1:00 pm Edebiyat, Konuk Yazarlar

Bir 12 Eylül Serencamı

Bir 11 Eylül sabahı; İstanbul’un çeperlerinde, Ankara’nın varoşlarında, Yozgat’ın periferisinde bir gecekondu; bacası yamuk, kiremitleri kırık, kapı pencereleri birbiriyle uyumsuz. Duvarlara kirli beyaz üstüne kırmızı siyah sloganlar döşenmiş. İlk savaşı birbirinin üzerini çizerek, biz kazandık havası var sokakta…

Sanki acemi bir hattat levhası, çirkin bir dükkân tabelası, dışarıda hava sisli puslu. Şafak tuzaklara, ölüme gebe. Memleket cehennem misali kaynıyor, ateş bacayı aşmış, alevler volkan misali gökyüzünü ve anaları dağlıyor. Babalar çaresiz iki ateş arasında, görünmez bir el, bilinmez bir tetik. İdeolojiye kurban arıyor birileri; akrabayı, kardeşi, allı morlu kelebeği ve bülbülü vurduruyor!

Ertesi gün gazetelerde sürmanşetler; memleket için birileri ölmeli! Her şey bizim için ve bize göre olmalı! Hedefe birilerini daha koymalı, diyor ve karanlık mahfillerde beyaz şaraplarını kardeş kanıyla tokuştururken; memleket içindi, barış içindi diyor efendileri ve kahkahadan şişmiş pıtraklı dilleri.

11 Eylül sabahı; evler kavgalara teşne; 12 Eylül’ün ayak sesleri. Yollar, barikatlara; mahalleler kurtarılmış bölgelere gebe. Okullar, namlulara sahne o sabah…

Ölüm, hiç bu kadar kalleş olmamıştı 11 Eylüllerde; bu kadar çukur, bu kadar alçak.

Altı çocuklu o evlerden birinde, bütün savaşları barışa dönüştüren efsunlu bir ses yükseliyor: “Kalkın yavrularım! Beyim haydi! İş, okul vakti, kahvaltı hazır!”

Ahmet yatağından bağırıyor: “Anne, ne var kahvaltıda?” Mahcup bir cevap anneden: “Çökelek ekmek!”

Ahmet: “Aman anne! Bugün boykot var zaten, ben okula gitmiyorum.”

Mustafa: “Komünistler bizi okula sokmuyor anne!”

Salim istihzaî bir sesle: “Faşizme ölüm!” diye fısıldıyor.

Evlerde bile kurtarılmış odalar, yataklar ve dahası, karşılıklı raflarda dahi savaşan kitaplar…

Ve bir 11 Eylül sabahı ve yine bir 11 Eylülleri 12 Eylüllere bağlayan gecelerde, yine aynı evde aniden ışıklar yanıyor. İki sokak ötesinden çatışma sesleri yankılanıyor evin camlarında. Anne, yatakları kontrol ediyor. Mustafa da Ahmet de evde yok. Allah’ım, Allah’ım! İnşallah korktuğum başıma gelmez diye anne içinden geçiriyor. Baba, inşallah diyor sitemle, biraz da kızarak.

Ve korkulan oluyor, zifirî karanlığın tam ortasından, şimşek misali çakan mermi, Mustafa’nın göğsünde patlıyor. Mustafa, bir anlığına hayale dalar gibi oluyor, aslında pusuları kim kurar, biliyor. Biliyor namlunun arkasındaki kalleşliği ve bir yerlerden tanıyor sanki; aynı kaba kaşık salladıkları, gece, yokluklarda yavan ekmeği bölüştükleri, ceplerini boşaltıp üleştikleri çocukluk arkadaşları, kan kardeşleriydi sanki onlar.

Mustafa acı kurşunla beraber bir an “tüm bu olan biten, neden” diyor. Vurdunuz beni; yârim ve yarenim, yavuklum ve ideallerim kaldı diyor sessizce… Vatanım, bayrağım, memleketim derken; ideolojilerin sara nöbetlerinde kaldık da nasıl kıydık birbirimize, diye iç geçiriyor. Bastırdığı yaradan kan sızıyor, parmakları arasından hatıralar akıp gidiyor. Diz üstü çöküp, dudaklarında bir aşk türküsü mırıldanıyor: “Eylül’de, okul yolunda!”

