Psikoloji

Bir Kadın Cinayetinin Psikanalizi – 2 | Louis Althusser Hélène Rytmann’ı Neden Öldürdü?

Düzensiz Bağlanma ve Sınırda Dinamikler: “Benden Gidersen Ben Değilim”

Düzensiz bağlanma çoğu kez, bakım verenin hem güven hem de tehdit kaynağı olduğu erken deneyimlerden köken alır. Çocuk aynı kişiye hem yakınlık arzusuyla yönelir hem de ondan korkar. Zihin bu çelişkiyi çözemediğinde, ileride yakın ilişkilerde durum kendini şu cümleyle ele verir: “Sana muhtacım ama sana güvenemiyorum.”

Bu zeminde yakınlık bir yandan yatıştırır, bir yandan tehdit eder. Kişi hızla bağlanır, kaybetmemek için yapışır; ama aynı hızla incinme ihtimalini büyütür ve geri çekilir. Sonuç, ilişkide sık gördüğümüz itme-çekme döngüsüdür. En küçük mesafe, geç gelen bir mesaj, değişen bir ton, kısa bir bakış bile “terk edilme” işareti gibi okunabilir. Bu okuma yerleştiğinde panik ile öfke aynı anda yükselir.

Bu dalgalanma, klinikte sınırda kişilik örgütlenmesi dediğimiz örüntünün önde gelen özelliklerinden biridir. Burada terk edilme korkusu sıradan bir duygu gibi değil, bir alarm sistemi gibi çalışır. Alarm çaldığında zihnin ince ayarı bozulur; gri tonlar kaybolur, dünya hızla siyah ve beyaz renklere ayrılır. Bir an önce yatıştırılması gereken tek şey, ayrılık ihtimalidir. Bu yüzden öfke, kıskançlık, suçlama ve yalvarma aynı sahnede, kısa aralıklarla yer değiştirebilir.

Alarm hali uzadıkça ilkel savunmalar devreye girer. İdealize etme ile değersizleştirme hızla yer değiştirir. Partner bir an “tek sığınağım” gibi yaşanırken, bir sonraki anda “beni yok eden düşman”a dönüşebilir. Bu dönüşüm çoğu zaman düşünülmüş bir kötülükten değil, taşınamayan bir duygulanım yoğunluğundan kaynaklanır. Öfke, kaygı ve boşluk aynı anda yükseldiğinde kişi ya kendine saldırganca yönelir ya da saldırıyı en yakına, partnere yansıtır.

Burada, şiddetin niteliğini klinik açıdan ayırt etmek önemlidir: Bu tür patolojik örgütlenmelerde şiddet çoğu zaman planlı bir proje gibi değil, bir tetiklenme anına verilen reaktif bir cevap gibi ortaya çıkar. Terk edilme işareti alındığında duygu düzenleme kapasitesi çöker; kişi kendini bir anda “dayanılmaz” bir yoğunluğun içinde bulur. Bu yoğunluğa bazı vakalarda dissosiyatif bir kopuş da eşlik edebilir. Ancak bu klinik olasılık eylemi hafifletmez; sadece mekanizmayı tarif eder. Şiddet yine de seçilmiş bir davranıştır ve bedeli kurbana ödetilir.

Althusser ile Hélène’in ilişkisi, bu dinamiklerle uyumlu bir izlenim verir: yoğun ihtiyaç, yoğun çatışma, ayrılma tehdidi ve sonunda boğma. Althusser’in notlarında sözünü ettiği “çılgınlık diyagramı” ve ilişki atmosferine dair kimi pasajlar, gerilimin yalnızca bir güne ait olmadığını düşündürür. 1964’te notlarına kaydettiği “kız kardeşimi öldürmeliyim ya da o ölmeli” rüyası da şiddet fantezisinin ve iç çatışmanın yıllar öncesinden dolaşımda olabildiğini gösterir.

Burada altını çizmemiz gereken şudur: Bu dinamikleri tarif etmek faili “anlamak” için onu yüceltmek değildir. Tersine, şiddetin nasıl yükseldiğini daha erken fark edebilmek içindir. Çünkü ayrılık kaygısı, benlik kırılganlığı ve öfke döngüsü, çoğu zaman cinayetten önce ilişkide defalarca küçük provokasyonlarla kendini ele verir. Sorun, bu işaretlerin “ilişki meselesi” diye geçiştirilmesi ve kadının ayrılma iradesinin bir tehdit gibi karşılanmasıdır.

