Çeviri - Makale

Dikkat Krizi

Paul Doolan

çev. Haluk Doğan

‘Listen’ (dinlemek) kelimesi, ‘silent’ (suskun) kelimesiyle aynı harflerden oluşur. Başkasını dinlemek; o konuşurken sükût etmek, onun aktarmak istediği şeylere kendini açmak demektir. Filozof Byung-Chul Han bunu “özel bir duyarlılık” olarak tanımlar (Ritüellerin Yok Oluşuna Dair, 2022). Kieran Setiya ise güçlü ilişkilerin yolunun dinleme sanatını geliştirmekten geçtiğini; yeni dostlukların çoğu zaman diğerine dikkat etme gibi basit bir eylemle başladığını söyler. (Life is Hard, 2022). Ancak çoğu zaman, muhatabımıza dikkatimizi ya da zamanımızı ayıramıyoruz. İtiraf etmeliyim ki bu durum bana hiç de yabancı değil. Yaygın olarak uygulanan dinlememe alışkanlıkların ustasıyım: Karşımdakinin bıraktığı boşluklara hemen atılmak; onun cümlesini tamamlamak; dinliyormuş gibi yaparken aslında kendi cevabımı kafamda hazırlamak; dikkati kendime çekecek şekilde cevap vermek… Tüm bu suçlar bende de var. Günümüzde dikkatimizi vermek için zamanımız yokmuş gibi görünüyor.

İktisatçı Herbert Simon dikkati kıt bir kaynak olarak tanımlamıştır: “Bilgi bakımından zengin bir dünyada, bilginin bolluğu başka bir şeyin yokluğu anlamına gelir; bilginin tükettiği şeyin kıtlığı. Bilginin tükettiği şey… alıcılarının dikkatidir. Dolayısıyla bilgi bolluğu, dikkat yokluğu yaratır.” (Designing Organizations for an Information-Rich World, s. 40-41, 1971). Yani dikkat verdiğimizde aslında ödediğimiz şey bilgi olur. Bu dengesiz alışverişte dikkatimiz sınırlı, ama bilginin arzı sınırsızdır. Bu nedenle sınırlı paramızı neye harcayacağımıza karar verirken bilge olmalıyız; çünkü bilginin kalitesi büyük ölçüde değişkenlik gösterir.

Simon bu eserini kaleme aldığından beri, dikkatimizi ele geçirme savaşı çevrimiçi iletişimin büyümesiyle dönüşüme uğramıştır. Bilgi artık dünya çapında serbestçe dolaşmakta ve bir vampir gibi dikkatimizi emmektedir. Platformlar, dikkatimizi kazanmak karşılığında bize bilgi sunmak için birbiriyle yarışıyor. Bu da bir dikkat krizine yol açıyor.

Dikkat Nedir?

‘Attention’ (dikkat) kelimesi Latince ad tendereden, yani “-e doğru uzanmak” fiilinden türemiştir. Dikkat yönelimseldir – dış dünyadaki bir nesneye uzanabilir ya da içsel bir nesneye (bir duygu, düşünce ya da kavram) yönelebilir. ‘Attention’ ayrıca Fransızca attendre (beklemek, katılmak) kelimesiyle de yakından ilişkilidir. Dolayısıyla dikkat, etkin bir “uzanma” ile edilgin bir “bekleme”yi birleştirir – tıpkı bir sanat eserine ya da başka bir canlıya uzanırken onun sırlarını açığa çıkarmasını beklemek gibi.

