9:40 am Psikoloji, Sosyoloji

Sanayide Bir Punkçı ya da Hayal Etmenin Sınırları Üzerine

Uzunca süredir aklımda kişisel gelişim sayfalarının favori paylaşımlarından olan “Hayallerinle arandaki tek şey sensin.” mottosuyla ilgili bir şeyler karalamak vardı. Athena’dan Gökhan Özoğuz’un rol aldığı “Kendi Yolumda” isimli filmi izleyince yazının başına oturmak için gerekli motivasyonu buldum. İzlememiş olanlar için kısaca filmden bahsedeyim: Gökhan ve kardeşi Hakan, Adana’ya konsere giderken arabalarının arızalanması sonucu sanayiye uğramak zorunda kalırlar. Arabalarını tamir eden ustanın Ömer Ali isimli oğlu, Athena ikizlerini görünce heyecanlanır ve onlara telefonundan kendi kaydettiği şarkıları dinletir. Gökhan her zamanki pozitifliği ile Ömer Ali’yi takdir eder, onu daha fazlasını yapması için motive etmeye çalışır. Ömer Ali, o sırada işten kaytardığı için kendisine fırça atan babasını işaret ederek müziğin kendisi için sadece bir hayal olduğunu ima eder. Ve o can alıcı soruyu sorar: “Sizin böyle bir babanız olsaydı, böyle imkanlarla, burada doğmuş olsaydınız yine Athena olabilir miydiniz?” Gökhan bunun üzerine hayal görmeye başlar. Hayalinde Ömer Ali’nin yerinde kendisi vardır. Tıpkı onun gibi, Adana Oto Sanayi’de, müziği “zımbırdatmak” olarak gören sert mizaçlı bir ustanın oğludur. Ama Gökhan, Ömer Ali’den farklı olarak Ska, Punk, Rock gibi müzik türleri dinlemektedir. Gökhan, yine Ömer Ali’den farklı olarak babasının veya çevresinin baskılarına boyun eğmeyecek, yoksulluğu dert etmeyecek, bir rockstar olma yolunda, daha doğrusu kendi deyimiyle “Anadolu saykodelik anarko punk” yıldızı olma yolunda tüm şartları zorlayacaktır. Bu kararlılık, onu İncirlik Üssü’nde görev yapan Amerikalılara demosunu ulaştırmaktan sesine eko vermesi için umumi tuvalette şarkı söylemeye kadar birçok eyleme itecektir. Çünkü onun “kendi yolunda” ilerlemesini sağlayan, müziğe duyduğu eşsiz bir aşkı vardır.

Elbette filmi, daha doğrusu Athena Gökhan’ın filmde zihninde yarattığı bu karşı olgusal akıl yürütmeyi eleştirme amacı gütmüyorum. Engelliler ve hayvanlarla ilgili farkındalık yaratmayı amaçlayan sıcak ve eğlenceli bir aile filminden belgesel gerçekçiliği bekleyen de yoktur sanırım. Bununla beraber Gökhan’ın gerçekte Ömer Ali’nin yerinde olsa Ska dinlemeyeceği, sevdiği kızı Cemal Süreya dizeleri ile tavlamaya çalışmayacağı, daha da önemlisi hayallerinin peşinden koşmayı çok daha erken bırakacağı kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, büyük oranda, kişisel gelişim hesaplarının yukarıda zikredilen paylaşımlarının veya filmde ima edilenin aksine Ömer Ali’nin hayallerine yeterince inanmamasından ziyade toplumsal etkenlerle açıklanabilir.

İmkanlar ve Eşitsizlikler

Bu konuyu sosyolojinin teorik derinliklerinde boğulmadan şöyle açabiliriz. Tarih sahnesinde yer almış hiçbir toplum homojen değildir. Birbirimizden meslek, statü, cinsiyet, etnik köken, gelir, aldığımız eğitim, din, mezhep ve mensubu olduğumuz aile gibi hususlarda farklılaşıyoruz. Bu farklılıklar neticesinde toplumsal hiyerarşideki yerimiz; yerimize göre ise çeşitli toplumsal hizmet ve zenginliklerden ne kadar faydalanacağımız belirlenir. Örneğin New York’ta iki yıldızlı bir otelde temizlikçi olarak çalışan Meksikalı bir kadınla, Teksaslı bir petrol kralının oğlunun pastadan aldıkları pay arasında büyük bir uçurum vardır. Petrol kralının oğlu sadece paraya değil, Meksikalı kadına kıyasla çok daha fazla güce ve prestije sahiptir. Yine o, Meksikalı kadının ulaşamayacağı bir “network”ün nimetlerinden faydalanır. Hatta zengin bir ailede büyüyen birçok çocuk gibi özgüvenli yetiştirilmiştir. Meksikalı kadınsa yapacağı işlerin gereği olarak uyumlu, çatışmadan kaçınan bir şekilde yetiştirilmiş veya zaman içinde şartlar nedeniyle böyle bir insana dönüşmek zorunda kalmıştır. Kuşkusuz tüm bu eşitsizlikler, ikisinin rüyalarını gerçekleştirme ihtimallerini derinden etkileyecektir. Orhan Pamuk’un Manzaradan Parçalar’da anlattıklarını hatırlayalım. Neredeyse çocuk yaşta sanatçı olmayı kafaya koymuş, romanlarının gerekli takdiri görmesi için yıllarca sabretmiş Pamuk’un kararlılığına duyduğumuz hayranlık, Pamuk’un dedesinin fabrikatör, babasının Paul Valéry şiirleri çeviren Johannes Brahms aşığı bir adam olduğunu öğrendiğimizde yerini “tamam canım, şunları baştan söylesene” hissine bırakmamış mıdır?

