9:49 am Dış Politika

Yağmurdan Sonra: Türkiye, İsrail ve ABD Üçgeni

Robert Redford ve Brad Pitt’in başrollerinde yer aldığı 2001 yapımı Spy Game filminde Nathan Muir, emekli olacağı gün ofisinde bazı belgeleri bir torbaya doldurup sekreteri Gladys’e teslim eder. Keza Nathan’ın eski öğrencisi Tom Bishop’ın casusluktan tutuklandığı süreçte CIA tarafından gözden çıkarıldığına kanaat getirmiştir. Nitekim eşzamanlı olarak ABD-Çin ticaret görüşmeleri gerçekleşecektir. Ofisi de bu bakımdan bir aramaya maruz kalabilir, bu yüzden de Bishop’ı gözden çıkaranlara sunamayacağı bazı belgeleri ayırır.

Sekreteri ona “son günümüzde biraz paranoya mı seziliyor” diye şakacı bir soru yönelttiğinde Nathan, bir soruyla karşılık verir:

“Nuh, gemisini ne zaman yaptı Gladys?”

Gladys bilmediğini ima eden bakışla karşılık verdiğinde Nathan “yağmurdan önce, yağmurdan önce” karşılığını verir.

Filmin odağında Lübnan’daki çatışmaların yer alması talihin kötü bir tesadüfü olsa da yaşanan yağmurun öncesini ve sonrasını düşünmek zorundayız. Okuyacağınız bu analizde sonrasına dair Türkiye’nin parçası olduğu olası üçgenler üzerine bir tartışma yürütmeyi umuyorum.

Romantizmle Fanatizm Arasında

Dijitalleşmiş dünyanın her şeyi anında yorumlama ve analiz etme hastalığı, Hamas’ın İsrail’e düzenlediği ve bedelinin ağır olacağı şimdiden belli olan saldırılar üzerine çok şey yazdırdı, çizdirdi.

Ağırlığı giderek artan söylem, Hamas saldırılarının İsrail’in 11 Eylül’ü olduğu yönünde. Bu söylem aynı zamanda saldırıyı İsrail’in “işine gelen” bir olay olarak işaretlerken komplo teorilerine de nefes alma imkanı sağlıyor.

Yüzlerce insanın, kadın çocuk demeden katledildiği süreçlerin “üst akıl”ın ürünü olduğunu düşünmek, anti-siyonist ya da El-Fetih romantizmleri ile konuya yaklaşmak soğukkanlı analiz kabiliyetini sıfırlıyor.

Barthes’ın “militanın kibri” olarak bahsettiği, argümanlarımızla kurduğumuz duygusal bağlılıkların süreçleri daha da içinden çıkılamaz hale getireceğini akılda tutmakta fayda var.

Keza Türkiye’de İsrail – Filistin sorununa yönelik El-Fetih romantizmi ya da fanatizm arasında savrulan yaklaşımların sonuç üretmesi mümkün olmayan argümanlar olduğunu Hamas’ın üst düzey yöneticilerinden gelen “Biz hedeflerimizi gerçekleştirdik. Her türlü istişareye ve siyasi diyaloğa hazırız. Hamas, müzakereye kapalı değil” açıklamasıyla görüyoruz.

Oysa Türkiye’nin, hem İsrail ile ilişkileri hem Filistinlilere yardım etme kapasitesini muhafaza etme hem de ABD ile ilişkilerini düşünmesi açısından böylesi duygusallıklarla işi olamaz.

İsrail Neden Bu Saldırıyı Öngöremedi?

Kurumlara, devletlere mutlak bir güç atfetmenin zihinleri kısa yola yani komplolara hapsetme riski var. Dolayısıyla Altı Gün Savaşları’nı yaşamış bir İsrail’in bu denli büyük yara aldığı stratejik bir baskın olarak değerlendirilebilecek bu saldırıyı neden öngöremediği sorusu da “mutlaklık” zehrinden payını almış yanıtlarla karşılanabiliyor.

Bu bağlamda başlıktaki soruya verilecek yanıt da salt Hamas ve Filistin meselesi ya da istihbarat örgütleri çerçevesinde şekillenemez.

