FelsefeTarih

Filibeli Ahmet Hilmi ve İlim Karşısında Maddecilik

Osmanlı’nın son döneminde düşünce dünyası belirgin biçimde hareketlendi. Batı düşüncesiyle temas alanları genişledi; basın canlandı, tercümeler arttı, yeni kavramlar dolaşıma girdi. “Hürriyet”, “terakki”, “ilim”, “medeniyet”, “hakikat” gibi kelimeler farklı akımların elinde farklı anlamlara kavuştu; bu da düşünce üretimini zenginleştirdi.

Bu zenginleşme tartışmayı da büyüttü. Aynı kavramların farklı çevrelerce farklı anlamlarla sahiplenilmesi, kimi zaman verimli polemikler doğurdu, kimi zaman da cepheleşmeyi keskinleştirdi. Bir yanda “fen”in yükselen otoritesi, diğer yanda geleneksel dünyanın sarsılan güveni vardı. Bu gerilim, yalnız kitaplarda değil, gazete sütunlarında ve dergi sayfalarında da yaşanıyordu.

Filibeli Şehbenderzade Ahmet Hilmi, bu kamusal tartışma ikliminin görünür isimlerindendir. Tasavvufî irfanı ve metafizik geleneği yalnızca “geçmişin mirası” olarak değil, insanı ve hakikati anlamanın canlı bir imkânı olarak ciddiye alır. Bununla beraber modern bilimin dilini ve dönemin “ilim” itibarını da yok saymaz. Metinleri, okuru iki şeye aynı anda davet eder: bir yandan geleneği duygunun korunaklı alanında bırakmadan, kavramla ve gerekçeyle savunmaya; öte yandan “fen”in gücünü teslim ederken onun yetki sınırlarını da tartışmaya. Bu nedenle Filibeli, modernleşme polemiğinde sadece itiraz eden değil, tartışmanın terimlerini yeniden kurmaya çalışan bir yazardır.

Filibeli’yi okumak, bu hareketli zeminde bir zihnin hem savunmaya geçtiğini hem de savunurken yeni bir dil kurmaya çalıştığını görmeye yarar.

Filibeli’yi bugünden geriye doğru okuduğumuzda kolay bir etiketleme cazip gelir: “İlk İslamcılardan biri”, “materyalizm karşıtı”, “tasavvufçu”. Ama bu etiketler, onun asıl hamlesini tam karşılamaz. Filibeli’nin ayırt edici yanı, karşı çıktığı şeyi yalnızca mahkûm etmemesi, aynı zamanda onu kendi iddia ettiği zeminde tartışmaya kalkışmasıdır. Maddeciler “ilim” ve “fen” adına konuşuyorsa, Filibeli de itirazını aynı kelimelerin ve aynı otorite iddiasının içine yerleştirir; meseleyi iman–inkâr çatışmasına indirgemeden, delil ve muhakeme diliyle yürütmeye çalışır. Dönemin popüler materyalizmi, yalnızca bir felsefe görüşü olarak değil, bir dünya yorumu ve bir özgüven taşıyıcısı olarak dolaşımdaydı. Bu özgüvenin kaynağı da “ilim” kelimesiydi. Filibeli bu yüzden tartışmayı kürsüye değil, mahkemeye taşır. Mahkemenin adı, kendi seçtiği başlıkta saklıdır: HUZUR-U AKLÜ FEN’DE MADDİYYÛN MESLEK-İ DALÂLETİ.

Başlığı günümüz Türkçesiyle söylemek gerekirse, kabaca “Akıl ve bilim huzurunda maddeciliğin sapkın yolu” ya da “Akıl ve bilim karşısında maddeciliğin şaşmış mesleği” anlamına gelir. Filibeli, daha başlıkta, tartışmayı dogmanın değil muhakemenin önüne koymak istediğini ilan eder.

Bu uzun başlığın karşılığı olarak metin içinde daha sade bir ad kullanacağız: İlim karşısında maddecilik. Filibeli’nin iddiası da burada toplanır: Madem “ilim” adına konuşuluyor, o hâlde maddecilik de ilim karşısında sorgulanacaktır.

Bu kitapta polemik üslubu göze çarpar. Metin, doğrudan bir muhataba cevap vermek üzere kaleme alınmıştır. Filibeli, Celâl Nuri’nin kimi metinlerinde (özellikle Büchner çizgisindeki popüler materyalizmi “ilerleme” diliyle aktaran pasajlarda) dolaşıma soktuğu iddiaları hedef alır. Bu tartışma hattı Celâl Nuri ile sınırlı değildir; aynı dönemde Abdullah Cevdet gibi başka kalemler de benzer bir “bilim” retoriğini farklı tonlarda dolaşıma taşır. Bu yüzden kitap, soyut bir felsefe dersinden çok, güncel bir tartışmanın mahkeme zaptı gibidir: İddialar tek tek sıralanır, sonra tek tek çürütülmeye çalışılır. Üslubun yer yer sertleşmesi, biraz da bu yakın mesafeli muhataplık duygusundan doğar. Dolayısıyla metni okurken, Filibeli’nin yalnız “maddecilik”le değil, onu Osmanlı kamusal alanında meşrulaştıran yeni retorikle de boğuştuğunu akılda tutmak gerekir.

