Siyaset

Yeni Nesil İsportacılık: Uzmanlık Müessesesi

Ekranda bir yüz, uzaklara kilitlenmiş gözler, nefes nefese bir anlatım. Arka planda siren sesleri ve namlu dumanı. Cüneyt Özdemir, tatil için gittiği Meksika’dan bildiriyor: Hükümet ve kartel birbirine girdi diye. Daha silahların namlusu soğumadan, dünyanın öbür ucunda, İstanbul’daki bir televizyon stüdyosunda, Meksika sokaklarındaki takocuların menüsünü bilecek kadar derin analizler havada uçuşmaya başlıyor. Ölen kartel liderinin çocukken giydiği yırtık ayakkabının bağcığına kadar inen bir malumatfuruşluk. Şaşırmıyoruz, şaşıramıyoruz çünkü bu manzaralara çoktan alıştık.

Akademisyen Nurettin Kalkan, bu tuhaf hezeyanı izlerken o can alıcı tespitini yapıyor twitter hesabından. Ve tabi bize de bu yazıyı yazma fırsatını veriyor:

“Yağmur yağdığında köşe başlarında ansızın belirip şemsiye satan işportacılar misali, nerede bir kriz patlak verse, oranın uzmanları da mantar gibi anında bitiveriyor.”

Ne kadar da haklı. İşportacılık ile bizim memleketteki uzmanlık müessesesi arasında sahiden de bir sınır çizgisi kalmadı. İşportacı ne bulursa onu satar, mevsimine, saatine, sokağın o anki telaşına göre değiştirir tezgahını. Bizim ekran müdavimi uzmanlarımız da tam olarak böyle çalışıyor.

Dün Ortadoğu’nun amansız çatışmalarında jeopolitik satıyorlardı. Önceki gün ise hastane koridorlarında viroloji şemsiyeleri açmışlardı. Ondan evvelki ay da sismoloji haritaları üzerinden fahiş fiyata korku pazarlıyorlardı. Bugün ise Latin Amerika yeraltı dünyasının gayriresmi tarihçisi kesildiler. Hepsi birer yağmur beklentisi içerisinde, hepsi resmen birer kriz fırsatçılığını soyunmuş, bir şey olsa da konuşsak telaşesi bütün ruhlarını sarmış vaziyette resmen.

Mesele bir konuyu derinlemesine bilmek değil artık. Mesele, ekrandaki o devasa boşluğu, o korkutucu sessizliği doldurmak. Sessizliğe tahammülü olmayan, hızdan başı dönmüş bir çağda, sadece görüntü satarak konuşmak için var olmak. Ekranlar, kelimelerin tartılmadan fırlatıldığı birer atış poligonuna, stüdyolar ise her türlü malın hızla tüketildiği devasa panayırlara dönüştü. Oysa bilmek, yeri geldiğinde susmayı da bilmektir. Bilmiyorum, diyebilmenin o ağırbaşlı erdemini yitireli, zihnimizdeki o ahlaki tartı bozulalı çok oldu.

Bizim medeniyet tasavvurumuzda esnafın bir ahlakı, bir hududu, mekanla kurduğu bir ünsiyeti vardır. Ahilik geleneğinden beri böyledir, çıraklığını yapmadığın, terini akıtmadığın işin tezgahına geçemezsin. Oysa işportanın kökü yoktur, yersiz yurtsuzdur, derme çatmadır. Bugün bu köşededir, yarın zabıtayı görünce bambaşka bir sokağa kaçar. Türkiye’deki gazetecilik ve uzmanlık hezeyanı, tam da bu yersiz yurtsuzluğun, bu köksüzlüğün kurbanı olmuş durumda. Hakikatin çilesini çekmeden, masanın başında dirsek çürütmeden, malumatın hamallığını yaparak alim olunamayacağını unuttuk. Fikir çilesi yerini reytingin şehvetine bıraktı. Kelimeler ucuzladı, anlam buharlaştı.

Bu manzara, sadece bir medya krizi değil, aynı zamanda derin bir toplumsal çöküşün, kamusal alanın iflasının da resmidir. Demokrasinin tarihsel gelişimine baktığımızda, sağlıklı bir işleyişin ancak hakikati talep eden, hesap soran bir zümre, bilinçli bir orta sınıf ile mümkün olduğunu görürüz. Bugün ise orta sınıf küresel çapta, tıpkı vahşi kapitalizmin çarkları arasında ezildiği gibi erirken, hakikatin yerini seyirlik bir gösteri aldı. Nitelikli okurun, gerçeği arayan izleyicinin yerini, anlık uyarıcılarla tatmin olan bir kalabalık doldurdu. Kalabalıklar gerçeğin ağır faturasını ödemek istemez, onlar sadece oyalanmak ister. İşportacı uzmanlar da tam olarak bu oyalama işlevini, bu illüzyon seansını yürütüyorlar.

Peki, biz ne arıyoruz o parlayan cam ekranlarda? Gerçeği mi? Hayır! Sadece birilerinin bizim adımıza telaşlanmasını, birilerinin bizim yerimize bilmişlik taslamasını izliyoruz. Bir tür konfor alanı bu. Kendi cehaletimizi, başkalarının yaldızlı ve sahte bilgelikleriyle örtme çabası. Televizyonu kapatıp karanlıkta kendimize sorsak, sahiden Meksika’daki o uyuşturucu baronu bizim neyimiz olur? Hayatımıza ne katar? Hiçbir şey.

Ama yağmur yağıyor işte. Birilerinin bize o plastik, dayanıksız şemsiyeleri satması lazım. Yoksa hakikatin o soğuk sularında sırılsıklam olacağız. Gerçeklerle kendi başımıza yüzleşmekten korktuğumuz için, işportacıların avaz avaz bağıran seslerine sığınıyoruz.

Meksika’da er ya da geç kurşunlar susacak. Cüneyt Özdemir kamerasını toplayıp başka bir coğrafyaya, başka bir hikayeye yelken açacak. Peki bizim her derde deva uzmanlarımız? Onlar durmayacak. Ekranın o büyülü ışığında, ufukta belirecek yeni bir kara bulut arayacaklar. Yağmur damlaları yeryüzüne ilk düştüğünde, o bildik köşebaşında yine onları göreceğiz. Ellerinde yepyeni, gıcır gıcır yalanlar… İşporta tezgahı bu memlekette hiç kapanmaz. Ta ki, hakikatin asıl sahibi gelip o derme çatma tezgahı devirene kadar.

Visited 27 times, 1 visit(s) today

Close