1998 veya 99 yılıydı. İstanbul’da öğrenciydim. Hâlâ oluyor mu bilmiyorum, o yıllarda Ramazan ayı gelince Sultanahmet Camii’nin avlusunda bir kitap fuarı kurulurdu. Ben de fırsat buldukça bu fuarda dolaşırdım. O sene de bir gün fuarda kalabalığın arasında dolaşırken bir cümle kulağıma çalındı:
“Size kaç santim kitap lazım?”
Başımı çevirdim. Çok ciltli tarih, tefsir, hadis, fıkıh setleri satan bir yayınevinin görevlisi, karı-koca bir çiftle konuşuyordu. Adam, salonlarında bir vitrin bulunduğunu, vitrinde 65 santimlik bir raf olduğunu söyledi. “Oraya koymak için” kitap bakıyorlardı. Görevli, işinin ehli olmanın rahatlığıyla, soruya hafif bir alay da katıyordu; yüzüne bakınca bunu anlamıştım. 65 santim, rafın ölçüsüydü. Kitap ise o ölçüyü dolduracak hacim.
O gün bu sahnenin komik tarafını görmüş, içimden gülümsemiştim. Zamanla anladım ki bu durumun trajedisi komikliğinden büyüktü. Çünkü izlediğim sahnede kitabın değeri, “ne anlattığı” ile değil, kapladığı yerle ve vitrinde nasıl durduğuyla ölçülüyordu. Kitap, içerikten ve bilgiden çok bir dekorasyon malzemesi sayılıyordu. Bugünlerde ise aynı mantığın başka bir nesneye, hatta insani bir role doğru kaydığını görüyoruz. Üstelik bu kez ölçü birimi de somut değil.
Son yıllarda iktidara yakın yerlerde, yarı yakınma, yarı sitem tonuyla tekrar edilen bir cümle dolaşıyor: “Millete yabancı bir aydın sınıfı vardı, çok şükür sesleri kısıldı, ama onların yerine yerli ve millî bir aydın kuşağı oluşmadı.” Bu yazı, işte bu serzenişin mantığını yoklamak için yazıldı.
İhtiyaç duyulan şey “aydın”, ölçü ise “yerli ve milli.”
Raf ölçüsü ile aydın ölçüsü
Bir düşünce insanının topluma katkısını, eleştirisini, ufuk açıcı tekliflerini konuşmak zor iştir. Çünkü bu katkı çoğu zaman tek cümleyle ölçülmez; uzun vadede anlaşılır, farklı kesimlerce farklı okunur, kimi zaman da rahatsız edici olduğu için önce dirençle karşılanır. Bu yüzden emek ister, dikkat ister, vakit ister. Buna karşılık, bir “aydın”ı raf ölçüsü mantığıyla sipariş etmek kolaydır. Rafın santimi belliyse, sözün sınırı da çizilir. Kitabın kapağı bir rafta nasıl göze iyi görünüyorsa, aydının cümleleri de dijital bir camekânda öyle parlatılabilir. İçerik kapağın arkasında kalabilir; yeter ki taşmasın, ortalığa saçılmasın.
Düşünce insanı, problemi tespit eder; sebep-sonuç ilişkilerini yoklar, bedelleri gösterir, alternatifleri tartışır. En önemlisi, gerektiğinde kendi tarafını da sorgular. Sipariş üzerine üretilen aydın ise “düşünce üreten” bir figür olmaktan çıkar, “gerekçe üreten” bir figüre dönüşür. Gerekçe çoğu zaman kararın ardından gelir. Yön çizilmiştir, geriye o çizgiyi akla uygun gösterecek bir söylem ihtiyacı kalmıştır.
İşte “yerli ve millî aydın” arayışının masum görünen bazı cümlelerinde, gerekçe üreten bir aydın hayalinin izleri beliriyor. Bir yandan “topluma yabancı aydın” eleştirisi yapılırken, diğer yandan aydından beklenen şeyin eleştirel akıl değil, onaylayıcı bir tercüme olduğu seziliyor. Aydın, iktidarın eylemlerini açıklasın; onları makul kılıfına soksun, gerekçelendirsin. Böyle bir aydın, düşünce değil, tasdik mührü üretir.
