Kültür-SanatPsikoloji

Ailenle Vakit Geçiriyor musun? Nasihatin “Baba”sı

“The Godfather” filminin ilk sahnelerinden birinde Don Vito Corleone ofisindedir. Vaftiz oğlu Johnny Fontane içeri girer. Ünlü bir şarkıcıdır ama kariyeri inişe geçmiştir ve o anda çaresiz bir adamdır. Johnny, Don Vito’nun karşısında ağlamaya başlar.

Don Vito’nun tepkisi anidir; ayağa kalkar ve Johnny’nin suratına bir tokat patlatır.

“Erkek gibi davran!” der. Sonra sesiyle, jestleriyle Johnny’yi toparlar. Ve ardından o ikonik cümleyi söyler:

“Do you spend time with your family? Good. Because a man who doesn’t spend time with his family can never be a real man.”

“Ailenle vakit geçiriyor musun? Güzel. Çünkü ailesiyle vakit geçirmeyen bir adam, asla gerçek bir adam olamaz.”

Bu sahne yalnızca bir nasihat sahnesi değildir. Erkekliğin kültürel kodunun özeti gibidir. Don Vito burada aslında iki mesaj verir: Birincisi, “ağlama, zayıf olma, erkek ol.” İkincisi, “ailenle vakit geçir, bu senin görevin.”

İki mesaj yan yana durur ama aralarında gizli bir zıtlık vardır. Duygularını gösteremeyen bir adam ailesine gerçekten nasıl vakit ayırabilir? Ya da şöyle soralım: Duygularını göstermeyen bir adamın ailesine vakit ayırması işe yarar mı? Bedenen orada olmak yeterli mi, duygusal olarak da orada olmak gerekmiyor mu?

Bu sahneyi düşündükçe, bir psikiyatrist olarak muayenehanede dinlediğim onlarca hikâyeyi hatırlarım. “Çok iyi baba ama çok uzak koca” diyen kadınlar, “Babam hep evdeydi ama sanki hiç tanımadım” diyen erkekler, “Oğluma iyi bir baba olmak istiyorum ama kendi babam gibi olmaktan korkuyorum” diyen genç babalar.

Don Vito’nun cümlesi bir nasihat olarak belki güzel görünüyor. Ama bu nasihatin içindeki çelişkiyi de görmek gerekiyor: Erkekliğin bir gereği “duygularını bastırmak” ise, aileyle geçirilen vakit nasıl gerçek bir yakınlık yaratabilir?

Baba Sesi: Sevginin Yerine Geçen Otorite

Erkek çocuklar için “baba sesi” hem korkunun hem güvenin sesidir. Baba konuştuğunda herkes sessizleşir. Onun sözü yasadır, itiraz edilmez. Bu ses çocukların belleğine kazınır ve yetişkinlikte içlerinde yankılanmaya devam eder.

Bizim kültürümüzde bu ses genellikle şefkatin yerine geçen bir disiplin sesidir. “Ağlama, adam ol.” “Duygusallık zayıflıktır.” “Erkek ağlamaz.” Bu kalıplar, baba sevgisinin nasihate dönüşmüş biçimleridir.

Klinik gözlemlerimde erkekler baba figürlerini anlatırken ilginç bir örüntü görüyorum. “İyi babaydı” diyorlar ama somutlaştıramıyorlar. “Bize her şeyi verdi” diyorlar ama “size ne verdi” diye sorduğumda cevap genelde maddiyatla ilgili oluyor: Ev, eğitim, geçim. Duygusal bir ifade nadiren geliyor.

“Peki babanla duygusal olarak yakın mıydın?” diye sorduğumda çoğu erkek duraksıyor. “Yakın mı? Yani… o öyleydi işte. Çok konuşmazdı. Ama iyi babaydı.” Duygusal yakınlık tanımlanamıyor çünkü deneyimlenmemiş…

Don Vito’nun cümlesinde de sevgi emir kipiyle dile geliyor. Bir tavsiye değil, bir emir ve bu emir bir erkeklik şartıdır. “Bunu yapmazsan gerçek erkek olamazsın.”