Teşhisin gücü: Maddeciliği bir “meslek” gibi görmek

Filibeli, maddeciliği bir “meslek” diye adlandırır. Bu tercih, tartışmanın yönünü değiştirir: mesele artık yalnızca hangi önermelerin savunulduğu değil, bu önermelerin ürettiği düşünme tarzıdır. “Meslek” kelimesi, maddeciliğin bir alışkanlık hâline gelmiş zihniyetini görünür kılar. Dünyaya tek bir pencereden bakma, insanı tek bir terazide tartma, anlamı tek bir ölçüye indirgeme eğilimini böylece daha baştan işaret eder.

Bu teşhis, bugün bile canlıdır. Çünkü modern tartışmalarda sıkça şu sorun tekrar eder: Bazı iddialar bilimsel bir bulgu gibi sunulur, oysa çoğu zaman bir yorum rejimidir. Filibeli’nin hedef aldığı şey, “bilim”in kendisi değildir. Hedef, bilimin otoritesini bir felsefî kesinliğe çeviren “bilimcilik” eğilimidir. Burada Filibeli’nin tutumu önemlidir. Bilimi şeytanlaştıran kolaycılığa sapmaz; bilim dilini ciddiye alır ve maddeciliğin iddialarını bu dilin imkânlarıyla tartışmaya çalışır.

Bu noktada Filibeli’yi yalnız bu kitapla sınırlamak eksik olur. Aynı zihnin başka bir kanalı daha vardır: alegori ve sembol dili. A’mâk-ı Hayâl ile İlim Karşısında Maddecilik bir arada düşünüldüğünde, Filibeli’nin iki sütunlu bir savunma kurduğu görülür. A’mâk-ı Hayâl isimli kitapta alegori “akıl dışı” bir kaçış değildir; tam tersine, aklın kolayca daralttığı alanlara, tecrübenin diliyle temas etme girişimidir. İlim Karşısında Maddecilik ise aynı tartışmayı, karşı tarafın tercih ettiği akılcı ve kavramsal zeminde sürdürür; böylece iki metin, aynı endişeyi iki farklı anlatım rejimiyle tamamlar. Bir sütun, insanı ve hakikati sembol üzerinden anlatır. Diğer sütun, akıl ve fen huzurunda tartışır. Bu ikilik, aslında dönemin entelektüel krizinin de özeti gibidir: Hakikat hem akıl ister, hem de aklın yetmediği yerde başka bir duyarlık ister.

Bu “meslek” teşhisinin hemen ardından Filibeli’nin kozmoloji tartışmasına yönelmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Zihniyeti tarif ettikten sonra, o zihniyetin en güçlü dayanaklarından birini, yani evren tasavvurunu hedef alır.

Argüman hattı: “Madde ezelîdir” iddiasına karşı

Dönemin maddeci yazarları, sık sık şu önermeyi merkez alır: “Madde ve kuvvet ezelîdir.” Bu önerme, sadece teorik bir iddia olarak kalmaz; Tanrı’yı gereksiz kılan bir temel dayanak gibi sunulur. “Madem madde baştan beri vardır, o hâlde yaratıcıya ihtiyaç yoktur” çizgisi, popüler materyalizmin en etkili kısa yoludur.

Filibeli’nin itirazı bu noktada başlar. O, önce iddianın felsefî rahatlığını hedef alır, ardından dönemin bilim tartışmalarını devreye sokarak “ezeliyet” fikrinin o kadar da sarsılmaz olmadığını göstermeye çalışır. Bugünün diliyle ifade edildiğinde, Filibeli’nin yaptığı şey, evrenin tarihsel bir başlangıcına işaret edebilecek düşünceleri, maddeciliğin “başlangıçsızlık” varsayımına karşı bir karşı-argüman olarak kullanmaktır.

Filibeli’nin dayandığı bilimsel çerçeve kendi çağının çerçevesidir; bazı hamleleri bugün daha ihtiyatlı bir felsefî dille kurulmayı gerektirir. Yine de dönemi için sıradan değildir: Materyalizmi “küfür” diye itip geçmez, iddiaları tek tek ele almaya çalışır ve mümkün olduğunca iddia–delil çizgisini korur.