Bir kere devlet olgusunu hatırlamamız gerekiyor. Hiçbir devlet, yekpare ve homojen yapıya sahip değildir. Farklı ideolojik anlayışlarda temsil edilen fraksiyonlardan, iktidar odaklarından oluşur.

Güçlü bir siyasi iktidar bu fraksiyonlar arasındaki ayrımı, işlevsel düzeyde ortadan kaldıran bir olgudur. Haliyle, son yıllarda erken seçim ve kırılgan koalisyonların sarmalına giren İsrail’de bu yönde bir istikrardan söz etmek mümkün değil.

Kaldı ki bu sarmaldan, ülke tarihinin en sağcı hükümetiyle çıkmaya çalışan İsrail’de özellikle de siyasi kırılganlık azalmak yerine, yargı reformuna dair tepkilerle toplumsal huzursuzluğun da eklendiği bir karmaşaya dönüşmüş durumdaydı.

Dolayısıyla ülkenin kırılgan siyasal yapısının özellikle de güvenlik bürokrasisini ifade eden kurumlar nezdinde, fraksiyonlar arasındaki ayrışmayı derinleştirmesi, derinleştirdiği ölçüde de siyasallaştırması mümkündür. Bu bakımdan İsrail’in yaşadığı şok, devlet ve hükümet ayrımı ile siyasal istikrarın ne denli yaşamsal olgular olduğunu gözler önüne sermiştir.

ABD’nin Geri Dönüşü

Hamas’ın İsrail saldırısının en önemli sonuçlarından biri ABD’nin Ortadoğu’ya geri dönüşü oldu.

Nitekim bir süredir, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik artan ilgisizliği Çin’in iktisadi anlaşmalar üzerinden attığı adımlarla telafi ediliyor gibi bir manzarayla karşı karşıyaydık.

ABD, İsrail’e yönelik bu saldırıyı bölgede kendi hegemonyasını sarsan girişimleri etkilemek için kullanacaktır.

Keza Çin’in Suudi Arabistan ve İran bağlamında attığı adımlar, İsrail ile ekonomik ilişkiler geliştirme çabası ABD için, Ortadoğu’yu Pasifik’teki mücadelesinin bir uzantısı kıldı, diyebiliriz.

Açıkçası ABD’nin dönüşü, İsrail’in hayal kırıklıklarının da tamiri anlamına gelebilir.

Bölgede, özellikle BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın da bulunduğu bazı ülkeler arasında imzalanan bir dizi normalleşme anlaşmasıyla kurmaya çabaladığı “anti-İran” koalisyonun çok geçmeden belirsizliğe gömülmesi İsrail açısından bölgesel ittifak girişimlerinin yetersizliğini gözler önüne sermiştir.

Öte yandan Çin’in, ara buluculuk rolü üstlenerek Suudiler ve İran arasında yeni ilişkiler tesis etmeye girişmesi, İsrail için belirsizliğin daha da büyümesinden başka bir anlam taşımıyordu.

Dolayısıyla ABD, Ortadoğu’yu Çin’i kontrol altında tutma adımlarının vazgeçilmez bir parçası kılacaktır.

Ayrıca bu geri dönüşün Türkiye ve İsrail açısından ayrı bir önemi var.

Keza kısa bir süreye kadar ABD’nin her iki ülke liderine bakışı hiç olmadığı kadar olumsuz bir seyir izliyordu. Netanyahu, ABD için “yaklaşık 75 yıldır ilk kez bir İsrail liderine en temel düzeyde güvenmemenin” nedeni iken Erdoğan, özellikle İsveç’in NATO’ya katılımına yönelik itirazıyla adı konulmamış yaptırımlarla mücadele etmek zorunda kalıyordu.

Oysa ABD’siz bir Ortadoğu gösterdi ki konjonktürel koşulların ötesinde bu üç ülkenin, kendi çıkarları doğrultusunda birbirine ihtiyacı var. Yeni denklemler ve bölgesel ittifak girişimleri bu üçgenin olmadığı boşluğu doldurmakta yetersiz kalıyor. Bu bakımdan hem İran’ın dizginlenmesi hem de bölgesel koşulların daha fazla istikrarsızlığa dönüşmemesi için bu üçgen yeniden tesis edilmeli, noktasına gelindi.

