gerçekliktir de ve tarihsel gerçeklerle de örtüşmektedir. Tarihsel olarak da krallar, parçalı bir bütün olan imparatorlukların, feodal derebeyliklerinin, halkı sömüren aşiret reislerinin, devlet içerisinde devlet olan kilisenin ve benzeri yapıların halk üzerindeki tahakkümünü kırmak için merkezi otoriteyi kullanmış ve güçlendirmişlerdir. Elbette asıl amaçları üniter yapılarla da paralellik arz eden bağımsızlık düşüncesidir. Kral, tebaası ile arasındaki sömürücü katmanları birbir temizleyip, onları doğrudan devlete (ve adalete) bağlayan güçtür.

Bugünün dünyasında bu ara katmanlar içerisinde seçilmemiş bürokrasi, uluslararası finans kurumları, küresel STK’lar ve hantal yargı mekanizmaları da vardır. ABD’de Trump’ın derin devleti tasfiye etme vaadi veya üniter yürütme teorisi, aslında modern bir kral yetkisi arayışıdır. Unutmamak gerekir ki kralların yeniden çağrılması, modern egemene işaret etmekte ve küresel siyasetteki cumhuriyetçi eğilimlerle paralellik arz eden metoforik bir kullanımdır. Adrian Vermeule gibi post liberal hukukçuların savunduğu gibi, devletin ortak iyiyi sağlaması için liberal fren & denge mekanizmalarından kurtulması ve yürütmenin enerjik olması gerekmektedir.

Burada tekrar dile getirilen kral metaforu, bir hanedanlık restorasyonu değil; devletin karar alma mekanizmasının, kriz anlarında tıkanmadan işleyebilmesini sağlayan buz gibi merkeziyetçi, otoriter ve adil bir yönetim aygıtı talebidir. Bu bağlamda kral (ve güçlü liderlik), devletin kalıcı aklını temsil eden rasyonel bir otoritedir. Dolayısıyla bu yollu dile getirilen çoğu şey, liberaller ve onların çanakçılığını yapmakla mükellef sol popülistlerin ağızlarına sakız ettikleri bir uydurmacadan ibarettir.

Ortadoğu ve bilhassa Arap coğrafyası için çok toplumlu sistem vurgusu, akıllara Osmanlı millet sistemini getirse de, mevcut düzlemde imparatorluk düşleri kurma lüksümüz olmadığı da bir gerçektir. Burada kastedilen, merkezi otoritenin zayıfladığı, yerel otonomilerin güçlendiği, gevşek yapıların bölgenin gelişmesini ve siyasal birliğinin önünde engel teşkil ettiğidir. Bu sayede tek bir güç ile muhatap olunması ve yerel unsurların bu güce entegrasyonu (hakimiyet anlamında değil de ilişki ve etki ağı üzerinden), aslında Türkiye’nin üniter ve cumhuriyetçi yapısına yönelik vurgudur. Her ne kadar aksi anlaşılmış olsa da…

Peki bu hali yeterli midir? sorusuna verilecek cevap, şu haliyle hayır olacaktır. Tarihi tecrübelerden de istifade etmek gerekirse, Osmanlı’nın parçalı yönlerini reddedip, merkeziyetçi ve güçlü yönü cumhuriyetçi ve üniterci bir anlayışla modernize edilebilir. Türkiye küresel eğilimleri okuyarak sistemini revize etmek istediği de bir gerçektir. Bunu başkanlık sistemi tartışmalarından da yakından izlemekteyiz. Ancak bu revizyon, yumuşama yönünde değil, sertleşme ve kenetlenme yönünde olmalıdır.

Başkanlık Sisteminde Meclisin Stratejik Restorasyonu

Türkiye’nin küresel kaosa ve toplumsal yetersizliğe başkanlık sistemi üzerinden verdiği cevap yeterli olmakla birlikte mevcut düzlemde bölgesel taleplere ne derece karşılık geldiği ve ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışma konusudur. Bu minvalde mevcut başkanlık sisteminin Gazi Meclis’i merkeze alan ve milli iradeyi mutlak egemen kılan bir anlayışla günümüze uygun bir şekilde radikal bir revizyona tabi tutulması gündeme getirilmelidir. Böylece hem cumhuriyet hem üniter yapı milli iradeyi ve onun biricik egemenliğini kutsayacak bir şekilde yeniden iadeyi itibarı sağlanmış olur hem de güncel siyasi reflekslere uyumlu bir yapısal inşa da gerçekleşmiş olur. Önerilen bu revizyon ile Meclisi pasif bir onay makamı olmaktan çıkarılıp, başkanlık yapısıyla senkronize bir şekilde millet idaresinin biricik faali haline getirilmesi amaçlanmalıdır. Böylece hem cumhuriyet ideali hem de üniter devlet yapısı, milli iradenin biricikliği üzerinden yenide iadeyi itibarına kavuşmuş olur. Ayrıca yine bu yolda yapılacak restorasyon ile yürütme, yasama ve yargıdan tam manasıyla bağımsızlaşabilirken, devlet aklı da bürokratik prosedürlere boğulmadan hareket ve manevra kapasitesini arttırabilecektir. Egemenliğin bölünmezliği ilkesi garanti altına alınarak yürütmenin bağımsızlaştırılması, yasama ve yargı üzerinde tahakküm kurmasına izin verilmeden, çatışmasız bir şekilde her kuvvetin birlik içerisinde milletin iradesine ve egemenliğine teslim edecek bir şekilde düzenlenmesi mühim bir konudur.

