Tarih

Bir Hükümdarın Fedakârlığı: Babür’ün Ölümü Üzerinden Eski Bir Bozkır Geleneğine Bakış

Giriş

Tarihsel figürlerin hayatları kadar ölümleri de, onların karakterlerini, inanç dünyalarını ve ait oldukları medeniyetin kültürel kodlarını anlamak için zengin bir kaynak sunar. Bir yaşamın son perdesi, çoğu zaman o yaşamın temel motivasyonlarının ve en derin bağlılıklarının bir aynası işlevi görür. Bu bağlamda, Bâbürlü İmparatorluğu’nun kurucusu Zahirüddin Muhammed Babür’ün (1483-1530) vefatı, tarihsel bir vakıanın ötesinde, katmanlı bir kültürel ve antropolojik analiz vadeden, son derece dikkat çekici bir hadisedir. Ömrünü savaş meydanlarında geçiren, Orta Asya’nın çalkantılı siyasi mirasından sıyrılarak Hindistan’da kalıcı bir imparatorluğun temellerini atan bu büyük hükümdarın ölümü, ne bir savaş yenilgisi ne de siyasi bir komplo neticesinde gelmiştir. Tarihsel rivayetler, onun ölümünü, oğlu ve veliahtı Hümayun’u amansız bir hastalıktan kurtarmak için bilinçli bir şekilde kendi canını feda ettiği mistik bir ritüele bağlar.

Bu çalışma, Babür’ün ölümü etrafında şekillenen bu fedakârlık anlatısını, yüzeydeki baba-oğul trajedisinin ötesine geçerek, Orta Asya bozkır kültürünün derinliklerinde kök salmış kadim bir geleneğin bir yansıması olarak ele almayı amaçlamaktadır. Babür’ün bu eylemi, münferit bir olaydan ziyade, kökeni şamanik dünya görüşüne dayanan ve “bedel ödeyerek iyileştirme” ya da “yerine kurban olma” pratiği olarak tanımlanabilecek bir kültürel sürekliliğin parçası olarak incelenecektir. Bu analizi derinleştirmek amacıyla, Babür’ün eyleminden yaklaşık bir asır önce Moğol hanedanında yaşanan ve Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde detaylıca aktarılan, Tuluy’un ağabeyi Ögedey Han için kendini feda etmesi vakasıyla mukayeseli bir okuma yapılacaktır. Jean-Paul Roux gibi alanın önde gelen araştırmacılarının eserlerinden de faydalanılarak, bu ritüelin sembolik anlamı, Cengiz Han soyu içerisindeki devamlılığı ve Babür’ün İslami kimliği ile step kökenli inançları arasındaki karmaşık ilişki tartışılacaktır. Nihayetinde bu makale, Babür’ün ölümünün, yerleşik bir imparatorluk kurmuş bir hükümdarın dahi en kritik anda atalarının ruhani mirasına nasıl sığındığını gösteren, sembolik ve güçlü bir vaka olduğunu öne sürmektedir.

Gelişme

1. Tarihsel Vaka: Bir Babanın En Çaresiz Kararı

1530 yılının sonlarına doğru Bâbürlü İmparatorluğu’nun başkenti Agra’daki saray, derin bir endişe ve karamsarlık atmosferine bürünmüştü. İmparatorluğun geleceği ve Babür’ün en büyük oğlu olan veliaht Hümayun, şiddetli ve sebebi anlaşılamayan bir hastalığın pençesinde can çekişiyordu. Dönemin en yetkin hekimlerinin uyguladığı tedaviler sonuçsuz kalmış, Hümayun’un durumu her geçen gün daha da ağırlaşmıştı. Bir imparatorluğun siyasi geleceği kadar, bir babanın evladına duyduğu sevgi de büyük bir sınavdan geçiyordu. Babür, ömrü boyunca karşılaştığı tüm sorunları akıl, strateji, kılıç gücü ve İslami bir tevekkülle çözmeye alışkın biri olarak, bu kez tüm bu araçların yetersiz kaldığı bir duvarla karşı karşıyaydı.