Dikkat iki temel şekilde işler. İstemsiz dikkat, dikkatinizin beklenmedik ya da yeni olan tarafından ele geçirilmesidir. Bir kütüphanede ders çalışırken masanıza biri oturduğunda, istemsizce onun görünüşünü ya da kokusunu fark edersiniz; ya da sahilde dalgaların sesini dinlerken telefonunuzdan gelen bir bildirim sesiyle dikkatiniz bir kedi videosuna kayar. Dikkatiniz istemsizce yeni bir yöne gider. Öte yandan, dikkat, bilinçli bir yönlendirme sonucu da bir fiziksel ya da zihinsel nesneye uzanabilir. Müziğe dikkatinizi vermek için gözlerinizi kapatırsınız; ya da akşam yemeğinde karşınızdakine odaklanmak için telefonunuzu bir kenara koyarsınız. Bazen bu gönüllü dikkat eylemi uzun süre devam edebilir; zamanın ve hatta benliğin farkını unutturabilir. Winifred Gallagher’ın tanımladığı üzere bu derin dikkat, “tamamen kendini kaptırmak, içine çekilmek, büyülenmek” anlamına gelir. Yoğun dikkat, “hayatın yaşamaya değer olduğunu hissettirir” (Rapt: Attention and the Focused Life, s.10, 2009). Bu, çabanın ürünüdür. Pratik gerektirir. Dolayısıyla, dikkatin yalnızca veri almak için ödediğimiz bir para birimi haline geldiği mevcut durumda, kendini kaptırma kapasitemiz tehlike altındadır.

Dikkat Dağınıklığı, Tehlike, Hasar

Bir dikkat dağınıklığı çağında yaşıyoruz; buna aynı zamanda bir delilik çağı da denebilir. Birine “dikkati dağınık görünüyor” dediğimizde aslında “deli görünüyor” demek isteriz; ya da geçici bir delilik halini haklı çıkarmamız gerektiğinde, “dikkatim dağıldı” diyerek kendimizi savunuruz.

Google’da eski bir reklam stratejisti olan James Williams işinden istifa ederek felsefe eğitimi almak için Oxford’a gitti. Ona göre dikkatimizi geri kazanma savaşı “zamanımızın en belirleyici ahlaki ve politik savaşıdır.” (Stand out of the Light: Freedom and Resistance in the Attention Economy, s.xii, 2018). Williams, “derin dikkat dağınıklığının yeni bir biçiminden” (s.7) mustarip olduğunu ve “önemsizliklerin çoğalmasına” (s.57) gömüldüğünü fark ettiğinde felsefe eğitimi almaya karar verdi. O, Büyük Teknoloji’nin dikkatimizi büyük ölçüde yeniden düzenlemeye giriştiğini, Silikon Vadisi milyarderlerinin sunduğu oyalamaların peşine düşerek dikkat süreçlerimiz üzerindeki kontrolü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor.

Yuval Noah Harari, özgürlüğü her şeyin üstünde tutan yeni seküler dini tanımlamak için “datacılık” (dataism) terimini ortaya atmıştır. Datacı için en büyük emir, veri akışını en üst düzeye çıkarmak ve her şeyi internete bağlamaktır. Bir zamanlar anlamı içimizde arardık; fakat datacı anlam üretmek için veri akışına bağlanır ve değerli bir yaşam artık anlamlı deneyimlerle değil, verinin özgürce akışına gösterişli biçimde katılmakla ölçülür. (Homo Deus, 2017).

Dikkat dağınıklığımızın barındırdığı tehlikeleri anlamak için, 17. yüzyıl Fransız filozofu Blaise Pascal’ın özdeyişlerine başvurmak faydalı olabilir. Onun Pensées (Düşünceler) adlı eserinde “oyalanma” (diversions) adını verdiği şeyin olumsuz etkilerine dair ikna edici bir açıklama buluruz. Pascal, insanı, bilince sahip olduğu için değerli fakat kırılgan bir varlık olarak tanımlar. Ne yazık ki, insanlığın varsayılan durumu can sıkıntısı ve kaygıdır; ve biz, sıkıntı ve bunalımımızdan kaçmak için dikkatimizi oyalanmalara yöneltiriz. Böylece “yeniliğin cazibesine” (Özdeyiş 82) aldanırız ve “gerçekte önemli olmayan şeylere” (Özdeyiş 194) fazla dikkat ederiz.