Önümüzdeki günlerde bu yönde somut adımlar atılacağını da düşünüyorum.

Türkiye Ne Yapmalı?

Halep doğumlu İsrailli araştırmacı Ofra Bengio, Türkiye-İsrail ilişkilerini ele aldığı çalışmada her iki ülkeyi “Ortadoğulu yabancılar” olarak tanımlamıştı. Bengio’ya göre Ortadoğu’nun yabancısı bu iki ülkenin, Müslüman Osmanlı/Türk ve Musevi İsrailli iki toplum ve ulusun temasları her daim olumlu seyretmiştir.

Türkiye ile İsrail arasında, karşılıklı izolasyon girişimlerinin iki ülkeye de herhangi bir katkı yapmadığının görülmesiyle ilişkiler normalleşme yoluna girmişti. Retorik olarak İsrail ne kadar aşırı sağa kapılırsa kapılsın Türkiye, son yıllarda söylemsel yoğunluğu artan siyasal İslam’ın etkisi altında görülürse görülsün Bengio’nun altını çizdiği “Ortadoğulu yabancılık” olgusu iki ülkenin de genlerine sinmiştir.

Her iki ülke de zaman zaman “yabancı düşmanlığını” toplumlarını konsolide etmek ya da yönlendirmek amaçlı bir araç olarak görse de bunlar ilişkilerin asli zeminini, tüm aksi niyetlere rağmen zedeleyememiştir.

Kadınların canlı yayında kaçırıldığı, ölü bedenlerin teşhir edildiği Hamas saldırısının akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duygusallığı öne çıkan bir söylem yerine taraflara itidal tavsiyesinde bulunması, Dışişleri Bakanı Fidan’ın bölge ülkeleriyle yoğun görüşmeler gerçekleştirmesi bu asli zeminin rehberliğinde bir tutum alındığını gösteriyor.

Kaldı ki Türkiye, İsrail ile ilişkilerini bölgedeki etkinliğini arttırma bağlamında ele alabilir. İçinde bulunduğumuz süreçte de bu prensipten taviz vermeyerek Türkiye, kendi hafızasında yer etmiş terör olaylarının uzun ve acılı süreci perspektifinden İsrail’in yanında olabilir.

Ancak bu şekilde, itidal çağrısının her iki taraf üzerinde bir etkisi olabilir, ara buluculuk pozisyonu muhafaza edebilir, güçlendirebilir. Başka bir ifadeyle, İsrail ile ilişkilerini kalıcı bir ritme kavuşturmayan Türkiye’nin Filistinliler için yapabileceği şeyler çok ama çok sınırlıdır.

Çatışmaların seyrinin etkin bir gözlemcisi olmak, uluslararası hukukun göz ardı edilmesini engellemek, Filistinli sivillerin başta insani olmak üzere her türlü hakkını savunabilmek, İsrail ile ilişkilerin karşılıklı olarak istikrarlı kılınmasıyla daha etkin bir politika haline getirilebilir.

Özellikle Filistin cephesine, seçtikleri yöntemin haklı davalarına verdiği onarılamaz zararı anlatmak, ancak İsrail ile kurulacak ve korunacak politik, toplumsal empatiyle mümkün olabilir.

Bu empatinin reelpolitik karşılığı da Türkiye-Azerbaycan-İsrail ittifak üçgeninin kaçınılmazlığa doğru evrilmesi de olabilir.

Giderek doğallaşan ve bölgesel dengeyi sağlamak için elzem olabilecek bu ittifak, Türkiye’nin bir eksen ülke olması anlamına gelmiyor; tam aksine, egemen bir devlet ve bölgesel bir güç olarak yanı başında nükleer silaha sahip bir komşuya müsaade etmeyeceğinin kararlı tutumunu ifade ediyor.

Son söz olarak belirtmek gerekiyor: Haklı olmanın zorluğu, haksız olmaktan katbekat fazladır. Dünya, politik rekabetten etik boyutu dışladığı ölçüde ortada ne haklı ne de haksız kalacak gibi görünüyor.

*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 43 times, 1 visit(s) today

Close