Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılını yalnızca askerî yenilgilerle ve diplomatik çözülmelerle açıklamak yetersiz kalır. Bu dönem, aynı zamanda bir meşruiyet krizi, bir anlam kaybı ve bir kolektif özsaygı sarsıntısı üretmiştir. Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız’ı, bu sarsıntıyı kavramsallaştıran en sistematik metinlerden biridir. Kitap, farklı yıllarda yazılmış risaleleri bir araya getirir; ama okur, parçalı metinlerden ziyade tek bir büyük sorunun etrafında dolaşan tutarlı bir muhasebeyle karşılaşır: “Biz nerede dağıldık ve nasıl toparlanırız?” Bu muhasebeyi Paşa’nın sürgün ve suikastla kesilen hayatıyla birlikte okuyunca, başlıktaki “erken veda” yalnızca biyografik bir sonu ifade etmez. Aynı zamanda Paşa’nın temsil ettiği düşünce hattının, siyasal alandan erken çekilmesini de ima eder. Paşa, bir devrin kapanışına tanıklık ederken, kendi fikrî ufkunun da zamanın gürültüsü içinde geri çekildiğini görür.
Teşhisin Gücü
Said Halim Paşa’nın metinlerinin en kuvvetli tarafı, teşhis gücüdür. Paşa, buhranı askerî teknolojinin geri kalmasıyla sınırlamaz; konuyu daha geniş bir bakışla, zihinsel, ahlaki ve kurumsal bir sapma olarak ele alır. Merkez kavramı mukallitliktir. Mukallitlik, Paşa’nın kullandığı anlamıyla, başkasının ürettiği kurumları, kavramları ve siyasal formları, onları mümkün kılan tarihsel, toplumsal ve zihinsel şartları içselleştirmeden, yalnızca dış biçimleriyle kopyalama eğilimidir. Günümüz Türkçesiyle ifade edilecek olursa bu, yaratıcı bir uyarlamadan ziyade yüzeysel taklitçilik, hatta yer yer “ithal akıl”la hareket etme halidir. Paşa, Batı kurumlarının, kavramlarının ve siyasal formlarının bu şekilde aktarılmasını, bünyeye uymayan bir nakil gibi görür.
Bu yaklaşım, dönemin yüzeysel modernleşme tartışmalarına kıyasla daha derin bir sosyolojik sezgi içerir. Paşa, Batı toplumlarının tarihini sınıf çatışmaları, kilise-devlet gerilimleri ve uzun iktidar mücadeleleri üzerinden okur. Bu çatışmaların ürettiği anayasacılık ve parlamenter sistem gibi biçimlerin, farklı bir toplumsal dokuya sahip Osmanlı’da aynı işlevi göremeyeceğini savunur. Kanun ile toplum arasındaki uyumsuzluğu teknik bir sorun saymaz; uyumsuzluğun toplumsal bağları gevşettiğini, otoriteyi tartışmalı hale getirdiğini ve nihayet çözülmeyi hızlandırdığını ileri sürer.
Aynı berraklık, aydın eleştirisinde de belirgindir. Fikrî Buhranımız çizgisinde Paşa, halktan kopmuş, kendi toplumunu tanımayan, tercüme kavramlarla konuşan bir münevver tipini hedef alır. Burada yalnızca bilgi eksikliği değil, zihinsel yabancılaşma söz konusudur. Paşa’ya göre bu tip aydın, kendi toplumunu anlamak yerine onu dönüştürmeye heves eder; bu heves çoğu zaman iyi niyetli görünür ama sonuçları yıkıcı olur.
Said Halim Paşa’nın metinleri yalnızca kurumları ve fikirleri anlatmaz; bu kurumların ve fikirlerin arkasındaki duygu rejimini de ele verir. Bu nedenle sosyolojik teşhis, burada bir psikolojik okuma talep eder.
