10:59 am Dış Politika

Asker Sözü 2.0: İsveç’in Üyeliği

Asker Sözü 2.0: İsveç’in Üyeliği

Geçtiğimiz gün itibarıyla TBMM İsveç’in NATO üyeliğine rıza gösterdi ve Batı’nın arzuları hayat buldu. İsveç’in üyeliği konusunda iç siyasetteki demeçleri, çıkışları ve tartışmaları bir kenara bırakırsak dış politika ve strateji açısından yapılacak değerlendirmelerin önemli olduğuna inanıyorum.

Dış politika bütünüyle pazarlıklar sürecidir. İmzacısı olunan antlaşmaların şartları, aktörler vs. bu pazarlıkların esas unsurlarıdır. NATO oy birliğiyle karar alan bir örgütlenme olduğundan hem faaliyetler hem üyelikler noktasında mevcut üyelere pazarlıkta üstünlük sağlayabilmekte. Bu yönüyle toparlandığında “Türkiye, İsveç’in üyeliğine onay vererek ne kazandı?” sorusu bizi asıl ilgilendiren meseledir.

Türkiye, etki alanını gücünün ötesinde genişletme arzusu olan, müttefikleriyle çıkar uyumunu yitirme noktasına gelmiş, kuzeyi dışında her bölgede çeşitli çatışma alanlarına çekilmiş, başat ticari ortaklarıyla arasında uzlaşmazlıklar olan bir aktör olarak görülüyor. Bu manzarada Türkiye üzerinde herhangi bir hiyerarşi görmek istemezken bölgenin büyük gücü olan Rusya ile de müttefiklerinin aksine görece iyi bir ilişki geliştirmeye gayret ediyor.

Tüm bu sorunlar ve arzular ışığında NATO üyeliği ve İsveç, Türkiye’nin hangi derdine derman olabilirdi? Başlıca pazarlık konularımız olan, F-16 edinmek, AB üyeliği için somut adım atılması ve vize sorunlarının çözülmesi, Suriye’nin kuzeyindeki desteğin kesilmesi ve tüm alanın Türk askerine devredilmesi ve İsveç’in elindeki tüm terör örgütü mensuplarını teslim etmesi gibi hususlar şart koşulabilirdi. Somut, elle tutulur bir kazanım sağlamadan isteneni vermek pazarlıkta geriye düşmektir. Bunlar için söz almış olmak da Kenan Evren’in Yunanistan’ın NATO askerî kanadına dönmesi için Ege konusunda yaptığı hatayı anımsatıyor. Bu olaydaki gibi herhangi bir net kazanım sağlamadan sadece söz alarak üyeliğe onay verilmesi hata olarak değerlendirilebilir. Net bir kazanım var mı? Henüz F-16 alabilmiş veya F-35 projesine geri dönebilmiş değiliz, Avrupa ile sorunlarımız katlanarak devam ediyor, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü halen korunuyor ve İsveç terör örgütü propagandasına seyirci kalıyor. Bu haliyle Türkiye elindeki pazarlık unsurunu kaybetmişe benziyor.

Krizler dış politikanın bir parçasıdır. Farklı çıkarlar peşindeki aktörlerin her konuda uyum sağlaması beklenemez. Bu doğrultuda Türk dış politikası da bugünlerde birçok krizle sınanıyor. İsveç’in üyeliğini bekletmeyi de bir kriz olarak kabul edersek çözümü konusundaki gayretin bizden gelmemesi gerekiyordu. Krizin muhatapları Türkiye’nin isteklerine yönelik adım atarak krizi çözebilirdi. Bu süreçte geçtiğimiz yılın sonunda örneğin F-16’ların teslimi noktasında ABD Başkanı Biden’dan destek geldiği ancak işin Kongre’ye takıldığı biliniyordu. Türkiye de benzer tutumu sergileyebilirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan İsveç’in üyeliğini destekleyebilir ancak TBMM henüz ikna olmamış olabilirdi. Bu yönüyle krizin çözülmesi bizim değil İsveç’in bir meselesi olabilirdi. Kriz çözmekten ziyade krizle yaşamayı bir diplomatik yetenek olarak öğrenmemiz gerekiyor.

Ukrayna Savaşı sırasında ve Suriye’de yer yer doğrudan karşı karşıya geldiğimiz Rusya ile ABD kışkırtmalarına karşın başarılı bir ilişki geliştirdiğimiz söylenebilir. Rusya’nın batı sınırlarındaki gelişmelerine yönelik hassasiyetini anlayarak agresifliğini üzerimize çekecek adımlardan kaçınmak oldukça önemli. Rusya hem kuzeyimizde hem güneyimizde varlık gösteren bir büyük güç olmasının yanında Mersin’de nükleer santral yapımını sürdüren bir ortak durumunda. Bu gelişmeler ışığında Rusya’nın gözetilmesi gereken bir devlet olduğunu hesaba katmak gerekir. İsveç’in üyeliği ile Rusya-NATO sınırı genişlemese de derinleşecek. NATO gücünü doğrudan kendisine yönelik tehdit olarak değerlendiren Rusya’nın bu gelişmeden doğrudan Türkiye’yi sorumlu tutması elbette olası değil ancak Rusya ile aramızdaki bir pazarlık unsurunu yitirdiğimiz de bir gerçek. Bunun karşısında Suriye’de Rusya misillemelerine karşı daha dikkatli olmak gerekebilir.

Diğer bir mesele ise süregelen genişlemeyle NATO’nun işlerliğidir. 1955’te Batı Almanya’nın katılımıyla 15 üyelik bir örgütlenme olan NATO’nun Soğuk Savaş’ta başarılı bir sınav vererek tehdidi bertaraf ettiğini biliyoruz. Öte yandan örgütlenme dahilinde her üyenin stratejik olarak ittifaka sunduğu hizmet, katlanacağı maliyet ve bu nedenle katkısı bu döneme kadar daha netti. Soğuk Savaş’ın ardından ise NATO genişlemesi ABD’nin bir nüfuz stratejisi olarak kullanıldı. Geldiğimiz noktada ise ittifak dahilinde faydasının ne olduğu belli olmayan üyeler yer alıyor. Bu durumda NATO, Soğuk Savaş’taki gibi bir savunma gücü oluşturabilir mi? Oldukça zor. Caydırıcılık noktasında halen başarılı olduğunu kabul etmekle birlikte casus foederis oluşsa dahi NATO’nun devreye girebilmesi oldukça zor. İttifak içi dengenin bozulmuş olmasının ötesinde lokomotif konumundaki ABD dahi NATO’yu yük olarak değerlendirmeye başladı. Bu nedenle NATO’ya caydırıcılık ve savunma alanında diyalog ortamı sağlayan bir platformdan öte önem atfetmemek gerekiyor.

Devletlerarası siyaset gri kalınması gereken bir tablodur. Renklenmek, netleşmek esnekliği kaybetmeye sebebiyet verebilir. L. Hart; Bismack ve Kayzer arasındaki temel farkın, biri sürekli hilekarlık yaparak güven sağlarken diğeri düzensizlikle güvenilmezlik kazanması olduğu değerlendirmesinde bulunuyor. Olmaz dediğinize ertesi gün olur demek kriz çözmek değildir. Bunun ötesinde olmaz denilene kazanım sağlamadan olur demek sonraki pazarlıklar için direncinizin kırılganlığını anlatır. Korunamayacak sertlikten kaçınmak gerekir.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 42 times, 1 visit(s) today

Close