Bunun başlıca nedeni ölüm korkusudur. Ölüme engel olamayacağımızı düşünmekten kaçınmak için dikkatimizi dağıtacak şeyler ve heyecanlar ararız. Pascal bu noktada bizi zincire vurulmuş bir grup mahkûmdan biri olarak hayal etmeye davet eder. Her gün gruptan bazıları seçilip diğerlerinin gözü önünde öldürülür. Bir gün sıra bize gelecektir. İnsanların yazgısı budur. Fakat biz bu hakikatten, kendimizi anlamsız oyalamalara atarak kaçarız. İşte Instagram, Netflix, Snapchat, TikTok’un popülerliği buradan gelir. Dikkat dağınıklığını aynı zamanda dertlerimize teselli bulmak için de ararız; ama dikkat dağınıklığı en derin derttir, çünkü gerçeklikten kaçış ve fâniliğimizin inkârı olarak bizi “fark ettirmeden yok oluşa sürükler” (özdeyiş 171).

Pascal, iyiliksever bir Tanrı’ya inanmayı tavsiye ederdi, fakat biz Tanrı’yı büyük ölçüde çevrimiçi eğlenceyle değiştirdik. Netflix ve benzeri “fırsatlar” dikkatimizi emerek onu rahatsız edici hakikatlere yönlendirmemize gerek bırakmıyor. Ayrıca üretim, biriktirme ve büyümeye odaklanan neo-liberal kapitalizmde ölüm, Byung-Chul Han’ın sözleriyle, “mutlak kayıp sayıldığı” için sürgüne gönderilmiştir (Eros’un Istırabı, s. 28, 2020).

Sherry Turkle’ün Alone Together: Why we expect more from technology and less from each other (2011) kitabı, dijital dikkat dağınıklığının verdiği zararı gözler önüne seriyor. Çocukların, ebeveynlerinin dikkatini çekmek için ekranlarla rekabet ettikçe insan ilgisinden yoksun kaldıklarını ve bu nedenle fiziksel olarak yakın ama zihinsel olarak uzak ebeveyn olgusundan mustarip olduklarını belirtiyor. Ergenler ise arkadaşlarından ne kadar az ilgi gördüklerinin farkındadır, çünkü kendilerinin de ne kadar az dikkat verdiklerini bilirler; yine de Turkle’a göre her gencin özlemini çektiği şey “tam dikkatin arzulanan ve nadir bulunan hazzıdır” (s. 266). Ancak akıllı telefon bizi konuşma narsistlerine dönüştürmüştür. Akıllı telefonlar ve kulaklıklar sohbetin katilidir. Turkle, gençlerin gerçek bir telefon görüşmesinden “tam olarak dikkat gerektirdiği için” kaçtıklarını ifade eder (s.188). Han ise iletişim teknolojilerinin “hiper dikkat” adını verdiği yüzeysel, dağınık bir dikkat biçimini teşvik ettiğini ve bu gürültülü dünyada “derin, tefekküre dayalı dikkat verme yetisinin hiperaktif ego için ulaşılamaz” hale geldiğini savunur (Yorgunluk Toplumu, s. 24, 2015).