Psikolojik Okuma I: Paşa’nın Zihinsel Konumu
Paşa’nın teşhislerini daha iyi anlamak için onun zihinsel konumunu da okumak gerekir. Said Halim Paşa, bir yandan yüksek devlet görevlerinin merkezinde bulunur, öte yandan kararın gerçek ağırlığının dışında kalır. Bu çelişki, metinlerdeki güçlü normatif tonun önemli bir kaynağıdır. 1913–1917 arasında sadrazamlık makamında bulunmasına rağmen, İttihatçı lider kadro nedeniyle çoğu zaman “imza makamı” konumuna itilmesi, sembolik babalık ile gerçek güç arasında sürekli bir gerilim üretmiştir. Bu gerilim, Paşa’nın siyasal eylem dilinden çok etik düzen kurma diline yönelmesini daha anlaşılır kılar. Paşa, siyasal alanın pragmatik diliyle değil, ahlaki bir düzen kurma diliyle konuşur. Bu dil, bir “program” kadar bir “vicdan” çağrısıdır.
Paşa’nın metinlerinde belirgin bir “ahlaki üst-benlik” tonu görülür. Topluma ve aydınlara yüksek bir etik seviye dayatır; bu talebi, siyasal araçların sınırlılığıyla değil, ilkesel bir restorasyon ihtiyacıyla gerekçelendirir. Bu noktada çözülme ve dağılma karşısında, düzeni ahlaki düzeyde yeniden kurma arzusu güçlenir. İmparatorluk dağılırken Paşa’nın ahlaka bu denli tutunması, yalnızca etik bir tercih değil, dağılmaya karşı bir “çapa” arayışı olarak da okunabilir.
Paşa’nın bireysel psikolojisinde görülen bu düzen ve bütünlük arayışı, daha geniş bir toplumsal ruh halinin de tezahürüdür.
Psikolojik Okuma II: Toplumsal Ruh Hali ve Kolektif Savunmalar
Buhranlarımız bir kriz metnidir; kriz metinlerinde toplum psikolojisi görünür hale gelir. Osmanlı’nın son döneminde yalnızca toprak kaybı yaşanmamış, aynı zamanda kolektif özsaygı yaralanmıştır. Böyle dönemlerde toplumlar, utanç ve aşağılanma duygularını yönetmek için çeşitli savunmalar geliştirir.
Paşa’nın “mukallitlik” eleştirisi bu savunmaların bir kısmını açığa çıkarır. Taklit, yüzeyde bir uyum çabası gibi görünür; derinde ise yaralanmış özsaygıyı hızla onarma isteği taşır. Psikanalizde “saldırganla özdeşim” denen mekanizma, üstün görülen güce benzemeye çalışarak aşağılanma duygusunu yatıştırmayı anlatır. Ancak ithal edilen form, toplumsal dokuya temas etmediğinde, biçim ile içerik arasındaki çatışma büyür.
Kolektif düzeyde idealizasyon, inkâr ve yansıtma gibi savunmalar devreye girebilir. Paşa, özellikle idealizasyonu kırmaya çalışır; taklitçiliğin rahatlatıcı ama uzun vadede yaralayıcı yanını görünür kılar. Ancak Paşa’nın tercih ettiği dil, savaş ve çöküş koşullarında toplumsal moral ihtiyacını yeterince hesaba katmadığı için, döneminin siyasal psikolojisiyle çatışır. Tam da bu nedenle, Paşa’nın önerdiği “İslamlaşmak” reçetesinin sınırlarını ayrıca tartışmak gerekir.
Reçetenin Sınırları
Paşa, teşhisle yetinmez; çözüm olarak İslamlaşmak kavramını önerir. Bu kavram, onun düşüncesinde dinî bir muhafazakârlık değil, ahlak, toplum ve siyaseti birlikte kurmayı hedefleyen bütüncül bir düzen tasavvurudur. Paşa, İslam’ı yalnızca bireysel inanç alanına yerleştirmez; İslam’ın toplumsal norm üretme kapasitesini merkeze alır.
