Cumhuriyet, modern dünyanın en önemli siyasal yapılarından biri olarak hayatımıza girdi. Onu bu anlamda yalnızca bir yönetim biçimi olarak tanımlamak eksik olur; cumhuriyet aynı zamanda ortak yaşamın etik, hukuki ve siyasal bir tasarımıdır. Yurttaşların ortak yaşam ideali üzerine kurdukları ve yaşattıkları bir formdur. Yurttaşların eşitlik temelinde özgürlüklerini paylaşmaları, ortak iyiyi gözetmeleri ve birbirlerine karşı sorumluluk duymalarıdır.
Post modern dönem içinde cumhuriyetin bu kurucu değerleri yani ortak iyilik, kamusal katılım, aktif yurttaşlık gibi dinamikleri bugünlerde ciddi bir sınavdan geçmektedir. Neoliberal demokrasinin bireyi yalnızlaştıran ve sanal performans nesnesine dönüştüren dinamikleri, dijital kapitalizm çağının herkesin mahremiyetini pornografik biçimde ortaya seren gözetim ve teşhir mekanizmaları, hayatta kalma endişesinden ibaret ekonomik güvencesizlik, toplumu bölünmüş topluluklara dönüştüren kültürel ve kimliksel kutuplaşma, yurttaşlık bağlarının çözülmesi ve otoriter rejimlerin aktif yurttaş üzerindeki baskısı, cumhuriyetin hem etik hem de kurumsal zeminini ciddi anlamda aşındırmaktadır.
Byung-Chul Han, çağdaş toplumun ruhunu çözümlemeye çalışan bir yazar olarak, bu krizi berrak biçimde teşhis etmiştir. Onun Yorgunluk Toplumu, Şeffaflık Toplumu ve Psikopolitika gibi eserleri, modern öznenin görünürde özgürleşirken nasıl yeni tahakküm biçimlerine boyun eğdiğini gösterir. Birey özgürleşirken kendini sömüren bir performans nesnesine dönüşmüş, kamusal alandan çekilerek dijital yalnızlığın pornografisine kendini hapsetmiş, ortak yaşam ve kamusal iyiden feragat ederek varlık ve hayata dair anlam değer dünyasını yitirmiş, haz odaklı, bencil ve sonsuz bir tüketimden başka bir tutunacağı şey kalmamıştır. Han’ın teşhisleri, bu anlamda hem bir kriz hem de bir imkan olarak okunabilir. Cumhuriyet felsefesinin dolaylı bir çöküşüne işaret eden tespitleri bizlere aynı zamanda cumhuriyet felsefesini yaşatmak için hangi değerleri, hangi toplumsal alışkanlıkları ve hangi yurttaşlık erdemlerini yeniden inşa etmemiz gerektiğine dair güçlü ipuçları sunar.
Han’ın belki de en çarpıcı tespiti, geç modern öznenin yorgunluğudur. Foucault’nun aydınlanma, sanayileşme ve moderniteye dair süreçte önümüze koyduğu “disiplin toplumu” kavramında özne dışsal baskılarla yönetilirken, Han’a göre artık günümüzde özne kendi kendini sömürmektedir. Disiplin toplumunun “yapmamalısın” buyruğunun yerini performans toplumunun “yapabilirsin” buyruğu almıştır. Görünürde olumlu olan bu emir, özneyi daha özgür kılmak yerine kendi üzerine baskı kurmaya zorlar. İnsan sürekli daha çok haz alarak tüketmek, dijital medyada daha görünür olmak, kendini daha sergilenir hale getirmek zorundadır. Bu baskı bireyi yorgun, tükenmiş ve kamusal meselelerden uzak hale getirir. Üstelik bütün bunları dışarda bir ötekinin sömürgeci zoruyla değil; kendi arzuları ve tatmini üzerinden ilerlemek ve gelişmek için ötekisiz biçimde içerden bir öz sömürü olarak yapmaktadır. Yorgun özne, depresyon ve anksiyetenin kol gezdiği, ama aynı zamanda politik ilgisizliğin ve kamusal geri çekilmenin arttığı bir figürdür. Cumhuriyetin yaşaması için aktif, katılımcı ve dayanışmacı yurttaşlara ihtiyaç vardır; ancak yorgun özne bu rolü üstlenmekte giderek zorlanmaktadır.