Saçları taralı, takım elbiseli ve yanında ilk göz ağrısı liseli… O günler namluların sesi, sahiplerine eş. Uzaktan da olsa tanıyor çakaralmazın sahibini. Feleğe bak diyor. Bu, sevdiğim kızın kardeşi komünist Apo! Bacımı sana yar etmem derdin Apo, işte erdin muradına… Kinine, ideolojimi kılıf yaptın da vurdun beni, vurdun da biçare koydun tüm sevdalarımı, alacağın olsun!

Sadece sağ- sol değil sanki mesele diyor; araya küçük hesaplarını sıkıştıranları görmelisiniz ahali! Varsın öyle olsun; ölen şehit, kalan gazi ya, bize ne gam…

Tüm cenazeler matem havasında değil; düğün havasında olsun. Ve hatta önde davul çalsın, ağlamasın kimse; sonra özüne dönüp mırıldanıyor: “Vatan için, bayrak için, memleket için desinler kâfi; ben ziyadesiyle bahtiyarım. Şehit nidaları gökyüzünden erler üstüne yağsın. Bayraksız olmaz, o da tabutuma süs, şanıma nişan olsun. Duvarlara asılsın resmimiz, önünde gıptayla bakanlar dursun; bu da bizim, kimdi bunlar, diyenlere kafa kağıdımız olsun.”

Ve alnında soğuk terler, dudaklarında kan kırmızı nehirler, sevdaya bandırılmış tarifsiz acılar…

Memleket sevdasına çakıldı gözleri ve köşe başlarında zafer sarhoşluğuyla kaçarken gölgeler: “Geberdi faşist!” diyen naralar kulaklarında…

Mustafa’da birden mekân ve zaman kayıyor. Sarı yeşil gelincik tarlaları üstüne üstüne geliyor. Kardeşlik diyor, memleket diyor, eşhedü diyor. Kulaklarında sevdiceğinin “Mustafa’m! Yağızım!” nağmeleri yankılanıyor ve Mustafa ve o deli yürek, asıl o zaman ölüyor…

Memlekette çığ gibi büyüyen kaos, korkunç bir kasırgaya, vahşi bir tsunamiye dönüyor. Yine bir 11 Eylül ‘de kahpe bir deprem Türkiye’yi sallıyor…

Sabahın ilk ışıklarına kadar mermiler havada çarpışıyor. Herkeste korku dağları sarmış, çocuklar yer yataklarına alınmış. Belden aşağı iki büklüm, herkes siperde, analar babalar güvercin tedirginliğiyle pencere önlerinde kadere teslim, beklemekte.

Selalar, marşlar inletiyor yeri göğü: “İntikam! İntikam!” yeminleri oluk oluk akıyor, şehrin sokaklarına, camilerin avlularına. Pimi çekilmiş bombaları tutmuş, o körpecik bedenler, kalem tutacak eller isyanlarda. Kara kara bulutlar çökmüş şehrin üstüne, ay sönmüş, güneş tutulmuş. Mizan kurulmuş; camiler hep bir ağızdan hüseynî makamında ve ateş düştüğü yeri yakıyor…

Ananın yüreği kor; babaysa ateşi içinde söndürüyor. Ateşi kendisi yakarcasına mahzun ve mağrur. Taziyeler ve ziyaretler; adeta bir hayaletler kafilesi gibi geçiyor önlerinden.

Aslında baba hiçbirini ne görüyor ne de duyuyor. Aklında deli sorular: “Gece Ahmet evde miydi?” “Hayır! Hayır! Evde yoktu” dedi, kendi kendine. “Yoksa, yoksa bu solak oğlan Ahmet, Mustafa’mın katilleriyle beraber miydi?” “Hayır! Hayır! Allah korusun; kardeş kardeşin katili olamaz!” “Ahmet kardeş katileriyle iş tutamaz”, dedi. Bir çırpıda bütün duaları okudu içinden. Birden, huzuru mahşer teslimiyetiyle: “Bana Ahmet’imi, solak oğlanımı bulun.” dedi. Ülkücümü verdim, bari devrimcim, solağım yaşasın dedi; ikisi de canım, ikisi de kanım…

Yoldaşlık mı, kardeşlik mi daha yakın, bilemeyen Ahmet, olay sonrası ayak parmakları üstünde sessiz ve uçarcasına eve yol alırken; köşelerden birinde tuttular yolunu. Mustafa’nın faturasını ona kestiler bir dere kenarında, alnından, tek kurşunla.