Psikolojik olarak bakıldığında bu, baba otoritesinin içselleştirilmesi sürecidir. Çocuk babasının sesini içine alır ve o ses, yetişkinlikte “süperego” haline gelir. Ama bu ses genellikle eleştirel, yargılayıcı ve duygusal olarak mesafeli bir sestir. Çünkü baba böyleydi.

Dededen Oğula: Üç Kuşak Baba

Her nesil “ben babam gibi olmayacağım” der. Ve her nesil benzer bir babalık sergiler, sadece biçimi değişir.

Dede kuşağı: Hiç evde olmayan, sadece otorite figürü olan bir adamdır. Akşam eve geldiğinde çocuklar suskunlaşır. Öfkelendiğinde herkes kaçışır. Sevgisini göstermez çünkü göstermeyi bilmez. O nesil için baba olmak, evi geçindirmek demektir. Geri kalanı kadının işidir.

Baba kuşağı: Biraz daha evdedir ama yine uzaktır. Akşam yemeğinde masadadır ama gazetenin arkasındadır. Sonra televizyon karşısındadır. Sessizdir, yorulmuştur, streslidir. Çocuklarla konuşmaz ama onlara bağırır. “Sessiz ol”, “dersine çalış”, “televizyonu kapat”. Nasihat verir ama hikâye anlatmaz. Kurallar koyar ama oyun oynamaz.

Bugünün babası: Çocuklarıyla oynar. Parka götürür, maça götürür, sinemaya götürür. Fiziksel olarak çok daha fazla vakit ayırır. “Ben babam gibi değilim” der. “Ben çocuklarımla arkadaşım” der. Ama gerçekten de çok farklı mıdır?

Oyun oynar ama bir taraftan da telefona bakar. Parkta çocuklarının yanındadır, ancak dikkati WhatsApp’taki mesajlardadır. Sofrada oturur ama dikkati bölünmüştür. “Güzel”, “aferin”, “tamam” der ama gerçekten dinlemez. Sorar ama cevabı beklemeden başka şey sorar. Çocuk bir şey anlatır, baba yarım kulakla dinler ve “çok güzel canım” der geçer.

Bugünün babasında değişen şey, bir ölçüde fiziksel mevcudiyettir. Dede hiç yoktu, baba biraz vardı, bugünkü baba çok var. Ama içten bir mevcudiyet yine eksiktir. Çünkü bu tutum örüntüsü nesilden nesile aktarılır. Baba çocuğuyla nasıl bağlantı kuracağını bilmiyorsa sadece vakit geçirmek pek de işe yaramaz. Bağlantı için otantik bir mevcudiyet gerekir, yani sadece bedenen değil, dikkatle, duygusal açıklıkla, gerçek ilgiyle orada olmak lazımdır. Otantik mevcudiyet sadece sergilenen bir performanstan ibaret değildir.

Modern babalık önerileri hep “nitelikli zaman”dan bahseder. Nicelikten çok niteliğin önemli olduğu vurgulanır, ama pratikte işler pek öyle olmaz. İki saat birlikte geçirilir ama bu iki saat içinde çocukla gerçek bir bağlantının olduğu dakikalar azdır. Instagram’a “oğlumla parkta” fotoğrafı atılır ama o parkta çocuğun ne hissettiği pek bilinmez. Çocuk babasının gerçekten yanında olduğunu mu yoksa babasının sadece gözetleyici, eşlikçi olarak orada bulunduğunu mu hissetti?

Erkekliğin Duvarları

Türk kültüründe birçok erkek “babasını aşmak” ister ama onu içinde taşır. Babasının yaptıklarını eleştirir: “Hiç evde olmazdı”, “hiç konuşmazdı”, “hep sert davranırdı” der, ama kendisi baba olduğunda, fark etmeden benzer bir örüntü sergiler.