Hannah Arendt’in düşünceleri bu noktada Han’ın teşhisleriyle anlamlı biçimde kesişir. Arendt, cumhuriyeti her şeyden önce bir “eylem alanı” olarak tanımlar. Cumhuriyet, Arendt’e göre, vita activa’ya dayanan bu “eylem”in, yani insanların bir araya gelerek birlikte düşünme, karar verme ve dünya kurma kapasitesinin siyasal ifadesidir. Eylem alanı yorgun öznenin kamusal failliğini kaybetmesiyle beraber bugünlerde giderek çölleşmektedir. Otoriter rejimlerin yükselen baskısı pasifleşen vatandaşların üzerine çökerek bu ortamı giderek dramatikleştirir. Yorgun özne, kendi içine kapanmış, performans ve bireysel hayatta kalma baskısı altında ezilmiş bir varlık olarak bu eylem alanına katılamaz hale gelir. Türkiye’de de yurttaşların önemli bir kısmı, ekonomik kaygılar, toplumsal kutuplaşma ve dijital mecraların yüzeyselliği nedeniyle eylem alanından geri çekilmektedir. Kamusal alan çökerken, cumhuriyet de nefessiz kalır.
Han’ın ikinci önemli teşhisi, şeffaflık ideolojisidir. Dijital çağda şeffaflık mutlak bir değer haline gelmiştir. Her şeyin görünür olması, bireylerin sürekli teşhir altında yaşaması, özgürlüğün ve güvenin garantisi gibi sunulur. Oysa Han bu mutlak şeffaflığın özgürlüğü çoğaltmadığını, tersine mahremiyeti, derinliği ve eleştirel mesafeyi ortadan kaldırdığını belirtir.
Burada Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı devreye girer. Habermas, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde, modern toplumlarda kamusal alanı bireylerin bir araya gelip akıl yürütme yoluyla ortak meseleleri tartıştıkları bir alan olarak tanımlar. Bu alan, demokratik meşruiyetin kaynağıdır. Ancak günümüzde bu ideal, Han’ın işaret ettiği gibi sosyal medyanın manipülatif dinamikleri ve şeffaflık baskısı altında aşınmaktadır. Türkiye’de siyasal tartışmalar çoğu kez sosyal medyanın hızlı ve yüzeysel akışına sıkışmakta, rasyonel müzakere yerine kutuplaşmış kimliklerin performansına indirgenmektedir. Habermas’ın normatif olarak tahayyül ettiği “iletişimsel akıl”, Han’ın analiz ettiği “şeffaflık ve teşhir ekonomisi” içinde giderek yok olmaktadır.
Han’ın üçüncü teşhisi, psikopolitikadır. Neoliberal sistem bireylere özgür olduklarını hissettirirken, onların kendi özgürlükleri aracılığıyla sisteme bağlanmasını sağlar. İnsan, kişisel gelişimine yatırım yaptığını sanırken aslında piyasanın daha verimli bir aracı haline gelir. Bu noktada Philip Pettit’in cumhuriyetçi özgürlük anlayışı yol göstericidir. Pettit, özgürlüğü yalnızca müdahalenin yokluğu değil, “keyfi tahakkümden bağımsızlık” olarak tanımlar. Bir kişi başkasının keyfi iradesine tabi olduğunda özgür değildir. Han’ın psikopolitika çözümlemesi, neoliberal çağda tam da bu keyfi tahakkümün görünmezleştiğini, bireyin kendi rızasıyla sisteme boyun eğdiğini ortaya koyar. Türkiye’de açıkça görünen bu durum, yurttaşların özgürlüğü çoğu kez tüketim tercihlerine ya da sosyal medya görünürlüğüne indirgenir; ama gerçekte piyasanın ve algoritmaların tahakkümü altındadır. Cumhuriyetin yaşaması, Pettit’in işaret ettiği bu keyfi tahakküm biçimlerinin teşhir edilmesini ve sınırlandırılmasını gerektirir.