Elbette zor şartları alt edip hayallerini gerçek kılanlar da var. Örneğin Rusya’da yoksul bir ailede doğup annesini erken yaşta kaybeden, ömrünün ilk yıllarını alkolik ve kendisine şiddet uygulamaktan çekinmeyen bir baba ile geçiren Pitirim Sorokin’in önce Rusya’da akademisyen olmayı başarması, sonra rejimle ters düşünce Amerika’ya göç edip Harvard Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünü kurmasıve dünyanın sayılı sosyal bilimcilerinin arasına girmesi filmlerdeki başarı hikayelerinden aşağı kalmaz. Ya da çoğumuzun pandemi döneminde tanıdığı, Türkiye’de doğup Almanya’da yoksul bir ailede büyümesine rağmen çokça üne, çoktan da fazla servete kavuşan Uğur Şahin’i hatırlayalım. Aslında avantajlarını yitirmekten çekinen küçük bir azınlık dışında hemen hepimiz bu tür başarı hikayelerinden zevk alıyoruz. Bir göçmen işçi çocuğunun önemli bir aşı geliştirmesini, bir zamanlar yaşadığı yoksulluk nedeniyle intihar etmeyi düşünüp şimdi dünyanın en çok kazanan yazarı haline gelen kadının hikayesini ilgiyle okuyoruz. Belki de içten içe, bu hikayelerin adaletsizliklerin hüküm sürdüğü dünyadan alınan bir intikam olduğuna inanıyoruz. Yine benzer bir refleksle, spektrumun diğer ucunda yer alan Hindistan’daki “kast sistemi”ni yadırgıyoruz. Aleyhte çıkan yasalara rağmen toplumsal hayatta varlığını sürdüren bu sistemle ilgili anlatılanları, “dokunulmazlar” olarak bilinen en aşağı kasta mensup milyonlarca insanın bugün dahi yaşadığı ayrımcılığı, tecavüzleri, şiddet ve ölümü dehşetle, tiksintiyle dinliyoruz.

Evet, Hindistan örneğini genellemektense onu modern dünyada olmaması gereken bir anomali olarak görmek mümkün. Nitekim modern toplumların, yarattığı gelir uçurumuna rağmen tarım toplumlarına kıyasla bir bireyin sosyo-ekonomik hiyerarşide yukarı tırmanması için daha fazla olanak barındırdığı da bir vakıadır. Ancak tüm bunlar bize olması gerekenden iyimser bir tablo çizmemeli. İstatistiklerin de işaret ettiği gibi sosyal mobilitenin önündeki engeller, dünyanın en eşitlikçi, en meritokratik toplumlarında bile capcanlı bir sorun olarak varlığını sürdürmekte, doğdukları ev, insanların hayallerini gerçekleştirme ihtimalini önemli ölçüde belirlemektedir. 

