9:48 am Siyaset

Seküler Azınlık Siyasetinin İnşası

Azınlık Kavramı

Azınlık kavramı nicel olarak ele alındığında sayıca az olan gruplar ve kitleler için kullanılır. Özellikle de Lozan Antlaşması kapsamında tanımlanmış olan Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi gayrimüslim gruplar Türkiye’deki azınlıklar olarak biliniyorlar ancak bu gruplara ek olarak Kürtler, Aleviler ya da LGBT’ler gibi farklı gruplar da hakim unsura ait olmadıkları için azınlık olarak tanımlanıyorlar. Ancak azınlık kavramı sadece bu alanla sınırlı değil. Örneğin toplumumuzda siyasi iktidarların bazen bilinçli bazen de sistemsel olarak kendiliğinden baskı uyguladığı gruplar da azınlık sınıfında değerlendirilebilirler.

Günümüzde kendini seküler olarak tanımlayan kişiler, yukarıda saydığımız diğer gruplara kıyasla sayısal olarak azınlık statüsünde olmasalar bile siyasi erkin uyguladığı politikalar ve temsildeki kısıtlılık sebebiyle bu azınlık tanımının içerisine dahil edilebilirler. Bugün mevcut hükümet politikaları nedeniyle azınlık olarak tanımlayabileceğimiz “sekülerler”in yerinde yaklaşık 20-25 sene öncesine kadar “İslamcı” ya da “muhafazakar” olarak tanımlayabileceğimiz toplum kesimleri bulunuyordu. Bu gruplar, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren her zaman için düzen ile sorun yaşadı ve sisteme karşı kendi azınlık siyasetini yürütme çabasını ortaya koydu.

İslamcı Siyaset

Cumhuriyetin kuruluşunda aydınlanmacı ve ilerlemeci ideolojinin yönetici kesim arasında hakim olması sonucu ve bir ulus devlet yaratımı için modern bir Türk kimliğinin inşası gerekiyordu. Bu amaçla Anadolu toplumunun İslam ile klasik bağının zayıflatılması ve yeni kurulan cumhuriyete bağlı vatandaşlık bilincinin oluşturulması adına sayısız devrimler yapıldı. Bu yeni kimlik inşa sürecinde elbette ki muhaliflerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bu muhalif kitle kimi zaman eski İttihatçılar, kimi zaman Kürtler, bazı dönemlerde feodal toprak ağaları ve elbette yukarıda belirttiğim halifeliği ve İslami yönetimi savunanlardan oluşmaktaydı.

İslamcılar yeni cumhuriyet rejimine sahip laik devleti hiçbir zaman kendi devletleri olarak görmedi. Onlar için bu laik devlet ya yıkılması ya da ele geçirilmesi gereken bir olgu olarak süregeldi. Türkiye Cumhuriyeti “Darü’l-harb” idi. İslamcı ya da muhafazakar derken yekvücut, homojen bir yapıdan bahsetmiyorum elbette. Bu grubun içerisinde farklı fraksiyonlar da mevcuttu. Bu fraksiyonların kimisi daha katı, kimisi ise daha uzlaşmacıydı. Düzen ile anlaşan gruplar da elbette mevcuttu. Ancak genel manada hep azınlık siyasetinin temel kuralları işletilmeye devam edildi.

Seküler Azınlık

Azınlık olan bir grubun siyasi yaşamda var olabilmesinin temel şartı örgütlenebilmiş olmasıdır. Örgütsüz olan ve ortak hareket etme kabiliyetinden yoksun, kendi içerisinde bölünmüş bir topluluk asla kendi taleplerini kamuoyu nezdinde duyurma yetkinliğine sahip olamaz. Örneğimizden yola çıkacak olursak İslamcılar, Kürt hareketi ile birlikte Türkiye’de örgütlenme konusunda en başarılı grupların başında gelir. Derneklerin, öğrenci kulüplerinin ve siyasi partilerin örgütlenmesini başarı ile gerçekleştirebilen bir grup olarak karşımıza çıktılar. Buna bir de cemaat ve tarikat örgütlenmeleri de eklenince İslamcı hareketin Türkiye’de siyaseti etkileyecek konuma ulaşması çok da şaşırtıcı olmadı. Sistem ile sorunu olanlar bazı konjonktürel durumlarda farklı kesimlerle ittifak kurmaktan da çekinmediler. Örneğin İslamcı hareketin siyasi lideri olan Erbakan, hem sağ hem de sol aktörler ile aynı masaya oturdu, koalisyonlar kurdu. Çünkü İslamcılar, kendilerinin bir azınlık grubu olduğunun farkındaydılar ve siyasetlerini buna göre şekillendirerek nereden bir fayda sağlayacaklarsa ve nerede temsil ettiği grubun çıkarlarını koruyacak bir kazanım elde edeceklerse orada yerlerini aldılar.