Kutsal Dikkat

Friedrich Nietzsche (1844-1900) ve Simone Weil (1909-1943) iki çok farklı filozoftur; fakat her ikisinin de paylaştığı ortak bir husus vardır: Dikkate verdikleri önem. Nietzsche için iradî dikkat, Tanrısız bir evrende bizi tanrısal kılabilirken; Weil için tefekküre dayalı dikkat bizi Tanrı’ya ulaştırma imkanı sağlar. Weil, eğitimin tek ciddi amacının dikkati eğitmek olması gerektiğini savunmuştur; çünkü yalnızca dikkat, “mükemmel güzellikteki sanatın, gerçekten özgün ve parlak bilimsel keşiflerin, bilgelik peşinde koşan felsefenin ve komşuya karşı gerçek, pratik sevginin tek kaynağıdır” (An Anthology, s. 273, 2000). Nietzsche de Putların Batışı’nda (1889), eğitimin düşünmeyi, konuşmayı ve yazmayı öğrenmeye odaklanması gerektiğini söyler; fakat öncelik “görmeyi öğrenmek”tir. Ona göre gerçek görmek, “gözü dinginliğe, sabra, kendine-yaklaşılmasına-izin-vermeye alıştırmak; yargıyı bir kenara bırakıp, tekil örneği dört bir yandan kuşatmayı ve kavramayı öğrenmek… bir uyarana hemen tepki vermemek”tir. Ve Nietzsche ekler: “Tüm bayağılık, bir uyarana direnememekten kaynaklanır… insan tepki vermek zorunda kalır” (Putların Batışı, s. 60). Oysa bugün, elimizin altında daima akıllı telefonlar varken, çeşitli istemsiz uyaranlara anında tepki veriyor ve üretkenliğimizi, verdiğimiz tepkilerin hızıyla ölçüyoruz.

Simone Weil gibi, Byung-Chul Han da “insanlığın kültürel başarılarını” derin ve tefekküre dayalı dikkatin doğurduğunu söyler (Yorgunluk Toplumu, s. 24). Ve Nietzsche’nin ertelenmiş yargısına benzer şekilde, Han da “aceleci, müdahaleci bir şeyden kendini kurtarmak” için verilen zahmetli uğraşın gerekliliğini vurgular (s. 24). Fakat bitmek bilmeyen bilgi akışı, hayatımızda sakin bir alan yaratmaya elverişli değildir; aksine bizi ‘veri fetişistlerine’ dönüştürür (Non-things s. 2, 2022). Sanat, felsefe, bilim ve başkalarına özen göstermeyi doğuran iradî dikkat aşınır ve yerini, tweetlere, snaplere, BeReal’lere, WhatsApp’lara ve mesajların seline dağınık biçimde tepki veren istemsiz dikkat alır.

Eski Etrüsk sanatını inceleyen D.H. Lawrence, ‘canlı dikkat’ eyleminin kökeninin dini olduğunu, insanlığın “kendisine daha fazla hayat çekmek”, canlılık kazanmak ve “bir tanrı gibi parlamak” için yaptığı bir girişim olduğunu savunmuştur.  (Etruscan Places, s. 84, 1932). Bu nedenle Lawrence, dikkatin en saf biçimini duaya ya da kehanete benzetmiştir. Ayrıca Weil, bir başkasına tüm dikkatini vermeyi, inanç ve sevgiyi içeren bir tür dua olduğunu ifade etmiştir (An Anthology, s. 232). Gerçekten dikkat vermek, kişinin kendini aşmasını gerektirir. Bu, kutsal dikkati, diğerini yalnızca kendi çıkarı için kullanan – yani benliğin yansıması olan araçsal dikkatten ayırır. Bu türden araçsal dikkat arzuyla bağlantılıdır; fakat kutsal dikkat “o kadar doludur ki ‘ben’ ortadan kaybolur” (s. 233). Dikkatin doğru kullanımı; hakikat, güzellik ve iyilik gibi gerçek ve saf değerler yaratır (s. 234). Weil’e göre en büyük zulüm, işçinin dikkatini üretim süreçlerine sınırlamaktır, çünkü bu, “hızla meşgul olmak dışında ruhun tüm enerjisini tüketir” (s. 275-276).

Iris Murdoch, Weil’den ödünç aldığı “dikkat” kavramını, “bireysel bir gerçekliğe yöneltilmiş adil ve sevgi dolu bakış”ı ifade etmek için kullanır (Existentialists and Mystics, s. 327). O, modern zamanlarda ihtiyaç duyulan şeyin “yeni bir dikkat dili” olduğunu belirtir (s. 293). Weil gibi, dikkati bir dua biçimine benzetir. Weil gibi o da dikkatin benliğin dışına, başkasına yönelmesi gerektiğini ve bunun sevgi kapasitesini geliştirmekle mümkün olduğunu savunur. Nietzsche’yi hatırlatan bir üslupla Murdoch şöyle yazar: “Ruhun fantaziden kurtuluşu, sevme kapasitesiyle, yani görme yeteneğiyle gerçekleşir” (s. 354).

