Psikoloji

Bir Kadın Cinayetinin Psikanalizi – 1 | Louis Althusser Hélène Rytmann’ı Neden Öldürdü?

“Ölmek istemiyorum” çığlığı, bir vicdan borcu gibi hafızamda asılı kaldı.
 Emine Bulut ve partnerleri tarafından öldürülen bütün kadınlar için…

Bağlanma, Bağımlılık ve Kontrol Arzusu Üzerine

Bir insan sevdiği kişiyi nasıl öldürür? Daha ürpertici soru şudur: Sevgi, bazı zihinlerde nasıl olup da yok etme hakkına, hatta yok etme zorunluluğuna dönüşür? Ve bu dönüşüm yalnızca “delilere” özgü bir sapma mıdır, yoksa pek çok ilişkide sessizce işleyen mekanizmaların uç noktası mıdır?

“Kocası Hélène Rytmann’ı Neden Öldürdü?” sorusu ilk bakışta tek bir ana, filozof Louis Althusser’in eşi Hélène Rytmann’ı boğarak öldürmesi eylemine işaret eder. Ama soru büyüdükçe mesele tek bir adamın “anlaşılmaz deliliği” olmaktan çıkar; bağlanma patolojisi, bağımlılık, terk edilme paniği, benlik kırılganlığı ve kontrol ihtiyacı gibi daha tanıdık bir zemine oturur. Buna ataerkil kültürün erkeğe sağladığı görünmez hak duygusu da eklenince, karşımıza yalnızca Althusser’e özgü bir “trajedi” değil, yakın partner şiddetinde sık gördüğümüz bir örüntü çıkar. Üstelik entelektüel statü, çoğu kez bu örüntünün üzerini örten “sofistike” bir dil de üretir.

Bu yazıda, faili romantize etme ya da aklama tuzağına düşmeden Althusser’in cinayetini açıklamaya çalışıyoruz; amacımız katili mazur göstermek değildir. Tersine, “dâhi filozofun anlaşılmaz cinneti” örtüsünü kaldırıp, birçok kadın cinayetinde tekrar eden psikodinamik ve toplumsal dinamikleri görünür kılmaktır. Çünkü banal olanı net gördüğümüzde, benzer örüntüleri bugünün vakalarında daha erken tanıyabilir ve belki de önleyebiliriz. Althusser vakası bir istisna değil; tersine bir prototiptir.

İstisnai Bir Delilik mi, Banal Bir Kadın Cinayeti mi?

Louis Althusser, 20. yüzyılın en etkili Marksist filozoflarından biriydi. İdeoloji teorisiyle, yapısalcı Marksizm önermesiyle ve “Devletin İdeolojik Aygıtları” kavramıyla düşünce tarihine damgasını vurmuş, Paris’teki École Normale Supérieure’de yaklaşık otuz yıl ders vermişti. Foucault, Derrida, Bourdieu gibi isimler onun öğrencileri arasındaydı.

Hélène Rytmann ise Althusser’in otuz yılı aşkın süredir hayatını paylaştığı partneriydi. Ama sadece “Althusser’in karısı” değildi. Yahudi bir aileden gelen Rytmann, II. Dünya Savaşı’nda Fransız Direnişi’nde “Legotien” kod adıyla Nazilere karşı savaşmış bir direnişçiydi. Savaş sonrasında sinema ve işçi sınıfı belleği üzerine sosyolojik araştırmalar yapmıştı; kendi başına bir entelektüel kimlik inşa etmişti.

16 Kasım 1980’de Althusser, Paris’teki École Normale Supérieure lojmanlarında Hélène Rytmann’ı boğarak öldürdü. Entelektüel dünya bunu “korkunç ama anlaşılmaz bir trajedi” diye konuştu. Olay, “iki kişilik cinayet”, “ertelenmiş anne katliamı”, “aşırı bir cinsel ilişki türü” gibi göz kamaştırıcı ama içi boş açıklamalarla izah edildi. Felsefi jargon çoğu zaman cinayeti anlamaya değil, onu örtmeye ve sorgulanamaz kılmaya yarıyordu.

