Cumhuriyetin yeni yüzyılında ortaya çıkan geniş ölçekli stratejik yönelim, yalnızca bir dış politika değişikliği değil; Türkiye’nin kendini yeniden tarif etme girişimi, devlet formunun tarihsel birikimle güncel jeopolitik zorunluluk arasında yeniden kurduğu bir denklem niteliğinde. Bu dönüşümün merkezinde, Türkiye’nin artık yalnızca “kendi sınırlarını güvence altına alan bir ulus-devlet” değil, çevresindeki coğrafyalara yön veren, bölgesel düzenleri şekillendiren, siyasal ritim üreten bir merkez devlet olarak düşünülmesi yatıyor. Küreselleşmenin ABD merkezli tek yönlendirici büyük sistem olmaktan çıkması, dünyayı çok merkezli güç havzalarına doğru dağıttı. Bu dağılış, Türkiye gibi köklü devlet geleneğine sahip, çevre havzalarında derin tarihsel etkileşim ağları bulunan ülkeler için bir fırsat aralığı oluşturdu. Bu yeni konjonktür, cumhuriyetin ilk yüzyılının içe dönük siyasal tasavvurunun yerine, dışa taşan bir vizyonu zorunlu kılıyor.
Bu vizyonu “emperyal” olarak adlandırmak, kelimenin tarihsel yükü nedeniyle dikkatli bir çerçeve gerektiriyor. Türkiye’nin bugün benimsediği emperyal duruş, klasik imparatorluk biçimlerinin temel taşı olan işgal, ilhak ve zorlayıcı genişleme yöntemlerinden ayrışıyor. Modern dünyada genişleyen devletler sahada zor kullanarak değil, ekonomik alan kurarak, kurumsal nüfuz inşa ederek ve siyasi yönlendirme kapasitesini artırarak genişliyor. Türkiye’nin geliştirdiği üç katmanlı etki modeli de bunun yansıması: tabana yapılan sosyal–ekonomik yatırımlar, bölge bürokrasilerine verilen kurumsal–teknik destekler ve tavandan yürütülen siyasi yönlendirmeler. Yani modern emperyal etki, sahada tankla değil; liman işletmeleriyle, enerji koridorlarıyla, dijital altyapılarla, güvenlik reformlarıyla, üniversite ağlarıyla ve diplomatik hatlarla kuruluyor. Bakiye milletlerle ilişkiler tam da bu noktada önem kazanıyor; çünkü Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türkiye ile güçlü kültürel, hukuki ve sosyal bağlara sahip topluluklar hâlâ mevcut. Bu topluluklar modern emperyal vizyonun doğal dayanakları hâline geliyor; ilişkiler ilhak değil, etkileşim ve çekim gücü üzerinden kuruluyor.
Bu yeni vizyonun anlaşılmasında, Fransa’nın Charles de Gaulle döneminde yaşadığı dönüşüm öğretici bir karşılaştırma sunuyor. De Gaulle, Fransa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yıkılan prestijini ve kaybolan küresel etkisini yeniden inşa etmek için cumhuriyet modelini emperyal bir çerçeveye genişletti. Bu strateji, askeri güce dayalı eski imparatorluk anlayışının yerine, kültürel hegemonya, diplomatik ağlar, dil birliği programları, kalkınma ajansları ve uluslararası örgütlerde kurumsal ayrıcalıklar yerleştirdi. Fransa böylece dünyaya yayılmış bir kurumlar zinciri kurdu. Türkiye’nin bugün karşısında bulunan seçenekler büyük ölçüde benzer; fakat Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, Fransa’nınkine kıyasla çok daha kırılgan, çok daha rekabetçi ve çok daha fazla aktörün iç içe geçtiği bir yapı. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu model, yalnızca de Gaulle’ün kurduğu yapıyı kopyalamak değil; onu, Türkiye’nin tarihsel medeniyet havzasına ve günümüzün keskin rekabet ortamına göre yeniden yorumlamak.