Orman ve Yalnızlık

Bazı insanlar, teknolojinin kendi yarattığı dikkatsizlik sorununu yine teknoloji yoluyla çözebileceğini, dikkati dağıtan şeye karşı panzehir olabileceğini savunur. Bu düşünce, teknolojinin büyüsüne olan inancı, yani teknik çözüm mitini pekiştirir. Burada Platon’un şu uyarısını hatırlamak faydalı olacaktır: “aldatan her şey, aynı zamanda insanı büyüler” (Devlet, Kitap III,  413c ). İletişim teknolojisi, gerçekliğin hiper-gerçek simülasyonu ve hayatımızı zahmetsiz hale getireceğine dair sınırsız vaatleriyle büyüleyici ve baştan çıkarıcıdır. Akıllı telefonun ya da tabletin pürüzsüz, şık formu bizi çeker, tıpkı Narkissos’un, karanlık gölün pürüzsüz yüzeyine yansıyan kendi görüntüsüne büyülenmiş şekilde bakmaya çekilmesi gibi.

En popüler dijital detoks uygulaması Forest’tir. Uygulamayı açıp cihazınızı bir kenara bıraktığınızda, dijital bir ağaç yetiştirebilirsiniz. Ancak dayanamayarak cihazınızı erken elinize alırsanız ağaç solar ve ölür. Yine de Forest, dijital dünyanın dışında daha fazla zaman geçirmeye yönlendirmek yerine, oyunlaştırma yoluyla hayatımızı daha fazla dijitalleştirir ve kirletir. En iyisi, Forest’i evde bırakıp paraya dönüştürülemeyen gerçek bir ormana girmektir.

Coleridge ve Wordsworth gibi romantik şairler, ormanda ya da doğanın başka bir köşesinde yürüyüş yapmanın derin dikkat gücümüzü artırdığı fikrini popülerleştirdiler. Nietzsche dağlarda yürüyüşlere çıkmış, en verimli sığınağını İsviçre’nin Sils Maria köyünde bulmuştur. “Daha az felsefe, daha çok dikkat” gerektiğini yazan Heidegger, Kara Orman’daki kulübesine çekilip odun keserek ve düşünerek yaşamıştır. Ludwig Wittgenstein’ın biyografi yazarı Ray Monk’a göre Wittgenstein en verimli yıllarını Norveç’teki inziva yerinde geçirmiştir: “Kırsalın güzelliği onda bir tür coşku yaratmıştır” (Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius, s. 94, 1991).

John Kaag, yürüyüşün doğası gereği “yaratıcılık ve felsefi düşünceyle iç içe olduğunu” savunur. Ona göre yürümek, “düşüncelerimizi serbest bırakmak, ayaküstü düşünmek, bir sonuca varmak”tır (Hiking with Nietzsche, s.27, 2020). Benzer biçimde, filozof Ralph Waldo Emerson da her gün ormanda yürümeye özen göstermiştir. 1838’de verdiği bir derste, bir akademisyenin “kendi düşünceleriyle tanışabilmesi için” yalnızlığı “bir gelin gibi” kucaklaması gerektiğini söyler. Ona göre, geçici yalnızlık, kalabalıklardan bağımsız kalmak isteyen şair ya da filozof için bir zorunluluktur. Emerson’a göre insanın, “varlığın ihtişamına ve sırrına derinlemesine nüfuz edebilmesi” için sadelik, sessizlik ve inziva gerekir (s.176). Benzer şekilde Weil, derin dikkat pratiğinin “yalnızlık olmadan imkânsız” olduğunu savunmuştur (Anthology, s. 76).