Saatler öğle vakti, ezanlar yankılanırken, bir kara haber daha geldi göklerden: “Ahmet şehir dışında tek kurşunla, bir dere kenarında, alnından…” dediler ve yutkundular…

Gözler nemli, yürekler buruk… Ölen neden, öldüren neden! Cevabı belli soruları boş bıraktılar. Vebali, tarihe havale ettiler. Ana-babası adeta ağlamıyorlar, uğunuyorlar, yaşamıyorlar; ölüp ölüp diriliyorlar. Aynı kandan, aynı anadan ikinci bir sela, camilerden rahmet dileyen nefeslerden.

Şehre bir garip hava çöküyor, insan duruyor, yollar duruyor ve zaman duruyor. Kahpe feleğin çarkını döndürenler iki fidanı şehrin sırtına vuruyor ve sanki gaipten bir ses: “Alın kaldırın bakalım bu ağulu, acılı kıyametin yükünü” diyor…

Şimdi onlar musallada yatıyorlar yan yana, can cana. Yeşil tabutlardan atlar, beyaz libaslar içinde, uçmaya hazır kanatları. Ölenler huzuru mahşerde gelmiş, yan yana ancak gruplardan biri hâlâ cami avlusunda, öbürü dışarda “intikam” naraları atıyor.

Baba şaşkın, lâl olmuş dilleri, düğümleniyor boğazına acılı sözler, kalbi sıkışıyor, yüreğine oturuyor bu çirkin manzara. “Bu günleri görmeseydim, ölseydim keşke!” diyor. Avludakilere, dışardakilere acı acı bakıyor. Ülkücü-Devrimci kalabalıklara bütün gücüyle haykırıyor: “Hepinize oğullarımın hakkı helaldir! Yeter ki bitsin bu kardeş kavgası!” diyor… “Ağlamasın analar, dağılın okullarınıza, işlerinize gidin! Silah değil, kalem tutun! Öylece çalışın üretin, kardeşçe, yan yana! Yurdumun üstündeki kara bulutları dağıtın.  Türkiye’mi çağlar üstüne sıçratın! Güçlü ve mutlu bir Türkiye haritası çizin semaya! Onların arkasından ben giderim! Siz kalın; kardeşçesine, bir arada! Yarınların Türkiye’si sizin üstünüze kurulacak! Doğmamış bebelerin, yetimlerin, dulların sizden soracakları bir hesap olacak! İnsanlık, milletler yarışında bükülmeyen çelik bilekler; sizlerden neşet edecek! Bunun harcı sevgi, bunun temeli yan yana, omuz omuza durmak! Medeniyet bayrağını, al bayrağı göklere dikmek! Hiçbirinize kin duymuyorum, nefret etmiyorum; düşmanlık beslemiyorum! Sizden sadece Mustafa’mın ahdi, vasiyeti adına bir kardeşlik türküsü istiyorum!”

“Şahit ol! Allah’ım hakkım helaldir! Hakkım helaldir! Ben, ben; oğullarımın yeşil atlarına biner giderim! Terkilerinde bir yer vardır elbet! Bizi yaradan, koruyan kollayan rahmet; cenazelerimizi de kaldırır elbet!” deyip sıkışan kalbi duruyor ve o heybetli vücut, kucaklarcasına iki tabutun üstüne yığılıyor…

Gözleri kapalı, gözleri arkada değil; yüzüne nurlu bir ay ışığı, tebessüm düşüyor ve böyle günlerin sonunda 12 Eylüller, 11 Eylüllere galebe çalıyor…

Ana-babalar 11 Eylüllerin kan göllerinden, evlat acılarından bîzarken; “saat 12 Eylül’e çeyrek var” diyor, oradan meçhul birileri. İmdat mı istersiniz, biz kendimiz mi gelelim, diyor makul kalabalıklara, delikanlı gençlere…

Ve 12 Eylül serencamı böyle gamlı, acılı günlerde saklı…

12 Eylüllerin nedenleri nasılları mı?…

Cevap veremedi kalemim, düştü üstüne keder, dedi; ahiret sorusu sorma artık yeter, artık yeter!

*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 47 times, 1 visit(s) today

Close