Topluma yabancı olmamak ne demek?
Elbette aydının halka yabancılaşması bir problemdir. Yabancılaşma, bazen kibirden, bazen sınıf kapanından, bazen de dili yalnızca kendi çevresinin anlayacağı şekilde kullanmaktan doğar. Toplumun tarihini bilmeden, kültürün işaretlerini okumadan, insanların gündelik hayatını tanımadan, onların korkularını ve umutlarını hissetmeden konuşan kişi, doğru şeyler söylese bile söyledikleri muhatabına ulaşamaz.
Tarihimizde de “yabancılaşmış aydın” şikâyeti sadece bir slogandan ibaret olmadı; zaman zaman gerçek bir temas kaybını tespit etti. Fakat bu şikâyetin ilacı, aydını sadakat ölçüsüne bağlamak değildir. Aydını “bizim gibi konuş, bizim gibi sus” çizgisine çektiğiniz anda, yabancılaşmayı gidermiş olmazsınız; yalnızca başka bir yabancılaşma üretirsiniz. Çünkü düşünce, temasla beslenir ama talimatla yaşamaz.
“Halka yabancı olmamak” ile “halkın hoşuna gidecek şeyler söylemek” aynı şey değildir. Toplumun içinden olmak, toplumun her anki ruh haline teslim olmayı gerektirmez. Aydın, yaşadığı toplumun mazisini bilmelidir; kırılmalarını, travmalarını, bekleyişlerini, psikolojik yüklerini tanımalıdır. İnsanların hangi güdülerle hareket ettiğini, hangi sembollere neden bağlandığını, neleri kolay, neleri zor kabul ettiğini anlamalıdır. Bu, aydının temas etiğidir: Toplumun dokusuna nüfuz etmek, nabzını hissetmekle ilgili bir sorumluluktur bu.
Fakat aydının görevi toplumu aynalamak olamaz. Toplum, kendisini çoğu zaman zaten aynalar; ailede, sokakta, kahvede, ekranda, mitingde, sosyal medyada kendi yankısını bulur. Aydının rolü, o yankının kör noktalarını görünür kılmaktır. Terapide hastanın her dediğini onaylamak nasıl iyileşmeyi engellerse, toplumun her refleksini onaylamak da toplumsal şifayı engeller. Toplumun bugün alkışladığı bir tercihin yarın çıkaracağı bedeli hatırlatmak, kısa vadeli rahatlığın uzun vadeli maliyetini göstermek, konuşulmayanı konuşulur hale getirmek ve adını koymaktan kaçınılan sorulara ad koymak: Aydının işi budur.
Bu yüzden aydın zaman zaman rahatsız eder. Rahatsızlık vermek, topluma yabancı olmak demek değildir. Rahatsızlık mesafeden beslenebilir. Bu mesafe hem zamansaldır hem ahlakîdir; aydın böyle bir mesafeden bugünün kazancına değil, yarınki faturaya bakar. Bu nedenle aydın, kalabalığın o anki psikolojisiyle kolayca aynı hizaya gelmez. Zaten her seferinde aynı hizaya geliyorsa, orada aydınlıktan değil, aydın denilen kişinin beğenilme arzusundan söz etmek gerekir.
Aydın nasıl imkânsızlaştırılır?
Aydından hep alkış alan, sözü hep dinlenen, itibarı hiç sarsılmayan bir figür olması beklenirse, bu beklenti aydının tanımıyla çelişir. Çünkü aydının kıymeti çoğu zaman ilk anda anlaşılmaz; sözü sıklıkla “şimdi yeri değil” refleksiyle karşılanır. “Şimdi sırası mı?” denir, “Ülkenin morali bozuluyor” denir, “Bu meseleleri konuşmak düşmana yarar” denir. Bu cümleler, aslında aydının işini tarif eder: Rahatsız edici hakikat, konfor bozulmadan söylenmez.