Emerson’un öğrencisi ve dostu Henry Thoreau, Walden Gölü’nün tenha kıyısında kendi kulübesini inşa etmiş ve neredeyse iki yıl orada kalmıştır. Ormanın yalnızlığı içinde derin bir dikkat düzeyi geliştirmiş, ardından bu deneyimlerini yansıtarak klasik eseri Walden’i (1854) kaleme almıştır.

Erling Kagge ise Thoreau’dan çok daha ileri gitmiştir. Antarktika’yı tek başına, yürüyerek geçmiştir. Sessizliği işitebildiğini ve hissedebildiğini, doğanın kendisiyle “sessizlik kılığına bürünerek konuştuğunu” iddia etmiştir (Silence in the Age of Noise s. 12, 2018). Bir mola verdiğinde ise “kulakları sağır eden bir sessizlik deneyimledim. Rüzgâr olmadığında kar bile sessiz görünüyordu.” demiştir. Bu yalnızlığın sonucunu ise şöyle ifade etmiştir: “Bir parçası olduğum dünyaya giderek daha fazla dikkat etmeye başladım” (s.14).

Philip Koch, Thoreau ve Kagge’nin yaşadığı yalnızlık türünün üç özelliği olduğunu söyler: Fiziksel izolasyon, toplumdan kopuş ve derin düşünme. Ancak Koch’a göre bu üç özellikten yalnızca biri – toplumdan kopuş – yalnızlık için zorunludur. “Yalnızlık, deneyimin diğer insanlardan koparıldığı durumdur” (Solitude: A philosophical encounter, s.44, 2015). Başkalarına fiziksel olarak yakınken bile, hatta derin düşünmeye yönelmeden, diğer insanlardan uzaklaşarak yalnızlık anları yaratabilir ve dikkatimizi artırabiliriz.

Estetik Dikkat


En iyi şiir çoğu zaman yoğun bir dikkatin sonucudur. Şiir aynı zamanda dinleme, görme ve hissetme kapasitemizi keskinleştiren ve incelten bir dikkat tarzını da gerektirir. Şiir yalnızca dikkati ayarlama ve inceltme tekniği değil, aynı zamanda dikkatin koşullarını ve sınırlarını sorgulamanın bir yoludur.

Elisabeth Bishop’un Balık adlı şiiri “Kocaman bir balık yakaladım” dizesiyle açılır ve ardından onu ayrıntılı olarak tasvir eder. Onun gözlerine ilişkin tasviri, okuyucunun algısını şekillendiren büyük bir dikkatin doruk noktasıdır:

Gözlerine baktım
benimkinden büyüktü
 ama sararıp solmuştu,
 irisleri kararmış folyolarla desteklenmiş ve dolmuştu
 görünüyordu eski ve çizilmiş camdan.
 Hafifçe kıpırdadılar ama
 benim bakışımı karşılık vermediler.
 – Daha çok ışığa dönmüş
 bir nesne gibiydiler.

Bishop ardından, “Bakakaldım, bakakaldım” diye yazar. Onun sunduğu dikkatli, neredeyse adanmış bakış, Nietzsche’nin “görmeyi öğren” uyarısına bir örnektir. Bu bakış kaçınılmaz olarak son dizeye çıkar, “Ve balığı bıraktım.” Dolayısıyla şiir, bir tür kutsal dikkatin göstergesidir; bir armağan ve bir dua gibidir.  Derin dikkatin karşılığında alınan ise datadan çok daha derin bir derstir: Bize, bakışımızın gördüklerimizi nasıl değiştirdiğini ve başkasına karşı merhametli olmayı öğretir.