İşte bu mutlak çaresizlik anında Babür, aklın ve bilimin sınırlarını aşan, kökleri binlerce yıllık geçmişe uzanan bir karar verdi. Tarihsel kaynakların aktardığına göre, hasta yatağında bitkin halde yatan oğlunun etrafında üç defa dönerek sembolik bir ritüel gerçekleştirdi. Bu esnada ellerini göğe kaldırarak, oğlunun bedenindeki hastalığın, acının ve kederin kendi bedenine geçmesi için Tanrı’ya yakardı. Bu eylem, basit bir duanın ötesinde, bir tür ruhani transfer talebiydi. Rivayetin en çarpıcı kısmı ise sonrasında yaşananlardır. Bu ritüelden kısa bir süre sonra Hümayun’un sağlık durumu gözle görülür bir şekilde düzelmeye başlarken, Babür aniden rahatsızlanmış ve hızla zayıflamaya başlamıştır. Birkaç hafta içinde, Hümayun tamamen sağlığına kavuşmuşken, Babür ardında büyük bir imparatorluk bırakarak 26 Aralık 1530’da hayata veda etti.

2. Ritüelin Kültürel Kökleri: Bozkırın Şamanik Mirası

Babür’ün bu eylemi, ilk bakışta bir babanın evladı için gösterdiği nihai fedakârlık olarak okunabilir. Ancak bu sahnenin ardında, Orta Asya bozkırlarının kadim inanç sisteminden süzülüp gelen çok daha derin bir kültürel hafıza yatmaktadır. Babür’ün yaptığı ritüel, İslami bir adak veya dua anlayışından çok, şamanik dünya görüşünün temel prensipleriyle örtüşür. Jean-Paul Roux’nun da belirttiği gibi, eski Türk-Moğol kozmolojisinde hastalık, genellikle bedene musallat olan kötü bir ruhun, bir enerjinin veya bir tabunun ihlali sonucu ortaya çıkan ruhsal bir dengesizliğin eseri olarak görülürdü. Dolayısıyla iyileşme, yalnızca fizyolojik bir süreç değil, aynı zamanda bu ruhani dengenin yeniden kurulması veya kötü ruhun bedenden uzaklaştırılması meselesiydi.

Bu inanç sisteminde, kötü ruhu veya hastalığı bedenden çıkarmanın yollarından biri, ona daha cazip, daha değerli veya daha güçlü bir “konak” sunmaktı. Yani bir can, bir başka canın iyileşmesi için bir bedel, bir “ yem” olurdu. Babür’ün kendisini hasta oğlundan daha yaşlı, daha bilge ve bir imparator olarak statüce daha “değerli” görmesi, bu şamanik mantıkla tam bir uyum içindedir. O, kendini feda ederek, hastalığa neden olan o yıkıcı gücü kendi üzerine çekmeyi ve böylece oğlunun bedenini arındırmayı amaçlamıştır. Bu durum, bireyin kaderinin topluluğun ve ailenin kaderinden ayrı düşünülemediği, liderin sağlığının ise tüm toplumun kozmolojik dengesi için hayati önem taşıdığı bir dünya görüşünün en dramatik tezahürüdür.

3. Tarihsel Mukayese: Moğolların Gizli Tarihi’ndeki Tuluy Vakası

Babür’ün fedakârlığının münferit bir olay olmadığını, aksine köklü bir geleneğin parçası olduğunu gösteren en güçlü kanıt, Cengiz Han’ın oğulları arasında yaşanan benzer bir hadisedir. Moğolların en önemli tarihsel ve edebi metni olan Moğolların Gizli Tarihi’nde anlatıldığına göre, 1232 yılında Büyük Han Ögedey, bir sefer sırasında ölümcül bir hastalığa yakalanır. Moğol kamları (şamanlar), yaptıkları ayinler sonucunda bu hastalığın sebebinin Çin topraklarının öfkeli yer ve su ruhları olduğunu, bu ruhları yatıştırmak için de hanedandan bir prensin kurban edilmesi gerektiğini bildirirler.

Bu karar üzerine Cengiz Han’ın en küçük oğlu ve büyük bir savaşçı olan Tuluy, bir an bile tereddüt etmeden bu görevi üstlenir. Ağabeyinin yaşamasının Moğol halkının birliği ve bekası için elzem olduğunu, kendi ölümünün ise daha az önemli olduğunu beyan eder. Şamanların hazırladığı büyülü suyu içer ve ruhlara seslenerek ağabeyinin yerine kendi canını sunduğunu söyler. Rivayete göre, Tuluy’un bu eyleminin ardından hastalanıp ölmesiyle Ögedey mucizevi bir şekilde sağlığına kavuşur.