Althusser, Fransız ceza yasasının 64. maddesi uyarınca akıl hastalığı gerekçesiyle yargılanmadı; psikiyatri kliniğine yatırıldı. “Olay anını hatırlamadığını” söyledi; sonraki yıllarda yazdığı otobiyografisinde kendini olayın bir tür “kurbanı” gibi konumlandırdı. Böylece fail “istisnai” bir yere çekilirken, Hélène Rytmann’ın adı ve varlığı tarihin arka planına itildi.

Halbuki vakaya yalın haliyle bakıldığında tablo sıra dışı değildir: Yıllardır psikiyatrik sorunları olan, partneriyle yoğun, karışık, bağımlı ve çatışmalı bir ilişki yaşayan bir erkek; ayrılmayı düşünen bir kadın, artan gerilim ve sonunda boğarak öldürme. Bu yapı, bugün manşetlere düşen pek çok yakın partner cinayetiyle ürkütücü biçimde benzeşir.

Francis Dupuis-Déri’nin “Katil Althusser: Erkekliğin Sıradanlığı” (Althusser assassin, la banalité du mâle [Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramına bir gönderme]) başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu radikal feminist eleştiri önemlidir: “Althusser’in entelektüel statüsü bir sis perdesidir. Cinayetin tetikleyicisi felsefi bir “delilik” değil, Hélène Rytmann’ın Althusser’den ayrılmak istemesiydi.”

Bu istisna haline getirme mekanizması Althusser’e özgü değildir. Kültür, kadın katillerini trajik kahramana dönüştürmeye yatkındır. Oscar Wilde, 1897’de karısının boğazını keserek öldüren Charles Wooldridge için “Herkes öldürür sevdiğini” diyerek cinayeti şiirsel hale getirmişti. 1980’de Fransız entelijansiyası, karısını boğan Althusser için “felsefi bir delilik” diyerek cinayeti teorize etti. İkisinde de fail “yüce” bir acının öznesi gibi yükselirken, öldürülen kadın silik bir dipnota itildi.

Dolayısıyla “neden öldürdü?” sorusunu “çünkü deliydi” diye kapatmak klinik olarak yetersiz, politik olarak da tehlikelidir. Asıl soru şudur: Bu tür bir cinayeti mümkün kılan ilişki örüntüsü ve benlik yapısı neydi?

Bağlanma Kuramı: Öteki’ne Tutunmak, Öteki’nden Korkmak

Bağlanma kuramı (Bowlby, Ainsworth) şunu söyler: İnsan yavrusu hayatta kalmak için güvenli bir figüre yönelmeye programlıdır. Bu ilk ilişki deneyimi yalnızca çocukluğu değil, yetişkinlikte yakınlık kurma ve ayrılığa dayanma kapasitemizi de biçimlendirir. Bebeklikte bakım verenle kurulan ilişkinin niteliği, ileride yakınlık ve mesafe karşısında nasıl tepki vereceğimize dair bir iç haritaya dönüşür.

En kısa haliyle: Güvenli bağlanmada “Sen varsın, ben de varım” hissi baskındır; yakınlık kurulabilir, ayrılık da tolere edilir. Kaygılı bağlanmada “Ya gidersen?” korkusu öne çıkar; bir mesajın gecikmesi ya da küçük bir mesafe işareti bile panik ve güvence arama davranışlarını tetikleyebilir: peş peşe arama, ardı ardına mesaj atma, “neredesin” sorgusu, sosyal medyadan kontrol etme gibi… Kaçıngan bağlanmada yakınlık tehlike gibi algılanır; kişi ihtiyacını inkâr eder, geri çekilir. Düzensiz bağlanma ise en çalkantılı uçtur: “Hem sana muhtacım hem senden korkuyorum.” Yakınlık ve kaçış aynı anda çalışır.

