Stratejik Vizyon ve Toplumsal Mutabakat Eksikliği: Barışın Kurumsal Mayınları
MHP liderinin beklenmedik jestleri, İmralı’dan gelen silah bırakma çağrısı, PKK’nın fesih kararı ve TBMM’de kurulan yeni komisyon, siyasal atmosferde yeni bir kapının aralandığı hissini güçlendirdi. Fakat bu kapının açıldığı yer pek net görünmüyor. Nereye çıkacağımız, nasıl bir Türkiye’ye varacağımız ve hangi kurumsal adımlarla oraya gideceğimiz hâlâ muğlak.
Bu yazı dizisinde şimdi beşinci büyük mayına geliyorum: stratejik vizyon ve toplumsal mutabakat eksikliği. Çünkü barış sadece çatışmanın bitmesi değil, sonrasının nasıl kurulacağını bilmek demektir. Yol belli değilse attığımız her adım mayın tarlasında yürümeye benzer.
Buradan şu soruya geçiyorum: Bütün bu psikolojik yükü taşıyacak kurumsal iskelet var mı? Bu soruyu Vamık Volkan’ın çadır metaforuyla düşünmek mümkün. Direk liderler, bez büyük grup kimliği ise, çadırın sağlamlığını asıl belirleyen şey kazıklardır. Yani kurumlar, yasalar ve mutabakat mekanizmaları. Direk ne kadar güçlü, bez ne kadar kalın olursa olsun, kazıklar zayıfsa ilk rüzgârda çadır savrulur.
Barıştan Sonra Ne Olacak?
Türkiye’de barış tartışmalarının ilginç bir özelliği var. Çoğu zaman sürecin kendisi konuşuluyor: kanın durması, silahların susması, masanın kurulması. Fakat “barıştan sonra” kısmı, yani sürecin nereye bağlanacağı, çok daha az somutlaşıyor. Oysa insanların asıl merak ettiği yer tam da burası.
Kürt tarafı açısından bakıldığında belirsizlik hayli geniş. Siyasal statü ne olacak? Yerel yönetimlerin yetkisi nasıl tanımlanacak? Anadilde eğitim, kamu hizmetlerinde dil düzenlemeleri, siyasi temsilde eşiğin fiili etkisi ve tutuklu siyasetçilerin durumu gibi somut başlıklarda nasıl bir çerçeve öngörülüyor? Suriye ve Irak hattındaki Kürt yapılanmalarıyla Türkiye’deki Kürt siyasetinin ilişkisi hangi ilkelere bağlanacak? Bu soruların net bir cevabı olmadığında travmatik hafıza kolayca devreye giriyor. “Bizi oyalıyorlar” algısı belirsizliğin en hızlı açıklama biçimi haline geliyor.
Türk tarafında ise başka türde bir belirsizlik var. Devletin üniter yapısı, sınır güvenliği, Suriye politikasının geleceği, güvenlik bürokrasisinin rolü ve iç istikrar kaygıları bunların başında geliyor. Barış sadece “bir şeylerden vazgeçme” olarak kodlandığında, ikinci yazıda ele aldığımız Sevr sendromu ve bölünme korkusu yeniden hareketleniyor. “PKK bittikten sonra bölgede ne olacak?” sorusu ile “devletin güvenlik kapasitesi nasıl yeniden tanımlanacak?” sorusuna ikna edici bir yanıt verilemezse, toplumun geniş kesimlerinde barış kontrol kaybı tehdidi gibi algılanabiliyor.
Burada Volkan’ın kimlik çadırı metaforu yeniden anlam kazanıyor. Çadırın nerede kurulacağını söylemeden insanlara “çadıra gelin” deniyor. Türk ve Kürt topluluklarının oluşturacağı ortak “biz” tanımı henüz açıkça tarif edilmiş değil. Kimlik çadırının nereye taşınacağı belirsiz kaldıkça, insanlar eski, alışıldık, hatta acı verici de olsa tanıdık olan kamp alanından ayrılmakta zorlanıyor.
Stratejik vizyon eksikliği psikolojik sorunları bizzat üreten bir etken değil. Ancak var olan travmaları, korkuları ve varoluş kaygılarını yatıştırmak yerine besleyen bir boşluk yaratıyor. Bu boşluk doldurulmadıkça barış her iki taraf için de fazlasıyla riskli bir bilinmez olarak kalıyor.