Narsisistik ve Bağımlı Öğeler: “Sensiz Yaşayamam, Ama Sen de Benim Malımsın”

Sınırda dinamiklere çoğu zaman başka örgütlenmeler eşlik eder. Bunlardan ikisi özellikle risklidir: bağımlı örüntü ve narsisistik örüntü. Bağımlı yapı, partneri varoluşun dayanağı yapar; ayrılık sıradan bir kayıp gibi değil, sanki bir çöküş tehdidi gibi yaşanır. Narsisistik yapı ise partneri özerk bir özne olarak değil, benliğin bir uzantısı olarak görmeye eğilimlidir. Bu eğilim güçlendiğinde “benim” duygusu sevginin yerine geçer; ayrılık da yalnızca terk edilme değil, “hak kaybı” gibi yaşanır.

Bağımlı örüntüde kişi, kendi duygusal yükünü tek başına taşıyamayacağına inanır. İlişki, sevgi kadar bir tutunma düzenine dönüşür. Bu tabloda kişi terk edilmemek için aşırı uyum gösterebilir, sınırlarını silebilir, kendini küçültebilir. Dışarıdan “çok seven” gibi görünen bu yapı, içeride çoğu zaman yoğun bir çaresizlik ve birikmiş öfke rezervi taşır.

Narsisistik örüntüde ise kırılgan benlik, üstünlük ve hak görme duygusuyla telafi edilir. Partnerin ihtiyaçları, sınırları ve ayrı bir hayatı olduğu gerçeği kolayca silinir. İlişki bir karşılaşma olmaktan çıkar, sahiplik ilişkisine döner: “Benim için varsın” duygusu, “benimle olduğun sürece varsın”a doğru kayar. Bu kayışın kritik sonucu şudur: Ayrılık, yalnızca bir kayıp değil, narsisistik benliğe yönelmiş bir aşağılanma ve hak ihlali gibi yaşanır.

Bu iki örüntü aynı kişide birleştiğinde tehlikeli bir karışım ortaya çıkar. Bağımlı taraf “Sensiz yapamam” der. Narsisistik taraf “Beni bırakamazsın” der. Sınırda dinamiklerin hızla yükselen duygulanımı da buna eklendiğinde, ayrılık anı bir yas süreci değil, bir güç savaşı gibi yaşanır. Failin zihninde denklem giderek daralır: Ya ilişki sürer ya da kontrol edilemeyen bir kayıp yaşanır. Bu daralma, öfkeyi bir duygu olmaktan çıkarıp eyleme zorlayan bir basınca dönüştürebilir.

Bu yüzden yakın partner şiddetinde duyduğumuz cümleler birbirine benzer: “Onsuz yapamam, gözüm döndü.” “Beni bu hale o getirdi.” “Başkasına yâr olacağına ölsün.” Bu cümlelerin altında sevgi değil, sevginin taşınacağı bir benlik yokluğu ve hak görme duygusu çalışır. Kadının ayrılma iradesi bir özgürleşme hamlesi olarak değil, erkeğin benliğine yönelmiş bir saldırı gibi okunur. Şiddet de bu okumanın içinde kontrolü geri alma ya da kaybı kalıcı biçimde durdurma girişimine dönüşür.

Althusser vakasında tartışmaya değer olan nokta yalnızca klinik kırılganlık değil, bu kırılganlığın ataerkil ayrıcalıkla birleşebilmesidir. Çocukluk anlatılarında babanın anne üzerinde kurduğu sert kontrol çizgisi, sonraki ilişkilerde görülen hak görme ve sınır ihlaliyle birlikte düşünüldüğünde, “dahi filozof” görüntüsünün altında tanıdık bir erkeklik kalıbı da belirir. Burada mesele felsefi bir derinlik değil; ayrılmayı bir hak olarak tanımayan, ilişkiyi mülkiyet gibi kuran bir sahiplenme mantığıdır.

Özetle şuraya varıyoruz: Bağlanma patolojisi, benlik kırılganlığı ve narsisistik hak görme duygusu bir araya geldiğinde şiddet çoğu zaman tekil bir öfke patlaması olmaktan çıkar. İlişkiyi adım adım daraltan, kadının hareket alanını kısan ve ayrılığı imkansızlaştırmaya çalışan bir kontrol düzenine yaslanır. Bu düzenin adı zorlayıcı kontroldür. Şiddetin ayrılık eşiğinde neden tırmandığını da en iyi bu örüntü üzerinden görürüz.

DEVAM EDECEK

Visited 52 times, 2 visit(s) today

Close