Bu şemalar yalnızca teorik sınıflamalar değildir. Yakın partner şiddeti ve kadın cinayetlerinde sık gördüğümüz zeminlerden biri, özellikle kaygılı ve düzensiz bağlanmanın benlik kırılganlığıyla birleştiği tablodur. Bu yapıda partner, yalnızca sevilen kişi değildir; benliği ayakta tutan dayanağa dönüşür, adeta psikolojik bir oksijen tüpü gibi… Bu yüzden partnerin uzaklaşması ya da ayrılma ihtimali, ilişkinin bitmesi olarak yaşanmaz. Daha ilkel bir düzeyde “Ben çökerim” duygusu belirir. Kişi kendilik duygusunu partnerinden ayrı kuramaz hale gelmiştir.

Jacques Lacan, sevilen kişiyi yalnızca aşk nesnesi değil, öznenin kimliğini yansıtan “büyük Öteki” olarak tarif eder. İnsan benliği, Lacancı yaklaşıma göre, varoluşsal bir eksiklik duygusuyla maluldür ve partnerin varlığı bu eksikliği geçici olarak giderip tamlık hissi sağlar. Öteki giderse, aynadaki yüz kaybolur. Terk edilme, sadece sevilen birinin kaybı değil, aynı zamanda öznenin kendilik tanımının çözülmesidir. Lacan’ın “boşluk” dediği bu durum, terk edilen kişinin “Ben kimim?” sorusuyla yüzleştiği, varoluşun anlamsızlaştığı bir kimlik krizidir.

Donald Winnicott’ın “nesne kullanımı” kavramı bu dinamiğe farklı bir açıdan bakmamızı sağlayabilir. Winnicott’a göre sağlıklı gelişimde çocuk, anneyi fantezide yok eder, ama anne bu yıkımdan sağ çıkar ve çocuk, nesnenin kendi dışında, bağımsız bir varlık olduğunu böyle öğrenir. Bu kritik geçiş, partnerin “özne” olarak, yani kendi iradesi, kararları ve bağımsızlığı olan bir varlık olarak kabul edilmesinin temelidir. Bu geçişi tamamlayamamış kişilerde partner hâlâ içsel bir nesne gibi deneyimlenir; partnerin bağımsız iradesi, psişik bir saldırı olarak algılanır. Ortaya çıkan patolojik denklem şudur: “Sensiz kim olduğumu bilmiyorum. Gidersen ben yok olacağım. Öyleyse senin gitme ihtimalini yok etmeliyim.” Bu, “seni seviyorum”un karanlık kardeşidir: “Beni bırakmaman için seni yok ederim.”

Althusser vakasında bu mekanizmanın çalıştığını düşündüren çok şey vardır. Hélène’in bağımsız bir özne olarak ayrılma ihtimali, Althusser’in kırılgan benlik dengesinde tahammül edilemez bir tehdit gibi belirmiş olabilir. Bu durumda cinayet, “anlaşılmaz bir cinnet” değil, partnerin özneliğini kabul edememenin en uç ve geri dönülemez ifadesi haline gelir.

DEVAM EDECEK

NOT: Bu yazıyı hazırlamaya başladığımda başlığı “Althusser Karısını Neden Öldürdü?” diye düşünmüştüm. Sonra şunu fark ettim: Tam da eleştirdiğim görünmezleştirme, bazen en masum yerde, başlıkta yeniden üretiliyor. Failin adı büyüdükçe, Hélène Rytmann daha en baştan “Althussser’in karısı”na indirgeniyor; okurun dikkati otomatik olarak ünlü olana akıyor. Bu yüzden başlığı bilerek değiştirdim. Faili saklamak için değil; anlatının ağırlık merkezini baştan kurbanın hayatına, kimliğine ve hafızadan silinme sürecine çekmek için. Çünkü bu metnin derdi, cinayetin kendisi kadar, cinayet sonrası çalışan o ikinci şiddeti de görünür kılmak.

Visited 168 times, 2 visit(s) today

Close