Mutabakatın Dar Koridoru
Barış süreçlerinde en sık tekrar edilen cümlelerden biri “toplumsal mutabakat olmadan bu iş yürümez” cümlesidir. Fakat mutabakat çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram. Yüzde yüz oydaşma anlamına gelmez. Herkesin her konuda aynı fikirde olması da mümkün değildir. Mutabakat daha çok, farklı kesimlerin “bu maliyete katlanmaya razıyım” dediği asgari ortak zemin demektir.
Türkiye’de yürüyen süreç şu anda ağırlıklı olarak hükümet, İmralı ve DEM hattına sıkışmış görünüyor. Diğer siyasi partiler, şehit aileleri, faili meçhul yakınları, korucu aileleri, bölge halkı, metropollerde yaşayan Kürt ve Türk gençler, sivil toplum örgütleri, kadın hareketi ve insan hakları çevreleri bu sürece ya seyirci ya da dışarıdan tepki veren unsurlar olarak konumlanıyor.
İkinci yazıda değindiğim toplumsal kimlik kuramı burada da geçerli. Süreç yalnızca dar bir aktör seti üzerinden yürüdüğünde, dışarıda kalan gruplar kendilerini tehdit altında hissedebilir ve bu hissi “bizi yok sayıyorlar” cümlesiyle anlamlandırabilir. Şehit aileleri bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Kayıpları zaten ağırdır ve bir de sürecin tasarımında kendilerine yer verilmediğinde barış “onların gözyaşının hiçe sayılması” gibi algılanabilir. Üçüncü yazıda tartıştığımız yas ve adalet açığı burada kurumsal bir boyut kazanıyor.
Faili meçhul yakınları ve kayıp aileleri de benzer bir konumda. Bu insanlar için barış, kaybın hesabının sorulmadığı ve hakikatin ortaya çıkmadığı bir “üstünü örtme” girişimi gibi görünebilir. Kürt tarafında ise köyü boşaltılmış, zorunlu göçe uğramış ve akrabalarını kaybetmiş ailelerin benzer bir yok sayılma duygusu yaşaması mümkün.
Kürt içi çoğulluk da önemli bir sorun alanı. Bugün Kürtlerin siyasette görünür yüzünü ağırlıkla DEM geleneği temsil ediyor. Ancak bu tüm Kürt toplumunun siyasi, kültürel ve dini çeşitliliğini yansıtmıyor. Dindar ve muhafazakâr Kürtler, devletle daha yakın ilişki kurmuş Kürt gruplar, metropollere göç etmiş genç kuşaklar ve kadın hareketi içinde yer alan Kürt aktivistler bu geniş spektrumun parçalarıdır. Bu çeşitlilik sürecin tasarımına tam olarak yansımadığında, PKK ve DEM hattı ile arasına mesafe koymuş Kürtlerin de “bu barış kimin barışı?” sorusunu sorması kaçınılmaz hale geliyor.
Mutabakat eksikliği sadece sayısal değil, nitel bir sorun. Siyaset “barış isteyenler” ve “barışa karşı olanlar” gibi kaba bir ikiliğe indirgenince, her iki tarafın içindeki farklı motivasyonlar kayboluyor. Oysa barışı gerçekten güçlendirecek şey, farklı kaygıları olan grupların sürece hangi koşullarda razı olduklarının konuşulmasıdır.
Kurumsal Mimari: İskeleti Olmayan Vücut
Barışın psikolojisi kadar mühendisliği de vardır. Mühendislik kısmı çoğu zaman sıkıcı bulunduğu için geri plana itilir, ama süreçler bu kısmın zayıflığı yüzünden çöker. Bu mühendisliğin temel başlıkları yasalar, meclis mekanizmaları, yürütme organlarının koordinasyonu, adalet sistemi, güvenlik bürokrasisi ve ekonomik ve sosyal politikalardır. Kısaca kurumsal iskelet.
TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” sembolik olarak önemli bir adım. Ancak bu komisyonun yetki alanı, çalışma yöntemi, şeffaflık düzeyi ve toplumsal kesimlerle kuracağı ilişki belirleyici olacaktır. 2013-2015 çözüm sürecinde çıkarılan çerçeve yasa sürece hukuki zemin sağlamıştı ama ayrıntılı bir yol haritası ortaya koymamıştı. Şimdi benzer bir belirsizliğin tekrarlanmaması için komisyonun yalnızca iyi niyet beyanı üreten değil, somut takvim, mekanizma ve öncelikler belirleyen bir yapı olması gerekiyor.