Ne var ki burada ciddi bir sınırlılık ortaya çıkar. Paşa’nın düşüncesinde dikkat çekici bir metodolojik asimetri vardır: Batı’yı analiz ederken dinamik, çatışmalı ve tarihsel bir çerçeve kullanır; kendi çözümü olan “İslamlaşmak” başlığına geldiğinde ise toplumu daha çatışmasız ve daha bütüncül bir ideal olarak kurgulama eğilimi güçlenir. Bu asimetri, kriz anlarında zihnin karmaşıklığı azaltma ve bütünlüğü koruma eğilimiyle de ilişkilidir; dağılma tehdidi karşısında çatışmayı yönetmek yerine çatışmayı aşan bir normatif çerçeve arayışı güçlenir. Benzer şekilde, “narsistik onarım” (özsaygıyı ve bütünlük duygusunu yeniden kurma çabası) da bu bütünlük arayışının bir yüzü olarak okunabilir. Böyle zamanlarda zihin, kendi dünyasını daha idealize bir sığınak gibi kurgulayarak toparlayıcı bir savunma hattı oluşturur. Ayrıca “çatışma yönetimi” bir siyaset tekniği, bir kurum tasarımı ve bir araç seti gerektirir; Paşa’nın metinleri ise teknikten çok ahlaki restorasyona yaslandığı için, çözüm tarafında bu araç seti belirginleşmez. Bu geçiş, teşhis ile reçete arasındaki mesafeyi büyütür; Paşa’nın önerdiği çözüm, yazıldığı dönemin siyasal gerçekliğiyle de çarpışır.
Bu noktada Ziya Gökalp ile arasındaki fark belirginleşir. Gökalp’in milliyetçiliği, savaş ve çözülme koşullarında yeni ve güçlü bir kimlik inşası önerdiği için bir “ego ideali” gibi çalışır; topluma, yeniden değerli ve güçlü hissedebileceği bir özne tasarımı sunar. Paşa’nın İslamcılığı ise daha çok bir “üst-benlik restorasyonu” mantığıyla ilerler; sarsılmaz bir ahlaki otoriteye dönüşü, dağılmayı durduracak bir normatif çapa olarak görür. Bu psikolojik ayrım, iki düşünürün aynı tarihsel basınç altında neden farklı toplumsal karşılıklar ürettiğini de açıklar. Gökalp’in “seferber edici çerçevesi”, bayrak, vatan, dil, tarih anlatısı, şehitlik ve fedakârlık gibi somut sembollerle, mektep ve basın aracılığıyla dolaşıma giren bir ortak duygu repertuvarı üretmiş, bu nedenle daha hızlı kitleselleşmiştir.
Tarihsel sonuç, bu konjonktürde seferber edici çerçevenin daha güçlü bir toplumsal karşılık bulduğunu göstermiştir. Bu durum, Paşa’nın fikirlerinin sığlığını değil, zamanlama ve siyaset tekniği bakımından sınırlılığını işaret eder.
Fildişi Kule Meselesi ve Sınıfsal Mesafe
Bazı kişiler tarafından Paşa’ya yöneltilen “fildişi kule” eleştirisi bütünüyle haksız değildir. Boğaziçi’ndeki yalısında yaşayan, metinlerini çoğu zaman Fransızca kaleme alan bir aristokrat olarak Paşa ile hitap ettiği kitle ile arasında gerçek bir mesafe vardır. Bu mesafe, yalnızca dil meselesi değildir; bir deneyim farkıdır. Ayrıca Paşa’nın eleştirdiği “aydın yabancılaşması” ile kendi konumu arasında rahatsız edici bir akrabalık da bulunur. Halktan kopuk aydını eleştirirken, kendisi de ayrıcalıklı bir sınıfsal konumdan, yüksek bir normatif dille konuşur; bu durum, eleştirisinin bir bölümünü kendi üzerine de düşürür.