Güçlü otokontrol, duygularını bastırmak, ailesi için çalışmak, dışarıda güçlü içeride suskun olmak sanki babalığın temel ilkeleridir. Erkek belki babasından daha yumuşaktır, daha hoşgörülüdür, ama duygusal erişilmezlik babasındakinden çok farklı değildir.

Vito Corleone arketipi bu erkekliğin sembolüdür: Sevdiklerini korur ama sevgisini gösteremez. Aile için her şeyi yapar ama kendini açmaz. Güçlüdür, saygındır, koruyucudur ama uzaktır.

Bu sadece mafya babasında görülen bir model değildir, bizim oturma odalarımızda da benzer bir model vardır. Modern erkekler de bu kalıbı sürdürür. Artık mafya yoktur ama duygusal omertà, sessizlik yemini hâlâ vardır. Erkek duygularını konuşamaz çünkü bu zaaf sayılır. Korkularını, üzüntülerini, hayal kırıklıklarını bastırır. Çünkü “erkek bunları göstermez.”

Bu bastırma yalnızca aileye değil, erkeğin kendisine de zarar verir. Kronik stres, öfke kontrol sorunları, psikosomatik hastalıklar bastırılan duyguların başka şekilde geri dönüşüdür. Duygularını sözlerle ifade edemeyen erkek, onları bedeninde ifade eder. Hipertansiyon, kalp hastalıkları, ülser. Ruh dile gelemediğinde beden konuşur.

Bu da psikolojik açıdan bir tür yalancı benlik yaratır. Erkek gerçek benliğini saklar, sadece sosyal beklentilere uygun bir rol sergiler. Çocuklar babanın “iyi baba” performansını görür ama babanın gerçekte nasıl biri olduğunu pek bilmez.

Döngü böyle devam eder. Çocuklar da yetişkinlikte benzer bir duygusal mesafeye sahip olur. Yakınlık kurmayı modelleyen bir figür olmadığı için, onlar da aynı uzaklığı sergilerler.

Baba Olmak İsteyen Ama Modeli Olmayan Erkek

Klinik görüşmelerde genç babaların çaresizliğini görünce çok düşünürüm. “Oğluma iyi baba olmak istiyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum. Kendi babam gibi olmak istemiyorum ama başka nasıl olunur?”

Bu soru çok önemlidir, çünkü bir farkındalığın uyandığını gösterir. Ama aynı zamanda çaresizliği de açığa çıkarır. Erkek kendi babasını model almak istemez ama başka modeli de yoktur. Etrafına baktığında gördüğü tüm babalar benzerdir. Dedesi böyleydi, amcası böyleydi, komşusu böyledir. İçinde iki ses sürekli çatışır: “Babam gibi olmayacağım” diyen ses ile babasının modelini taşıyan ses. Öfke anlarında kendini fark eder; babasının sert tonuyla konuştuğunu görür. Ağzından tanıdık cümleler çıkar: “Sus işte!”, “Yeter artık!”, “Ben mi büyüğüm sen mi?” Bunlar aslında babasının cümleleridir. Sonra pişman olur. Çocuğuna sarılır, özür diler. “Böyle yapmayacaktım, affet beni.” Ama bir dahaki sefer yine aynı şey olur. Çünkü stres altında, yorgun olduğunda, kontrolü kaybettiğinde, içindeki o kadim ses, babasının sesi çıkar ortaya.

Bazı erkekler bu döngüyü kırmak için çaba gösterir. Kitap okurlar, YouTube kanalları izlerler, “etkili ebeveynlik” seminerleri alırlar. Ama pratikte başarı kolay gelmez. Çünkü sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun deneyim eksikliğidir. Zihinsel bir harita, bedensel ve duygusal bir hafızanın yerini tutmaz. İnsan hiç deneyimlemediği bir şeyi yapmakta zorlanır.

Bir genç baba anlatmıştı:

“Oğlum dün bana ‘baba sen beni seviyor musun’ diye sordu. ‘Tabii ki seviyorum’ dedim. Ama o ‘nasıl seviyorsun’ diye sordu. Dondum kaldım. Babamla aramızda böyle konuşmalar olmazdı. Ama oğlum bana böyle sorular soruyor. Ne cevap vereceğimi bilmiyorum.”