Son haftalarda komisyonun İmralı’ya yaptığı ziyaret bu açıdan düşündürücü bir örnek sundu. Gün boyunca “heyet gitti mi, gitmedi mi?” tartışması yaşandı; bazı haberler ziyareti doğrularken, komisyon üyesi bir milletvekili kameralar karşısında “İmralı’ya gitmedim” dedi. Ardından Meclis Başkanlığı heyetin adaya gittiğini resmen açıkladı, aynı milletvekili bu kez ziyarete katıldığını kabul etti. Görüşme tutanaklarının on yıl boyunca kapalı tutulacağı duyuruldu. Böylesine yüksek sembolik değeri olan bir görüşmede, “kim nereye gitti, ne görüştü?” sorularının saatlerce muğlak kalması, barış sürecinin hangi kurumsal zemin üzerinde yürüdüğüne dair ciddi bir soru işareti yaratıyor. Toplumun gözü önünde yapılan bir ziyarette bile bu kadar flu bir bilgi yönetimi varsa, kapalı kapılar ardında yürütülen kısımlara duyulan güvensizliğin artması kaçınılmazdır. Ana muhalefet partisinin tam da bu şeffaflık eksikliğini gerekçe göstererek heyete üye vermemesi, “mutabakat” kavramının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Yürütme ayağında da benzer bir tablo var. İçişleri, Adalet, Milli Savunma, Dışişleri ve ilgili diğer bakanlıkların hangi konuda sorumlu olduğu, koordinasyonun nasıl sağlanacağı ve yerel yönetimlerin sürece nasıl dahil edileceği açık biçimde tanımlanmadan her çatışmasızlık dönemi “geçici ateşkes” havasından çıkamaz. Suriye sahasının geleceği, sınır güvenliği, göç hareketleri ve mülteci politikası gibi başlıklar da bu koordinasyonun parçası olmak zorunda.
Adalet ve hakikat boyutunda ise üçüncü yazıda ele aldığım onarıcı adalet tartışması kurumsal bir form kazanıyor. Hakikat komisyonları ve özel yargı mekanizmaları, klasik ceza sisteminden farklı bir adalet yolu açabilir. Türkiye’de benzer bir mekanizma olmadan yas ve adalet açığı meselesinin kurumsal düzeyde karşılanması zor görünüyor. Her şey siyasetçinin lafına ve yargının rutin dosya işleyişine bırakılırsa travmanın kurumsal ifadesi eksik kalır.
Güvenlik boyutunda dördüncü yazıda tartıştığım DDR programları, yani silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon süreçleri, örgütsel varoluş kaygılarının kurumsal karşılığı olarak kritik öneme sahip. PKK’dan ayrılanların sivilleşmesi, korucu sisteminin dönüştürülmesi ve güvenlik bürokrasisinin barış sonrası misyonunun tanımlanması kurumsal barış mühendisliğinin zor ama kaçınılmaz parçaları. Bu adımlar atılmadığında varoluş kaygıları boşluk duygusuyla birleşir ve “spoiler” dinamiklerini güçlendirir.
Son olarak ekonomik boyut var. Barış süreçlerinde ekonomi genellikle “bölgeye yatırım” klişesiyle ele alınır. Oysa Türkiye’de son yirmi yılda Güneydoğu’ya ciddi altyapı yatırımları yapıldı; sağlık ve eğitim hizmetleri Türkiye’nin diğer bölgeleriyle karşılaştırılabilir düzeyde. Asıl mesele yatırım eksikliği değil, çatışma döneminde oluşmuş ekonomik yapıların dönüşümüdür. Dördüncü yazıda değindiğim savaş ekonomisi, koruculuk sistemi ve güvenlik harcamalarının yarattığı bağımlılık ilişkileri barışla birlikte yeniden tanımlanmak zorunda. İnsanlar barışı soyut cümlelerle değil, gündelik hayatlarındaki istikrarla ölçer.
Dil, Semboller ve Günlük Hayat
Kurumlar sadece yasa metinlerinden ibaret değildir. Müfredat, medya dili, sokak isimleri, anma törenleri, resmi söylem, polisle vatandaşın temas biçimi ve mahkeme dilinde kullanılan kelimeler de kurumsal kültürün parçalarıdır. Bu alanlar barışın toplumsal zihinle temas ettiği en hassas noktalardır.