Tuluy ve Babür’ün hikâyeleri arasındaki paralellikler, bu ritüelin tesadüfi olmadığını, aksine Cengiz Han soyu içerisinde bilinen ve nesilden nesile aktarılan bir kültürel kod olduğunu açıkça ortaya koyar. Her iki olayda da hasta kişi hanedanın geleceğini temsil etmektedir; kendini feda eden ise bilgelik, yaş ve statü olarak daha üstün konumdadır. Tıbbın ve bilinen çarelerin tükendiği yerde, inancın ve kadim geleneğin dili devreye girer: bir can, bir başka can için bedel olarak sunulur.

4. Alternatif Bir Okuma: Siyasi Bir Efsane mi?

Tarihin her büyük olayında olduğu gibi, Babür’ün ölümü etrafında da farklı ve daha şüpheci yorumlar mevcuttur. Bazı tarihçiler, bu dokunaklı fedakârlık hikâyesinin, aslında siyasi bir gerçeği örtmek için ustaca kurgulanmış bir efsane olabileceğini öne sürer. Bu teoriye göre Babür, aslında oğlu Hümayun tarafından zehirlenmiş olabilir ve bu utanç verici olayın üstünü kapatmak, Hümayun’un tahta geçişini meşrulaştırmak ve ölen hükümdarı yüceltmek için bu geleneksel “kendini feda etme” motifi kullanılmıştır.

Ancak bu rivayetin tarihsel bir gerçek mi yoksa siyasi bir kurgu mu olduğundan daha önemli bir nokta vardır: böyle bir hikâyenin ortaya çıkabilmesi, kabul görmesi ve nesiller boyu aktarılması. Bu durum, Altay mitlerinden süzülüp gelen bu kadim inancın, aradan geçen yüzyıllara ve İslamiyet’in benimsenmesine rağmen, bir toplumun ve saray çevresinin kolektif bilinçaltında ne kadar güçlü bir karşılık bulabildiğini gösterir. Köklerden gelen bu Moğol-Türk anlatısı, mantığın ve yeni dinin kurallarının ötesinde, insanların en derin korkularına ve umutlarına hitap edebilmiştir. Dolayısıyla, Babür’ün ölümü ister bir babanın trajik fedakârlığı olsun, isterse ustaca yazılmış bir siyasi efsane; her iki durumda da bu hikâye, bozkır kültürünün o coğrafyadaki silinmez izlerinin bir kanıtıdır.

Sonuç

Zahirüddin Muhammed Babür’ün ölümü, yalnızca bir hükümdarın hayatının son sayfası değildir; aynı zamanda bir kültürün kendi kökleriyle kurduğu derin, karmaşık ve kopmaz ilişkinin de bir ifadesidir. Onun oğlu Hümayun için kendi canını feda etmesi, bir babanın evladına duyduğu sevginin sınırlarını aşarak, Türkistan’ın kadim inanç dünyasında hayatın kutsallığına, dengeye ve bedel kavramına dair güçlü bir anlatıya dönüşür. Bu olayda bireysel bir trajediden çok, binlerce yıllık bir dünya görüşünün son, görkemli bir yankısı hissedilir.

Babür, Hindistan’da kurduğu imparatorlukla yerleşik düzenin ve İslam medeniyetinin bir sembolü haline gelmiş olsa da, ruhunun en derinlerinde bozkırların göçebe savaşçısı olarak kalmıştır. Ölümü, bu iki dünyanın –yerleşik ve göçebe, İslami ve şamanik– birleştiği o hassas eşikte gerçekleşir. Bir yanda İslam’ın tevekkül ve dua geleneği, diğer yanda eski Türk-Moğol kozmolojisinin “bedel” ve “denge” anlayışı… İşte bu iç içelik, Babür’ün kişiliğini hem tarihsel hem de kültürel açıdan eşsiz kılar. Onun ölümü, kültürel kimliklerin keskin sınırlarla değil, birbirine geçmiş anlam halkalarıyla var olduğunu bize hatırlatır.

Sonuç olarak, Babür’ün ölümü etrafında şekillenen bu hadise, ister tarihsel bir gerçek isterse siyasi bir efsane olarak okunsun, bir kültürün kendi kökleriyle olan bağının ne kadar dirençli olduğunu gösterir. Babür, ölümüyle yalnızca oğlu Hümayun’un yaşamını değil, aynı zamanda kendi soyunun ve inanç zincirinin onurunu da korumuştur. O, yaşamının sonunda bile bu anlam halkalarının merkezinde durmuştur: bir baba olarak, bir imparator olarak ve belki de en çok, eski dünyanın son “fedakâr” ruh savaşçısı olarak.

Visited 35 times, 1 visit(s) today

Close