Bu noktada Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda sunduğu analiz tamamlayıcıdır. Debord’a göre modern kapitalizm, toplumsal ilişkileri doğrudan yaşantılardan çok imajlar aracılığıyla kurar; gösteri, gerçek yaşamın yerine geçen temsillerin egemenliğidir. Han’ın şeffaflık toplumu eleştirisi, Debord’un gösteri kavramının bir anlamda dijital çağda aldığı yeni biçimdir. Sosyal medya, insanların hayatlarını imajlar halinde paketleyip dolaşıma soktukları dev bir pazar haline gelmiştir. Yurttaşlar kamusal tartışmaya katılan özneler olmaktan çok, görünürlük için rekabet eden imaj üreticilerine dönüşmektedir. Twitter’da dönen siyasi tartışmalarsa rasyonel bir kamusal müzakereden ziyade sanal cemaat kutuplarının linç savaşlarını andırmaktadır.
Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon’da ortaya koyduğu kavramlar bu tabloyu daha da derinleştirir. Baudrillard’a göre artık temsil gerçekliğin yerini almakta, imgeler hakikatin yerine geçmektedir. Bu “hipergerçeklik” çağında insanlar hakikati değil, onun yerine geçen simülakrları tüketirler. Cumhuriyet, hakikatin ortak ve eşit şekilde paylaşılmasına dayanır. Fakat hipergerçeklik çağında yurttaş, gerçek tartışmalara değil, onların yerine geçen simülasyonlara maruz kalır. Türkiye’de siyasal tartışmaların parti çevrelerine hapsolmuş trollerin “algı yönetimi” kavramıyla özetlenmesi, Baudrillard’ın simülakr teorisini doğrular niteliktedir.
Bütün bu süreçler “yurttaşlık erozyonu” ve “hayatta kalma zorbalığı” kavramlarıyla birleştiğinde daha da yakıcı hale gelir. Yurttaşlar ortak sorunların çözümü adına dayanışma yerine verimsiz ve ölçüsüz bir rekabete, ortak iyilik yerine bireysel kurtuluşa yönelmekte böylelikle kamusal alan boşalmaktadır. Cumhuriyetin etik temelini oluşturan yurttaşlık, bu koşullarda aşınmakta, yerine yalnızca performans sergileyen ve hayatta kalmaya çalışan yorgun özneler kalmaktadır.
Üstelik bu erozyon, otoriter rejimlerin bilinçli politikalarıyla hızlandırılır. Otoriter rejimler, kamusal alanı daraltarak yurttaşları pasifleştirmeyi hedefler. Medyanın tek sesliliğe indirgenmesi, sivil toplumun baskı altına alınması, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, cumhuriyetin damarlarını tıkar. Yurttaş, yalnızca Han’ın yorgun öznesi değil, aynı zamanda “pasifleştirilmiş nesne”ye dönüşür.
Habermas’ın kamusal alan ideali de bu koşullarda çöker; Pettit’in “keyfi tahakkümden özgürlük” anlayışı tamamen yara alır; Arendt’in eylem alanı ortadan kalkar. Cumhuriyet, nefes alamaz hale gelir.
Türkiye’de başkanlık sistemi deneyimi otoriterleşme, dijitalleşme, konformizm ve küreselleşme dinamikleri ile beraber bütün bu teorik çerçevelerin kesişiminde okunabilir. Bir yandan Arendt’in eylem alanı olarak tarif ettiği kamusal sahnede yurttaşların dayanışması çökmüş, diğer yandan Habermas’ın idealindeki rasyonel müzakere zemini yerini performans, teşhircilik, şeffaflık ve gösteri alanına bırakmıştır. Sosyal medya, Debord’un gösterisiyle Baudrillard’ın simülakrını aynı anda üretmiş; gerçek deneyimlerle imgeler iç içe geçmiştir. Bu da cumhuriyetin geleceğinin kırılganlığını ve aynı zamanda yurttaşların çaresizliğini de gözler önüne sermektedir.