Eğitim sisteminde Kürt meselesinin nasıl anlatıldığı, ders kitaplarında hangi kelimelerin kullanıldığı ve tarihin nasıl kurgulandığı yeni kuşakların hafızasını şekillendirecek. Medyada “terörist”, “örgüt” ve “Kürt” kelimelerinin birbirine yapışık kullanılmaya devam edilmesi sembolik düzeyde damgalamayı sürdürür. Yer isimlerinin iadesi, anadilinde tabelalar ve belli tarihlerde yapılan ortak anmalar sembolik adımlar gibi görünebilir, ancak büyük grup kimliği açısından bunlar kimlik çadırının bezine dikilen yeni yamalardır. Bu yamalar olmadan çadırdaki yırtıkları sadece metinle kapatmaya çalışmış oluruz.
Önceki yazılarda değindiğim akordeon fenomeni burada da işler. Toplum barışa yaklaşır, sonra bir olay olur, sert bir açıklama gelir veya bir saldırı yaşanır ve akordeon yeniden açılır. Bu ritimde kullanılan dil, semboller ve verilen tepkiler akordeonun ne kadar açılıp kapanacağını belirler. Siyasetçiler sadece ne söyledikleriyle değil, nasıl söyledikleriyle de bu ritmi etkiler.
Beşinci Mayının Yeri
Artık bu yazının odağındaki mayını daha net tarif edebiliriz. Türkiye’de barış sürecinin önündeki beşinci büyük engel, stratejik vizyon ve toplumsal mutabakat eksikliğinin tüm psikolojik yükü taşıyacak kurumsal iskeletin kurulmasını engellemesidir.
Barış sonrası Türkiye’nin nasıl bir siyasal düzen, nasıl bir kimlik tasarımı ve nasıl bir adalet ve güvenlik mimarisi öngördüğü netleşmediği sürece, süreç liderlerin iyi niyetine emanet bırakılmış ve kazıkları tam çakılmamış bir çadır gibi kalır. Kürt tarafında haklar ve statü konusundaki belirsizlik, Türk tarafında güvenlik ve bütünlük kaygısını sürekli diri tutar. Süreç hükümet ve örgüt hattına sıkıştıkça diğer toplumsal kesimler kendilerini dışlanmış hisseder ve barışa başkalarının adına alınmış bir risk gibi bakar.
Kurumsal mimari eksik kaldığında daha önce tartıştığımız tüm mayınlar, yani seçilmiş travmalar, tutulmamış yaslar ve örgütsel varoluş kaygıları sahipsiz enerji olarak zeminin altında dolaşır. Bu enerji bir yerde kendine çıkış arar. Bazen bir saldırı, bazen sert bir siyasi açıklama, bazen de toplumda yükselen güvensizlik dalgası olarak ortaya çıkar.
Çıkarımlar ve Uyarılar
Bu tablo karamsarlık üretmek için değil, sürecin ne kadar ince bir ayar gerektirdiğini göstermek için önemli. Barış kendiliğinden oluşan bir duygu hali değil, dikkatle kurulan bir yapı. Bu yapı, travmaların tanındığı, yasın tutulabildiği, örgütlerin ve devlet aygıtının yeni rollerine hazırlanabildiği ve toplumun farklı kesimlerinin asgari müşterekte buluşabildiği bir zemin gerektiriyor.
Beşinci mayın bize şunu söylüyor: Sadece “silah bırakılsın” demek yetmez. Silahlar bırakıldıktan sonra nasıl bir ülke olacağımızı, bu ülkeyi hangi kurumlarla, hangi ilkelerle ve kiminle birlikte inşa edeceğimizi de söylememiz gerekir. Aksi takdirde barış geçmiş çatışmanın gölgesinde sallanan kırılgan bir ara dönem olmaktan öteye gidemez.
Altıncı yazıda bu noktadan devam edeceğim. Barış başarıya ulaştığında ortaya çıkabilecek paradoksal bir riski, yani “şiddet işe yarıyor” algısının nasıl önlenebileceğini ele alacağız. Yedinci ve son yazıda ise süreç tıkanırsa ne olur sorusunu şimdiye kadar konuştuğumuz tüm psikolojik ve kurumsal yükle birlikte ele alacağız. Umudun yüksekten düşmesinin yarattığı travmayı, yeni bir çöküşün hem Türk hem Kürt toplumu için ne anlama geleceğini ve başarısızlığın nesiller arası aktarılacak bedelini konuşacağız. Çünkü mayınları sadece yerini tespit etmek için değil, temizlenmediğinde ortaya çıkacak tabloyu görmek için de işaretlemek gerekiyor.