Ruh, şuur, vicdan: İndirgenemez olanı savunmak

Filibeli’nin ikinci büyük hattı, insanın iç dünyasının indirgenemezliği üzerinedir. Beynin, düşünceyi bir salgı gibi ürettiği iddiası, o dönemde de günümüzde de cazibesini koruyan kaba bir açıklama formudur. Filibeli, bu açıklamanın bir şeyi izah ederken şuurun kendisini görünmez kıldığını, hatta yer yer iptal ettiğini söyler.

Burada Filibeli’nin dili bazen serttir, hatta saldırgandır. Fakat sertliğin altında önemli bir sezgi vardır: İnsan yalnızca ölçülebilir olandan ibaret değildir. Ahlak, irade, sorumluluk, suçluluk, pişmanlık, merhamet gibi yaşantılar, nicel bir dünya modeline sığmaz. Filibeli’nin tasavvufla kurduğu bağ da burada devreye girer. Tasavvuf, onun için yalnızca teselli veren bir mistisizm değil, insanın iç tecrübesini ciddiye alan bir bilgi rejimidir: “kalb”in idraki, “keşf” ve “şuhûd” gibi kavramlarla ifade edilen doğrudan yaşantı bilgisi, aklın soyutlamalarıyla birlikte düşünülür. Filibeli, A’mâk-ı Hayâl’de sembol diliyle yaptığı işi, burada daha açık bir iddia hâline getirir: Hakikat sadece dış dünyanın ölçümlerinden ibaret değildir, insanın kendisini yaşadığı yer de bir “olgu alanı”dır. Filibeli’nin yaptığı şey, iç tecrübeyi “ispat” yerine koymaktan çok iç tecrübenin açıklanması gereken bir veri olduğunu hatırlatmaktır. Tartışma delil düzlemine taşındığında, bu veriyi nasıl temellendireceği ise ayrı bir mesele hâline gelir.

Vahdet-i vücud (varlığın birliği öğretisi) bu noktada iki iş görür. Birincisi varoluşsal bir zemin sağlar: İnsanı evrenden kopuk bir biyolojik parça değil, anlamla ilişkisi olan bir varlık olarak konumlandırır. İkincisi, indirgemeci açıklamaların bıraktığı boşluğu göstermeye yarar: Şuur, vicdan ve değer, yalnızca maddenin yan ürünü sayıldığında, insanın sorumluluk ve amaç tecrübesi açıklanmadan kalır. Filibeli’nin tasavvuf referansı, bu eksikliği görünür kılmak içindir; yoksa her itirazı “tasavvuf dedi ki” diye kapatmak için değil.

Bu noktada onun güçlü yanı kadar zayıf yanını da görmek gerekir. Güçlü yanı, insan tecrübesini merkeze almasıdır. Zayıf yanı ise, bazen bu tecrübeyi bir “nihai delil” gibi sunmaya yatkın oluşudur. Tasavvufî zemin, varoluşu kavramak için güçlü bir çerçeve verebilir; fakat tartışma “ispat” düzlemine taşındığında sonucu öncül yapmak gibi bir döngüsellik riski doğar. Filibeli’nin metninde zaman zaman bu gerilim hissedilir. Bu gerilimi iyi okumak, onu ya bütünüyle ‘irrasyonel’ ilan edip dışlamak ya da ‘kesin hakikat’ diye dokunulmaz kılmak yerine, düşüncesinin hem imkânını hem sınırını birlikte görmemizi sağlar.

Bilimin sınırları: “Son söz” meselesi

Filibeli’nin metninde tekrar tekrar döndüğü bir ayrım vardır: Bilim güçlüdür, çünkü yöntemlidir; ama bilimin yetkisi, her soruya “son hüküm” verme yetkisi değildir. Filibeli, “ilim” adına söylenen her iddianın otomatik olarak hakikat sayılmasına itiraz eder.

Bugünden bakınca bu itiraz, “bilim söyledi” ile “bilim gösterdi” arasındaki farkı hatırlatır. Filibeli’nin sezgisi, bilimi küçümsemeye değil, bilimin otoritesini felsefî kesinliğe dönüştüren alışkanlığı frenlemeye yöneliktir.

Filibeli’nin vurgusu şudur: Bilim küçümsenmemeli, ama fetiş haline de getirilmemelidir. Bilim, felsefî kesinlik iddiasına sürüklendiğinde siyasete ve ideolojiye kolayca eklemlenir; böylece modern bir dogma riskini de taşır.

Reçetenin sınırları: Üslup, kaynak, polemik

Filibeli’yi eleştirel gözle okurken üç noktayı özellikle not etmek gerekir.

Birincisi, polemik dili. Filibeli, dönemin tartışma dilinin sertliğini taşır. Muhatabına zaman zaman fikrî düzeyde değil kişisel düzeyde yüklenir. Bu, metnin ikna gücünü azaltır. Kavgayı büyütür, düşünceyi gölgeler.