Bu noktada kritik bir kırılma vardır. Eğer bir toplumda yanlışı dile getiren “bizden değildir” mantığıyla dışlanırsa, aydın tanımı baştan sakatlanır. Çünkü bu durumda aydın, eleştirdikçe itibardan düşen, sustukça “makbul” olan bir figüre dönüşür. Böyle bir atmosferde mesele aydın yetiştirememek değil, aydını kasten imkânsız kılmaktır.
Genellikle sorun yalnızca siyasi iradenin tutumundan ibaret de değildir. Eğitim düzeni eleştirel düşünce terbiyesini zayıf bıraktığında, medya iklimi itirazı gürültüye boğduğunda, akademi ve yayıncılık güvencesizleştiğinde, aydın rolü doğal olarak daralır. Böyle bir zeminde “niye aydın yetişmiyor?” diye yakınmak, toprağı kurutup ağaçtan gölge beklemeye benzer. Kimse düşünmenin bedelinin dışlanmak olduğu bir kategoriye gönüllü olarak girmek istemez.
Burada asıl soru şudur: İktidar, eleştiriyi bir tehdit olarak mı yoksa bir imkân olarak mı görüyor? Zaman zaman kendisiyle ters düşen, yaptıklarını onaylamayan birini hâlâ “bu memleketin aydını” diye kabul edebilecek mi, yoksa zihnindeki “makbul” kategorisinden hızla çıkarıp yok mu sayacak?
İşin trajikomik yanı şudur: İktidar her şeyi zaten çok doğru yaptığını düşünüyorsa, onu sürekli tasvip edecek aydınlara da ihtiyaç yoktur. Çünkü onay başka yollarla üretilebilir; alkışın mekanizması her zaman bulunur. Aydın denilen figürün bir işlevi olacaksa, o işlev onay üretmek değil ikaz üretmek, iktidarın da toplumun da görmediği bedelleri göstermek, meseleleri daha geniş bir çerçevede tartışmaya açmaktır.
“Yerli ve millî” etiketi neyi ölçüyor?
“Yerli ve millî” etiketi ilk duyuşta kulağa sıcak gelebilir. Kendi kültürünü bilmek, toplumun dilini konuşmak, dışarıdan bakmamak, ülkesinin sorunlarını küçümsememek. Bunların hepsi makul beklentilerdir. Ne var ki etiket bir süre sonra şuna dönüşür: “Bizim gibi konuş, bizim gibi düşün, bizim gibi sus.” Bu noktada etiketi belirleyen şey artık kültürel yakınlık değil, siyasal sadakattir. Sadakat ise ölçülebilir bir şeydir – raf ölçüsü gibi. Bu yüzden “yerli ve millî” talebi bazen bir kültürel arayış değil, bir sınır çizme biçimi olarak çalışır.
Üstelik “makbul aydın” arayışı tek bir mahalleye ait değildir. Zaman zaman muhalif çevrelerde de benzer bir refleks görülür; bu kez ölçü başka bir etiketle kurulur. Etiket değişse bile mekanizma tanıdıktır: Alkışa yakın duran söz kıymetli, itiraz eden söz gereksiz sayılır. Oysa aydını aydın yapan, hangi tarafta durduğu değil, gerektiğinde kendi tarafına da mesafe koyabilmesidir.
Aydına sınır çizildiğinde, aydınların serbestçe konuşacağı bir alan değil, yalnızca “makbul” cümlelerin sergilendiği bir teşhir düzeni oluşur. Bu düzende aydın sadece rafı doldurur. Taşmamak şartıyla, sormamak şartıyla, yerini bozmamak şartıyla.
Bugünün dünyasında aydının yeri
Bu tartışmayı bugün ayrıca zorlaştıran bir şey var: Entelektüel otorite zaten parçalandı, kamusal alan çoğullaştı, bilgi kanalları çoğaldı. Bu yüzden “yerli ve millî” söylemi çoğu zaman bir eksikliği telafi etme çabası gibi değil, dağınık olanı yeniden merkezileştirme ve alanı tek sese indirgeme arzusu gibi görünüyor.