Bu mesafe, “İslamlaşmak” reçetesinin pratik ayağını da zayıflatır; çünkü önerilen dönüşüm, toplumsal örgütlenme, eğitim ve gündelik hayat düzeyinde hangi araçlarla hayata geçirileceği netleşmeyen bir projeye dönüşme riski taşır. Sonuçta Paşa normu çok net kurar, fakat bu normu kitleselleştirecek pedagojik ve örgütsel kanallar konusunda daha sınırlı kalır. Bu sınırlılık, reçeteyi zaman zaman “tepeden inmeci bir ahlakçılık” riskine yaklaştırır. Gökalp’in göreli başarısı, ideali bir halk pedagojisine dönüştürebilmesinde yatar. Paşa ise çoğu kez “anlaşılmayı bekleyen bir aristokrat” konumunda kalır; bu nedenle vedası, toplumsal temas bakımından da erkenleşir.
Bu mesafe, metinlerdeki normatif sertliği de açıklar: Dağılma ve kaos karşısında Paşa, düzeni “ilke” üzerinden yeniden kurmak ister; bu tercih hem sorumluluk duygusunu taşır hem de siyasal araçları olduğundan güçlü varsayma riskini barındırır.
Neden Okunmalı?
Buhranlarımız bugün okunmalıdır; çünkü Türkiye’nin modernleşme serüvenindeki temel gerilimleri erken bir dönemde kavramsal açıklıkla yakalar. Taklitçilik, aydın-halk kopukluğu, kanun-toplum uyumsuzluğu gibi meseleler, yalnızca Osmanlı’ya ait kalmamış; farklı biçimlerde bugüne taşınmıştır.
Kitap ayrıca, siyasal İslam tartışmaları için öğretici bir karşılaştırma zemini sunar. Paşa’nın İslamcılığı, iktidar tekniğinden önce ahlaki ve sosyolojik bir düzen arayışını öne çıkarır. Günümüzde dinî söylemin araçsallaştırılabildiği, siyasetin dili ile ahlaki dilin sık sık çatıştığı bir iklimde Paşa’nın metni, okura hem bir ayna hem bir ölçü sunar.
Bu nedenle kitap, yalnızca geçmişi anlamaya değil, bugünün gerilimlerini daha doğru kavramlara bağlamaya da hizmet eder; özellikle kültürel kutuplaşma ve kimlik krizlerinin dili sertleştirdiği bir dönemde, aydın-halk kopukluğunun bugünkü biçimlerini, eğitim dili ve müfredat tartışmalarını, hukuk ile toplumsal kabul arasındaki gerilimi, ithal kurumlar ile yerel pratik arasındaki sürtüşmeyi daha serinkanlı kavramlarla düşünmeye davet eder.
Sonuç
Said Halim Paşa, kendi çağında siyasal karşılık bulmakta zorlanmış bir düşünürdür. Ancak bu zorluk, metinlerinin önemsizliğinden değil, tarihin akışı ile önerdiği ahlaki restorasyon arasındaki gerilimden doğmuştur. Buhranlarımız, güçlü teşhisler ile sınırlı bir reçetenin yan yana durduğu bir metindir. Paşa’nın trajedisi, teşhis ettiği hastalığın ilacını, hastanın yani toplumun o ilacı yutamayacak kadar bitkin olduğu bir anda sunmuş olmasıdır. Tam da bu nedenle değerlidir. Okura yalnızca cevaplar vermez; okurun sorularını daha rafine hale getirir. Bu rafinelik, bir bakıma metnin gecikmişliğinin hediyesidir; Paşa, çözülmenin en sert anlarında konuşur, ama sözleri çoğu zaman zamanın gürültüsüne karışır. Hayat çizgisi sürgünle ve suikastla kesildiğinde, “erken veda” yalnızca biyografik bir son değildir; aynı zamanda bir düşünce imkânının yarıda kalmasıdır. Buhranlarımız’ı bugün okumak, o yarım kalan muhasebeyi yeniden yapmaya ve hâlâ süren bazı buhranları daha doğru adlandırmaya katkı sağlayabilir.