Sonuç olarak, bütün bu süreçlerle beraber aslında cumhuriyetin bugünkü krizleri berrak biçimde görünür hale gelmiştir. Yorgun özne, yurttaşlık erozyonu, hayatta kalma zorbalığı, şeffaflık baskısı, gösteri toplumu, simülakrların hipergerçekliği ve otoriter rejimlerin pasifleştirici mekanizmaları… Bunların tümü, cumhuriyetin yaşaması için gereken ortak iyi, aktif ve özgür yurttaşlık, kamusal alanın paylaşımı bilincini aşındırmaktadır. Vatandaşlar nezdinde ortak bir rıza olarak kendini gösteren cumhuriyete dair politik bilinç artık varlığı sembollerden ibaret bir silüet şeklinde tezahür etmektedir. Elbette bu teşhisler her ne kadar bir kriz anlatıysa da aynı zamanda politik birer imkâna da işaret eder: Negatif yetilerin değerini yeniden keşfetmek, hakikati simülakrların gölgesinden kurtarmak, dayanışmayı bencilliğin yerine koymak ve özgürlüğü yalnızca bireysel tercih değil, ortak iyiliğin temeli olarak yeniden kurmak.
Cumhuriyet, yalnızca tarihsel bir miras değil, her kuşakta yeniden inşa edilmesi gereken bir projedir. Türkiye’de bu inşa süreci, yorgun öznenin pasifliğini aşarak, yurttaşlık erozyonunu durdurarak, gösteri toplumunun yüzeyselliğini ve simülakrların yanılsamasını geride bırakarak ve otoriter rejimin pasifleştirici mekanizmalarına ve demokrasinin tiyatral bir keyfiliğe indirgenmesine direnerek mümkün olabilir. Cumhuriyet ancak “başka türlü” yaşamayı göze alan, dijital çağın kuşatmasını aşarak ortak iyiliği yeniden kuran yurttaşların omuzlarında varlığını sürdürebilir gibi görünüyor ama bu zorlu şartlarda şahsi iradeyi aşan böylesi kuşatılmışlık altında bu nasıl mümkün olabilir bilmiyoruz.
Henüz yaşadığımız bu zor sürece dair çözüm adına teorik olarak nelerin gerekli olduğunu az çok bilsek de bu gerekliliklerin tam anlamıyla nasıl pratikleşeceğini pek bilmiyoruz; Nihat Genç ölmeden önce son sözlerinde “cumhuriyeti yaşatın” demişti ama nasıl?
Kaynakça
- Arendt, H. (2012). İnsanlık Durumu (Çev. Bahadır Sina Şener). İletişim Yayınları.
- Baudrillard, J. (2016). Simülakrlar ve Simülasyon (Çev. Oğuz Adanır). Doğu-Batı Yayınları.
- Debord, G. (2012). Gösteri Toplumu (Çev. Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent). Ayrıntı Yayınları.
- Habermas, J. (2004). Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü (Çev. Tanıl Bora & Mithat Sancar). İletişim Yayınları.
- Han, B. C. (2017). Yorgunluk Toplumu (Çev. Sedat Özer). Açılım Kitap.
- Han, B. C. (2017). Şeffaflık Toplumu (Çev. Haluk Barışcan). Metis Yayınları.
- Han, B. C. (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri (Çev. Haluk Barışcan). Metis Yayınları.
- Pettit, P. (2014). Cumhuriyetçilik: Özgürlük ve Yönetim Üzerine Bir Teori (Çev. Bilge Tanrıseven). Dost Kitabevi Yayınları.