Seküler Azınlık Siyaseti

Bugün kendisini seküler olarak tanımlayan tüm vatandaşların bir araya gelerek sistemsel olarak mevcut düzenin üzerlerinde kurduğu baskıya karşı azınlık siyasetinin inşasını gerçekleştirmesi gerekiyor. Sekülerlerin bunu yaparken mevcut sistemin artık bu ülkedeki haklarını ve hukuklarını bilinçli olarak korumadığını, istemli bir şekilde ekonomik ve toplumsal anlamda en çok ezilen kesimin yine sekülerler olduğunu kendilerine itiraf ederek kabullenmeleri gerekiyor. Sekülerler hala bu cumhuriyetin Atatürk’ün kurduğu laik demokratik cumhuriyet olduğu yanılgısına sahipler. Ancak 2017 Referandumu’ndan sonra karşı-devrimcilerin kazandığını ve 2023 Seçimleri ile bunun tam olarak tescillendiğini kabul etmek gerekiyor. Böylesi bir durum tespiti önemli bir başlangıç noktası olacaktır.

2023 Seçimleri öncesine kadar uygulanan ekonomi politikası yanlışlıkla uygulanmış ya da yenilik heyecanıyla ortaya çıkmış bir İslami ekonomi-nas ekonomisi denemesi değildi. Bilinçli bir şekilde bu ülkedeki insanların fakirleştirilerek emeğinin ucuzlatılması, ihracat yapan büyük şirketlere ve turizm patronlarına milyonlarca dolar kazandırmanın yanında özellikle şehirlerde yaşayan vatandaşlarını açlık sınırında yaşamaya doğru itmeyi amaçlayan bir politikaydı.

Bu politika ile şehirlerde yaşayan görece seküler ve maaşlı çalışan beyaz yaka kitle bu sistemin köleleri haline getirildi. Yine uygulanan baskı ve kültürel politikalar eliyle yurt dışına zorla göç ettirilen seküler azınlığa mensup, ne kadar eğitimli olsa da iktidar karşıtı bir seküler olduğu için sisteme köle olmaktan başka bir vasfı olamayan gençlerin yerine de Suriye’den ve Afganistan’dan gelen göçmenler ikame edilerek “daha makbul” bir seçmen kitlesi oluşturuldu. Türkiye’de kalanlar ise göçmen dalgası ve vatandaşlık için konut satışları sonucu artan kiraları ödeyemez duruma getirildi, gettolara sıkıştırıldı.

Bütün bu politikalara rağmen birazcık eğlenmek istese konserler ve festivaller iptal edildi, iki kadeh bir şeyler içmek istese fahiş vergilerle örtülü yasak uygulandı, hadi parasını verip bir mekanda içemedi, bari sahilde oturup denize karşı bir bira içelim dedi o da yasaklandı, hiçbiri olmadı evde çay demleyip dizi-film izleyeyim bari dedi sansürsüz bir şey izleyemez hale getirildi. Starbucks’ta kahve içtiği için linç edilmek istendi. Diyelim şanslıydı evlenebildi ve çocuğunu okula göndermek istedi ama imam-hatiplere göndermemek için binlerce lira ödeyerek çocuğunu özel okullara yazdırmak zorunda kaldı. Kendisi öğrenciyse sırf okuluna devam edebilmek adına kira ödememek için kalmak zorunda olduğu cemaat yurdunda zorla namaza kaldırıldı, kalkmazsa sokağa atılmakla tehdit edildi. Sevgilisi ile el ele yürüdü diye laf söylendi, üzerlerine yüründü. Zorla başları kapatıldı…