Bir galeride insan, sanatın sessizliği ve durağanlığıyla sarıp sarmalanır. Resimlerin ve heykellerin tam da bu durağanlığı onları seyretmeyi zorlaştırır. Çünkü bakışımız Netflix, YouTube ya da Instagram akışıyla biçimlenmiş ve hızlanmıştır. Bu bakış tarzı huzursuz, yüzeysel ve uçucudur. Oysa bir tablo oyalanmayı, vakit ayırmayı talep eder. Nitekim Bence Nancy’ye göre tüm estetik deneyimlerin ortak bir noktası vardır, o da “dikkatimizi kullanma biçimimizdir” (Aesthetics: A very short introduction, s. 22, 2019). Nancy, normalde dikkatimizi belli bir nesneye yoğunlaştırdığımızı, bunun da bir tür “kasıtlı körlüğe” yol açtığını savunur – örneğin basketbol paslarının sayısını saymaya o kadar odaklanırız ki, sahayı geçen goril kostümlü kişiyi fark etmeyiz (Bunun ne olduğunu merak ediyorsanız YouTube’da “selective attention test”i aratabilirsiniz). Oysa bir sanat eserine dikkatle baktığımızda, belli bir şey aramaksızın “açık uçlu bir dikkat” gösteririz. Bu, Nancy’ye göre, “algımızı özgürleştirir” ve “kendimizi şaşırmaya bırakırız”. Bu dikkat türü bizi kendimizden uzaklaştırır, sanatın bize ne söylediğini keşfetmemizi sağlar – üstelik sanatçılar yalnızca gerçekliği taklit etmez, seçer, vurgular ve böylece normalde fark etmediğimiz bir yönüne dikkatimizi çeker. Sonunda tuvalden yüzümüzü çevirdiğimizde, gerçekliği yeni gözlerle görürüz. Ne yazık ki Nancy, bu açık uçlu dikkat pratiğinin “akıllı telefon saplantısının hükümran olduğu çağımızda yok olma yolunda ilerlediğini” vurgular (s.38).

Performans sanatçısı Marina Abramowić’nin 2010 yılında düzenlediği “The Artist is Present” adlı sergi, insan bakışının gücünü ve başka bir kişiye uzun süreli, derin bir ilgi göstermenin engin deneyimini ortaya koydu. Abramović, New York Modern Sanat Müzesi’nde üç ay boyunca her gün sekiz saat boyunca sessizce bir masada oturdu; halktan gelen ziyaretçiler sıraya girerek onun karşısına geçtiler. Seyirci ve sanatçı birbirine sessizce bakıyordu. Bazı ziyaretçiler Abramović ile yalnızca bir dakika otururken, bazıları zaman duygusunu yitirip bir saatten fazla kaldı. Kimileri kahkahalara boğuldu; pek çoğu gözyaşlarına engel olamadı. Dikkatin gücünü bu kadar kuvvetli bir şekilde ortaya koyan başka bir sanat eseri aklıma gelmiyor.

Sonuç

Setiya, Weil ve Murdoch’un sevgi dolu dikkatini “orada olanı takdir etme çabası” olarak tanımlar (Life is Hard, s.128). Ancak biz artık oyalanmıyoruz, çünkü yeni bilgiler sürekli olarak dikkatimizi talep ediyor. Han, zaman alıcı her şeyin “yok olmaya yüz tuttuğunu” ileri sürer (Non-things, s.6). Yoğun dikkat biçimleri, yıkıcı bir hiperaktivite tarafından ortadan kaldırılıyor.

Dikkatimizi, sürekli akan önemsiz bilgi seline teslim ediyoruz. O balık hâlâ hayattayken, gözlerinin içine bakmaya, onun bir canlı olduğunu fark etmeye, acısına kulak vermeye zaman ayırmalıyız, sonra da onu özgür bırakmalıyız. Ardından, bu dikkat edişin mesajını her yana yaymalıyız; yoksa tamamen deliliğe sürüklenmek kaçınılmazdır.


Yazının aslını okumak için:

https://philosophynow.org/issues/169/A_Crisis_of_Attention

Visited 67 times, 1 visit(s) today

Close