Üstelik “bize yerli ve milli bir aydın sınıfı lazım” talebi sadece siyasi değil, tarihsel bir ölçü hatasıdır. 18. ve 19. yüzyılda kamusal entelektüel, gazete, kürsü, salon, akademi gibi sınırlı sayıda mecranın, belirleyici olduğu bir alanda görünür olurdu. Bu düzen “öncü” figürün etkisini artırmaya elverişliydi: Söz daha yavaş yayılır ama daha merkezî bir yerde yankılanırdı. Bugün ise bilgi teknolojileri, medya çoğullaşması ve sosyal ağların hız-gürültü rejimi bu modeli çoktan sarstı.
Artık tek bir aydının bir yazıyla toplumu topyekûn yönlendirmesi zor. Bilgiye erişim hızlandı, mecralar çoğaldı, otorite dağıldı. Bu durum aydını önemsiz kılmıyor; rolünü yeniden tarif etmeyi gerektiriyor. Aydının işi artık kitlelere tek bir doğruyu ilan etmek değil, tartışmayı derinleştirmek, kavramları netleştirmek, farklı alanlar arasında düşünsel bir çeviri kurmak.
Bugünün aydını tek ses olmak zorunda değil; farklı disiplinlerden gelen aydınlar aynı sorunu farklı biçimlerde kurabilir, aynı icraatı bambaşka açılardan yorumlayabilir, birbirini sertçe eleştirebilir. Buna rağmen hepsi bu memleketin aydını olarak kabul edilebilir. Çünkü aydınlığı belirleyen şey aynı cümleleri kurmak değil, hakikate karşı özerk bir sorumluluk taşımaktır.
Eğer “yerli ve millî aydın” diye tarif edilen zümreden beklenen, herkesin aynı şeyi söylemesi, otoriteyi tasvip etmesi, otoritenin hatası karşısında susması ise, burada aydından değil bir camekândan söz ediyoruz. Böyle bir yerde ortaya çıkan figür, kendi evinde aydıncılık oynayan bir bilgi hamalıdır. Elindeki bilgiyi gücün arzusuna uygun hale getirmek için eğip büker; bunu da çoğu zaman usta bir illüzyonist gibi yapar. Gösteri parlak olabilir, kelimeler cilalı olabilir, ama düşünce yoktur. Çünkü düşüncenin ilk şartı, gerektiğinde kendi tarafına da “dur” diyebilmektir.
Bu yüzden aydını “tek tip” bir kalıba sokma arzusu sadece teorik olarak sorunlu değil, pratik olarak da gerçek dışıdır. Dijital çağda tek tip aydın sipariş etmek, 65 santim raf için “tam takım kitap” istemeye benziyor. Evet, bu şekilde raf dolabilir ama evin içi genişlemez.
Son söz: Raf dolsun diye değil, raf tartışılsın diye
Bir aydın, içinde yaşadığı toplumun mazisine, kültürüne, psikolojisine hâkim olmalıdır. Topluma yabancı olmamak, onun dokusunu tanımaktan ibarettir. Bu temas, aydını daha sorumlu kılar. Ama aydın toplumu aynalamak için yoktur. Aydın, iktidarın icraatlarını evrensel bilgi birikimini eğip bükerek meşrulaştırmak için de yoktur. Aydının işi gerekçe üretmek değil, hakikati görünür kılmaktır.
Bu nedenle “yerli ve millî aydın” arayışını bir raf ölçüsüne indirgediğiniz anda, aslında aydını aramıyor olursunuz. Bir camekân arıyorsunuzdur. Camekân süsü, aydın kılığına girmiş bir suskunluktur. Gerçek aydın ise süs olmayı reddedip ses olmayı seçtiğinde var olur.
O halde soruyu en yalın haliyle yeniden sormalı:
Size kaç santim aydın lazım?
Rafı dolduracak kadar mı, yoksa rafın ölçüsünü tartışacak kadar mı?