Bu hususta ilginç birkaç örnek verelim. New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden uzmanların yürüttüğü araştırma, Chicago’nun birbirine yakın iki semtinde yaşayan insanlar arasındaki dev uçuruma dikkat çeker. Sosyo-ekonomik statüsü yüksek, çoğunlukla beyaz Amerikalıların yaşadığı Streeterville’de ortalama yaşam süresi 90 yıl iken, buraya sadece 9 mil uzaklıkta bulunan ve çoğunlukla yoksul siyahların yaşadığı Englewood’da ortalama yaşam süresi 60 yıldır. Üstelik tahmin edileceği gibi, iki semtin sakinleri sadece yaşam süresi anlamında değil, yaşam kalitesi ve refah açısından da son derece farklı bir tecrübeye sahiptirler. Doğduğu yerin insanın ömründen 30 yıl kısaltması kuşkusuz toplumsal eşitsizliğin önemine dikkat çeken çarpıcı bir veridir. Dünyanın en iyi işleyen demokrasilerinden ve en müreffeh ülkelerinden olan Birleşik Krallık’tan da birkaç örnek verelim. OECD verilerine göre Birleşik Krallık’ta yaşayan yoksul bir gencin yukarı yönde mobilite yaşayıp gelir açısından ülke ortalamasını tutturabilmesi için 5 nesil, başka bir ifade ile yaklaşık 150 yıl geçmesi gerekmektedir. Üstelik bu durum bir umursamazlığın sonucu değildir. Birleşik Krallık Eski Başbakanı Tony Blair, sosyal mobiliteyi sağlamanın önceliği olduğunu belirttiğinden beri birçok Başbakan bu konuda köklü değişikliklere gidecekleri konusunda söz verdiler. Ancak gelinen nokta, pek mesafe katedilmediğini gösteriyor. İstatistikler, sadece seçkin ailelerin çocuklarının eğitim alabildikleri özel okulların mezunlarının, İngiliz toplumuna yön veren birçok önemli meslek dalında orantısız şekilde temsil edildiğini ortaya koymaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak seçkin ailelerin çocukları siyasetten hukuka, diplomasiden medyaya hemen her sektörde esas söz sahibidir. Örneğin kıdemli hakimlerin %65’i özel okullardan mezundur. Oysa nüfusun sadece %7’si bu okullarda eğitim alabilmektedir. Yani ideal bir dünyada kıdemli hakimlerin %65’inin değil %7’sinin bu okullardan mezun olması gerekirdi. Bu konuda yapılan araştırmalar Blair gibi İngiliz siyasetçilerin sorunu neden kolayca çözemediği hakkında ipucu vermektedir. Özellikle sosyal mobilitenin tarihini konu edinen araştırmalar İngiltere’de bu sorunun çok eski bir mazisi olduğunu, Endüstri Devrimi’nin dahi toplumdaki güç dengelerini düşünüldüğü kadar değiştirmediğini ortaya koyuyor. Öyle ki, 1670 ile 2012 arasındaki dönemi inceleyen araştırmacılar elitlerin avantajlarını yitirip ortalama yurttaşa eşit hale gelmesinin yaklaşık 300 yıl sürdüğünü iddia ediyorlar. Yine İngiltere’de yapılan kapsamlı bir araştırma, aklımıza gelen aksi yöndeki örneklere rağmen, işçi sınıfı ailelere mensup kişilerin sanatçı olma ihtimalinin çok daha düşük olduğunu, üstelik bu tür aile geçmişlerine sahip sanatçıların oranının son 50 yılda yarı yarıya azaldığını ortaya koymaktadır. Öyle ki, bugün İngiltere’de sanatla uğraşanların sadece %7,9’u işçi sınıfı ailelerden gelmektedir. Hasılı, Gökhan belki Ömer Ali’nin yerinde olsa yine hayallerini gerçekleştirebilirdi. Ancak bunu Kadıköy gibi bir yerde, sanata destek veren bir ailede, hele bir de aile çocuğunun hayallerini destekleyecek maddi olanaklara sahipse başarma ihtimali çok daha fazla olacaktır.

Hayal de mi kurmayalım?

Burada çizilen resmin okuru karamsarlığa sürüklemek gibi bir gayesi yok elbette. Ancak hayallerin gerçekleşmemesinin büyük oranda sistemin dinamikleri ve toplumun gerçekleri ile ilgili olduğunu, çoğu zaman bireyin potansiyeline ve gayretine yapılan vurgunun bu gerçekleri görmezden geldiğini hatırlatmak gerek. Yani hayallerimizle aramızda bizden daha büyük engeller var. Bazı toplumlarda, örneğin İskandinav ülkelerinde bu engeller görece daha küçük; Mısır, Fas, Hindistan, Güney Afrika, Bangladeş gibi ülkelerde ise daha büyük. Bu toplumsal dinamiklerin yok sayılması, sistemin mağdurlarının tembel veya risk almaktan korkan kişiler olarak sunulmasına neden olacak, “başarısızlıklar” bireylere yüklenecek, böylece eşitsizliklerin varlığını sürdürmesine katkı sunulacaktır. Hatta uzun vadede bu sorunun, toplumsal huzuru etkileyen bir hal alması da olasıdır. Örneğin Nobel Ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, The Price of Inequality adlı eserinde eşitsizliğin artması ve mobilitenin kısıtlanması durumunda bireylerin ümitsizliğe düşüp popülist söylemlerin peşine takılabileceği, böylece demokrasinin tehdit altına girebileceği uyarısında bulunurken böyle bir riske işaret eder. Kim bilir, belki, modern dünyanın bizi içine ittiği ruhsal sıkıntı ve çalkantıların yaygınlaşması veya daha görünür hale gelmesi ile odağımızı bireye çevirip ister istemez bu tür toplumsal dinamikleri göremez oluyoruz, belki de toplumsal dinamiklerin karşısındaki çaresizliğimizi sessizce, hatta kendimize dahi itiraf etmeden kabullenip konforu onları inkarda buluyoruz.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 928 times, 1 visit(s) today

Close