Bu sahne, nesiller arası değişimin hem umudunu hem zorluğunu gösterir. Çocuk soruyor, bu önemli ve olumlu bir gelişmedir. Demek ki onun nesli farklı olacaktır. Ama baba cevap veremiyor çünkü kendi deneyim repertuarında bu yoktur.

Baba Nasihatinin Kadına Etkisi: “İyi Baba Ama Uzak Koca”

Erkeğin kendi içindeki baba sesiyle mücadelesini konuştuk ama bu mücadelenin bedelini yalnızca baba–çocuk ilişkisi değil, evlilik ilişkisi de ödüyor.

Erkek her akşam eve gelir. Çocuklarla oynar. Masada oturur. Ama kendini açmaz. Eşine gününün nasıl geçtiğini sormaz ya da sorar ama cevabı gerçekten dinlemez. Kadınlar bunu şöyle tarif eder: “Evde ama evde değil. Bedeniyle orada ama ruhuyla başka yerde.”

Erkek kendi durumunu bir başarı olarak görür. “Her akşam eve geliyorum, çocuklarımla vakit geçiriyorum, tatile götürüyorum. Ne eksik?” Ama kadın farklı bir eksiklik hisseder: Duygusal yakınlık eksikliği, gerçek sohbet eksikliği, kendini açma, savunmasız olma eksikliği…

Kadın eşinden duygusal yakınlık istediğinde erkek bunu maddi ihtiyaç olarak anlar: “Senin neyin eksik ki? Her şeyi veriyorum. Ev var, araba var, tatil yapıyoruz” der, ama kadının istediği şey bu değildir. Kadın erkeğin içini görmek ister. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neden korktuğunu bilmek ister. Erkek ise bunları paylaşamaz çünkü kendisi de tam olarak bilmez. Bunları hiç sorgulamamıştır, kendi iç dünyasına pek de bakmamıştır.

Bu tablo bize ilişkinin bugününü gösterir, ama hikâye aslında buradan başlamaz; çoğu zaman bu uzaklığın ilk taslağı, eş seçilirken çiziliyor. Şimdi filmi biraz geri saralım: Bu ilişki en başta nasıl kurulmuştu?

Kadınların Eş Seçimi: Tekrar Eden Döngü

Burada derin bir paradoks vardır: Kadınlar bazen babalarına benzeyen erkeklerle evlenir. Uzak babanın kızı, uzak kocayı bulur. Neden?

Psikolojik olarak bakıldığında, bilinçdışı bir tekrar söz konusudur. “Bu sefer onu değiştirebilirim” düşüncesi gizliden gizliye çalışır. Kadın babasından alamadığı şefkati eşinden almaya çalışır. Halbuki seçtiği erkek, babasının bir benzeridir. Çünkü bu model tanıdıktır. Çünkü bildiği tek erkeklik modeli budur.

Bağlanma kuramı bunu açıklamakta işe yarayabilir: Kaygılı bağlanan kadın, kaçınan erkekle çift olur. Kadın yakınlık arar, erkek mesafe koyar. Kadın daha fazla yaklaşır, erkek daha fazla uzaklaşır. Dans böyle sürer gider.

Bir kadın anlatmıştı: “Babam da böyleydi. Hep uzaktı, hiç konuşmazdık. Ama ben hep onun sevgisini kazanmaya çalışırdım. İyi not alınca gösterir, beğenisini beklerdim. Şimdi fark ediyorum, eşimle de aynı şeyi yapıyorum. Onun onayını bekliyorum, sevgisini kazanmaya çalışıyorum. Ama o da babam gibi; beklediğimi vermiyor.”

Bu farkındalık işlevsel hale gelebilir. Bu farkındalık sayesinde kadın kendi döngüsünü görebilir. Sorunu yalnızca erkekte aramaz, kendi seçimini de sorgular: “Neden böyle birini seçtim?” sorusunu sormaya başlayınca kendini de tanımaya daha çok yaklaşır.