Bu noktada sekülerler olarak ifade ettiğim grubun homojen bir yapıya sahip olmadığının gayet farkındayım. Ancak ifade ettiğim gibi İslamcılar da yekpare bir oluşum değildi ancak azami ortak taleplerde buluşabilmişlerdi. Sekülerler olarak ifade ettiğim grubun içerisinde ateistler, deistler, seküler milliyetçiler ve Kürtler, seküler Aleviler ve Sünniler, Kemalistler, liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar yani aslında toplumun bu baskıdan nasibini alan her kesimden birey var. Yani aslında sıradan vatandaşın ta kendisi var.

Ortak Azami Talepler

Öncelikle seküler azınlık siyasetinin inşasında atılması gereken en önemli adım, seküler grupların kendi komünitelerini kurmaları ve bu komünitelerin güçlendirilmesi, kurumsallaşmaları ve birbirlerini desteklemeleridir. Örneğin seküler milliyetçi bir oluşum ile sosyalist bir oluşum seküler siyasete yönelik herhangi bir adımda ortak ses çıkarabilmeyi öğrenmelidir. Böylece ortak talepler etrafında şekillenen ortak hareket etme ve kamuoyu oluşturabilme refleksine sahip olunması aynı zamanda siyasi erkin üstünde etkili olabilme ve taleplerin daha yüksek sesle ifade edilmesi anlamına da gelecektir.

Böyle bir reflekse sahip olan gruplar, ardından ortak radikal ısrar ve direniş noktaları ortaya koyabilirler. Örneğin İslamcılar için bu, başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasıydı. Ya da Türkçe ezana geri dönülmemesiydi. Sekülerler için bu direniş noktası TCK 216’nın kaldırılması, zorunlu din dersinin kaldırılması, vergilerinin diyanete aktarılmaması talebi, içkilerdeki fahiş verginin kaldırılması, öğrencilerin cemaat yurtlarına mecbur bırakılmaması, festival ve konserlerin iptal edilmemesi, belediye tesislerinde içki içilebilmesi, öldükten sonra istediği gibi defnedilebilme özgürlüğü vb. konular olabilir. Bu politikalar üzerindeki düzenli ısrar etmek, seküler grupları desteklemek, bu grupların desteklediği politikalara duyarları olan şirketlerden alışveriş yapma veya desteklemeyenlerden yapmama yoluyla sermayeye baskı kurmak, mevcut siyasileri bu konularda konuşmaya yönlendirmek ya da kendi siyasi oluşumunu ortaya çıkartmak gibi yöntemler ile sistemsel baskıya karşı konulabilir.

Eğitimli ve seküler toplum kesiminin daha bireysel olduğu ve örgütlenme konusunda başarısız olduğu ön kabulü akademide ve kamuoyunda oldukça sık ifade edilir. Bir noktada haklı da sayılabilir. Ancak artık bir araya gelip azınlık siyaseti inşa edilmez ise Türkiye siyaseti 30-40 yıl içerisinde İslamcılar ve daha da İslamcılar arasındaki rekabetin olduğu bir alana dönüşebilir. 2013 yılında Gezi Direnişi ile sekülerlerin bireysel olduğu, örgütlenemediği söylemi aslında yara aldı ve gerektiğinde yaşam tarzına müdahale edilen toplum kesimlerinin nasıl harekete geçebileceğine şahit olduğumuz bir süreci bize gösterdi. Gezi’nin üzerinden 10 yıl geçti, Türkiye bugün daha kötü durumda. Bunun sebebi gelecek 10-20 yıl yerine gelecek seçimi düşünmemizdi. Artık gelecek seçimi değil gelecek nesilleri düşünmemiz gerekiyor. Artık daha fazla Enes Kara’lar olmasın diye çabalamamız gerekiyor. Bu çaba ancak artık bu devletin üvey evlatları olduğumuzu kabul etmemiz ile başlayacak.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 341 times, 1 visit(s) today

Close