Bu sistem, Carl Schmitt’in “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” tanımı ile karıştırmamak icap etmekte. Çünkü Schmitt, modern düzleme diktatörü taşıma gayreti ile hareket etmiştir ve başarısız olmuştur. Bugün ise dolaşıma sokulan ve yapısal dönüşümün merkeziyetçi yapısına karşılık gelen kral metaforu aslında cumhuriyetçi eğilimlerle en uygun yapıyı keşif çabasıdır. Ve bunun bizde karşılığı Türk devlet geleneğindeki Hakanlık modelidir ve o da meşruiyetini kurultay üzerinden alır. Buradaki liderlik metaforu, yürütmenin güçlendirilmesi olduğu kadar, halktan aldığı yetki ile yani kurultay diyebileceğimiz meclisin yeniden düzenlenmesi meselesi cumhuriyetçi değerleri koruyan, rasyonel ve kudretli bir devlet figürüne tekabül eder. Hakan ve Kurultay ilişkisi bir başka yazının konusu olmakla birlikte meşruiyetini cumhuriyet sayesinde halktan alan egemenlik modeli olarak kral/hakan modeli Türk devlet modeli üzerinden işlenmesi, başkanlık sisteminin bu yolla revizyonu gündemimizi oluşturmalıdır. Bu modeldeki liderlik tasavvuru ve liderlik metaforu, cumhuriyetin temel kazanımlarını muhafaza eden ve devletin rasyonel karar alma mekanizmalarını temsil eden bir otorite figürünü simgelemektedir. Bu otoriter bir kaymadan ziyade, milli egemenliğin icrai bir kuvvetle tahkim edilmesi ve günümüzle uyumlu bir şekilde karar alma süreçlerini sağlıklı bir şekilde hızlandırma teşebbüsüdür.

Tarihsel Zorunluluklar ve Gelecek Vizyonu

Küresel siyasetin neoliberal sonrası döneminde, demokrasinin özgürlükçü ve çoğulcu liberal yorumu geri çekilmekte, yerini realist, güvenlikçi, merkeziyetçi bir devlet ve egemenlik anlayışına bırakmaktadır. İthal şablonları konuşma devri kapandı. Güçlü, merkezi ve milletçi otoritelerin kendi cevherlerini keşfetmelerine tanık olmaktayız. Liberal ve bu çevreler ile irtibatlı entelijansiyanın anlamadığı şey ise, dünya neoliberal rüyadan uyanmıştır. Artık geçer akçe, yumuşak ve bölünmüş güçler veya prosedürel diyebileceğimiz dayatmacı bir demokrasi anlayışı değil, devlet kapasitesinin milleti merkeze alacak bir şekilde arttırılması ve egemenlik ilkesindeki kararlılığıdır.

Ancak Türkiye, bu güçlü otorite çağrısına, ABD’nin kendisine biçtiği şekliyle bölgesel ve gevşek bir abi ve buna dayalı hamilik rolüyle değil, kendi kurucu kodlarındaki cumhuriyetçi ve hakanlık tecrübesiyle harmanlayacak bir şekilde başkanlık sistemini revize etmelidir. Bu modelde, kral metaforu güçlü liderliği imlemektedir ve bir nostalji olmaktan öte, modern çağın içerisine girdiği kaotik düzlemi yürütmeyi güçlendirerek aşma çabasına karşışlık gelmektedir. Aynı zamanda vekalet savaşlarına, ekonomik krizlere ve sosyal çürümeye karşı geliştirilmiş bir savunma doktrinidir de. Meclisin de yeniden bu modeli tahkim edecek şekilde düzenlenmesi, sadece bir anayasa değişikliği değil, Türkiye’nin küresel fırtınada yolunu kaybetmeden güvenli bir şekilde limana varmasını sağlayacak merkeziyetçi ve adil bir otoritesini tesis etmesinin en gerçekçi ve güvenilir yoludur.

Visited 87 times, 1 visit(s) today

Close