Tam Baba: Nasihatin Ötesinde Varlık ve Bağlantı

Don Vito’nun cümlesi hem haklı hem eksiktir.

Evet, ailesiyle vakit geçirmeyen adam eksiktir. Baba olmak, çocuğun yaşamında fiziksel olarak bulunmayı gerektirir; çocuklar babayı oyunlarında, sorunlarında, sevinçlerinde görmek ister, ama sadece fiziksel olarak evde olmak yetmez. Duygularına hiç vakit ayırmayan, kendi iç dünyasına yaklaşamayan adam da eksiktir. Çünkü çocukların sadece “orada olan” bir babaya değil, kim olduğunu bildikleri bir babaya ihtiyacı vardır: Ne hisseder, nelerden korkar, nelere sevinir?

Tam babalık, çocuğa kendini bir ölçüde olduğun gibi göstermeyi gerektirir; baba yeri geldikçe kendi hatalarını, kırılganlığını ve çaresizliğini de saklamadan paylaşabilmelidir.

Baba olmak sadece geleneksel erkek rolünü sürdürmek değil, insan olmaya devam edebilmektir. Erkeklik maskesini çocuklarının önünde de takılı tutmak değil, ara ara çıkarabilmektir.

Klinik görüşmelerde bazen erkekler bu noktaya gelir. Bir baba şöyle demişti:

“Oğlum dün bana ‘Baba sen neyi seversin?’ diye sordu. O an fark ettim: Ben oğluma kendimi hiç tanıtmamışım. O beni sadece baba olarak tanıyor ama ‘ben’ olarak tanımıyor.”

Aslında değişim için bu iyi bir sarsılmadır. Bu sarsılmayla birlikte şu sorular anlam kazanır:

“Ben nasıl bir baba olmak istiyorum? Çocuklarımın beni nasıl hatırlamasını istiyorum?”

Tam babalık büyük jestler gerektirmez. Bazen tek gereken, akşam eve geldiğinde telefonu bir kenara bırakıp “Bugün zor bir gündü, çok yoruldum” diyebilmektir. Ya da çocuğuna “Ben de senin yaşındayken bazen korkardım” diyebilmektir.

Çocuklar, babalarının maskesinin biraz aralandığını gördüklerinde kendilerini daha çok güvende hissederler; çünkü kendi maskelerini de çıkarmak için izin almış olurlar. Bu yüzden “Ailenle vakit geçiriyor musun?” sorusu hâlâ geçerlidir, ama artık tek başına yeterli değildir. Yanına bir soru daha eklemek gerekir:

“Onlarla vakit geçirirken gerçekten kendin misin?”

Sevgi, zamandan çok varlıkla iletilir. Yakınlık, sadece fiziksel değil, duygusal bir yakınlıkla kurulur. Bağ, nasihatle değil, kendini açmakla oluşur. İyi baba, sürekli konuşan değil, gerektiğinde dinleyendir. Hep güçlü görünen değil, yeri geldiğinde savunmasız olabilendir. Sessizliğiyle değil, duyulabilirliğiyle anlam kazanandır.

Bizim toplumumuzda da bu soruları yeniden düşünmek gerekiyor:

“İyi baba” çocuklara sadece maddi imkân sağlayan kişi midir, yoksa aynı zamanda duygusal güvenlik sunan kişi midir? Onlara erkeklik kurallarını ezberleten mi, yoksa insan olmanın karmaşıklığını gösteren mi?

Belki tam baba, nasihat etmekten çok hikâyesini paylaşan babadır.

“Şunu yap” diyen değil, “Ben böyle hissettim” diyendir. “Erkek ağlamaz” diyen değil, “Ben de ağladım” diyendir.

Don Vito bir konuda haklıydı: Ailesiyle vakit geçirmeyen adam eksiktir.

Ama o cümleyi tamamlamak gerekiyor:

Ailesiyle vakit geçirirken kendisi olamayan adam da eksiktir.

Visited 262 times, 1 visit(s) today

Close