İkincisi, metodolojik sorun. Filibeli Batılı kaynaklara atıf yapar; örneğin Büchner’in materyalizmi, Haeckel’in biyolojik indirgemeciliği, Poincaré’nin bilim felsefesine dair ihtiyatlı cümleleri, Comte’un “pozitivist din” teşebbüsü gibi isim ve başlıklara temas eder. Ne var ki bu atıflar, bugünün akademik okurunun beklediği türden düzenli bir künye ve izi sürülebilir alıntı ağına dönüşmez. Bunun iki nedeni olabilir: Birincisi, dönemin tercüme ikliminde fikirler çoğu zaman tam metinlerden değil, özetlerden, iktibaslardan, dergilerde dolaşan pasajlardan ve ikinci el aktarımlardan öğreniliyordu. İkincisi, Filibeli’nin hedefi modern bir monografi yazmak değil, kamusal tartışmada dolaşan iddialara hızlı cevap vermekti.

Bu koşullar eleştiriyi ortadan kaldırmaz, ama eleştirinin adaletini arttırır: Filibeli’nin “dağınıklığı”, bir kısmıyla kişisel bir yöntem eksikliği, bir kısmıyla da dönemin bilgi dolaşım biçimlerinin kaçınılmaz sonucudur. Bugün metni okurken, güçlü argüman hamleleriyle birlikte bu sınıra da not düşmek gerekir.

Üçüncüsü, hedef aldığı maddecilik tipi. Filibeli daha çok 19. yüzyılın mekanik, biyolojik, bazen kaba materyalizmine cevap verir. Bu, onun dönemine uygundur. Ancak çağdaş felsefî fizikalizm, zihin felsefesi ve nörobilim tartışmalarıyla karşılaştırıldığında, Filibeli’nin argümanlarının bir bölümü güncellenmeye muhtaç kalır.

Bu eleştiriler, Filibeli’nin değerini düşürmez. Onun değerini daha doğru bir yere koyar. Filibeli, nihai cevabı veren bir otorite değil, kriz anında dili genişletmeye çalışan bir zihindir. Bu yüzden eleştiriler, metni “çürütmek” için değil, onu doğru bağlama yerleştirmek için anlamlıdır.

Bu sınırlara rağmen metin, bugün hâlâ öğreticidir. Filibeli’nin güçlü hamleleri, zayıf taraflarıyla birlikte okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Neden okunmalı ve nasıl okunmalı?

İlim karşısında maddecilik bugün iki nedenle okunmaya değer.

Birincisi, Türkiye’de din ve bilim tartışması çoğu kez iki tarafın da birbirini karikatürleştirdiği bir zemine sıkışır. Filibeli, bu sıkışmaya erken bir örnek sunar. Hem karşı tarafın dilini ciddiye alır, hem de o dilin mutlaklaştırılmasına itiraz eder.

İkincisi, Filibeli’nin metni, geç Osmanlı entelektüel dünyasının psikolojisini taşır: Bir tarafta gerileme duygusu, diğer tarafta yeni bir otorite arayışı. Bilim bu arayışın merkezine oturur. Filibeli’nin asıl mücadelesi şudur: Bilim otorite olsun, ama hakikat tekeli olmasın.

Bu iki gerekçe, metni nasıl okumamız gerektiğini de söyler. Filibeli’yi ne bir “son söz” makamı gibi kutsamak, ne de dönemi aşan bir kesinlik bekleyerek değersizleştirmek gerekir. Onu, kriz anında dili genişletmeye çalışan bir zihnin çabası olarak okumak daha adildir.

Filibeli Ahmet Hilmi, kolay bir figür değildir. Ne sadece bir “reddiye” yazarıdır, ne de salt bir “tasavvuf anlatıcısı”. O, Osmanlı’nın son dönemindeki bilgi dünyası sarsıntısında, aklı ve fenni inkâr etmeden, fakat aklı ve fenni putlaştırmadan konuşmaya çalışan bir ara ses gibidir.

Bu sesin güçlü tarafı, maddeciliği ilim karşısında tartışmaya cesaret etmesidir. Zayıf tarafı ise, yer yer polemik sertliği ve metodolojik dağınıklığıdır. Yine de şunu not etmek gerekir: Dönemin gürültüsünde yalnızca itiraz etmedi, tartışmayı kavram ve muhakeme düzleminde tutacak bir dil kurmaya çalıştı. Bugün, tartışmaların yeniden gürültüye döndüğü her yerde, Filibeli’nin bu çabasını hatırlamak işe yarar. Çünkü bazen mesele, kimin haklı olduğu değil, hakikati konuşabileceğimiz bir dilin hâlâ mümkün olup olmadığıdır.

Visited 86 times, 2 visit(s) today

Close