Türkiye’deki mevcut sistemin bazı parçaları de Gaulle modeline yaklaşıyor, bazıları ise henüz tamamlanmamış halkalar hâlinde. De Gaulle güçlü bir yürütme inşa ederek devlet stratejisindeki sürekliliği garanti altına almıştı. Türkiye’de ise karar alma mekanizması zaman zaman iç siyasetin günlük dalgalanmalarından etkilenebiliyor. Yani emperyal vizyonu kalıcılaştırmak için siyasal istikrarın kurumsal bir forma kavuşması, dış politikanın iç siyasetin ritmine göre şekillenmemesi gerekiyor. Bu tür bir dönüşüm için anayasal hamleler, stratejik kurumların güçlendirilmesi, uzun vadeli karar alma süreçlerinin kesintisiz işlemesi ve dış politikanın daha kurumsal bir zemine oturtulması şart. Bu, Türkiye’nin etki alanı politikalarının daha kararlı ve sürdürülebilir olmasını sağlar.
Bu vizyonun önündeki en büyük engellerden biri sosyal kabul problemidir. Cumhuriyetin ilk yüz yılında içe dönük, ulusal bütünlüğü önceleyen, çevre odaklı risk almaktan kaçınan bir siyasal kültür gelişti. Bu kültür, halkın geniş kesimlerinde hâlâ etkisini sürdürüyor. Toplumun önemli bir kısmı, Türkiye’nin dış politika aktivizmini ekonomik yük, gereksiz macera ya da tarihsel bagajların yeniden canlanması olarak görebiliyor. Bu psikolojik bariyer aşılmadan, etki alanı kurma hedefi toplumsal destek açısından eksik kalır. Emperyal vizyon, toplumun zihinsel haritasını dönüştürmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin çevre ülkelerde attığı adımların ekonomik geri dönüşü, güvenlik çarpanı, prestij değeri ve stratejik kazançları doğru anlatıldığında bu dönüşüm hızlanacaktır.
Siyasal arenadaki direnç ise iki ayrı tarihsel tasavvurun çarpışmasından doğuyor. Minimalist ulus-devlet vizyonu, devletin varlığını tehditlere karşı kapalı bir mekân olarak korumasını savunur. Maksimalist imparatorluk bakiyesi vizyon ise Türkiye’nin yalnızca kendi sınırlarıyla değil, çevresindeki düzenlerle de ilgilenmesi gerektiğini öne sürer. Bu iki hattın bir arada yaşaması, aynı devlet içinde iki farklı tarihsel refleksin rekabeti anlamına geliyor. Bu rekabetin çözülmesi, ancak siyasal kültürün yeniden inşa edilmesiyle, devlet kapasitesinin uzun vadeli hedeflere göre ayarlanmasıyla ve anayasal çerçevenin buna uygun hale getirilmesiyle mümkün olur.
Diplomatik engeller ise bölgesel rekabetin yoğunluğundan kaynaklanıyor. Orta Doğu savaşlarla, Balkanlar tarihsel kırılganlıklarla, Kafkasya büyük güçlerin vekâlet mücadeleleriyle dolu. Türkiye’nin bu coğrafyalarda nüfuz inşa etmesi, çok katmanlı diplomatik mekanizmalar gerektirir. Koalisyonlar, barış süreçleri, ticaret koridorları, ortak askeri eğitimler, enerji projeleri ve bürokratik kapasite aktarımı bu nüfuzun sessiz ama kalıcı araçlarıdır. Bu araçlar doğru yönetildiğinde, Türkiye’nin bölgesel varlığı çatışma değil; düzen kurma işlevi kazanır.
Dünyanın küreselleşmeden küresizleşmeye savrulduğu bu dönemde, her devlet kendi havzasında düzen kurucu rol arıyor. ABD’nin hegemonya kapasitesi gerilerken, Avrupa Birliği bütünlük kaybederken, Rusya bölgesel karşı koyuşlarla sınanırken, Çin küresel sistemde seçici angajman geliştirirken ortaya çıkan boşluklar, bölgesel güçleri bir üst ligde pozisyon almaya davet ediyor. Türkiye de bu davete tarihsel birikimiyle ve jeopolitik merkeziyle yanıt veriyor. Bu yanıt, cumhuriyetin artık yalnızca “kendini savunan bir devlet” değil; “çevresini şekillendiren bir devlet” olduğunu ilan ediyor.
Cumhuriyetin emperyal vizyonu, modern dünyanın koşullarına uygun, yumuşak güç ile sert gücü harmanlayan, tarihsel bağları kurumsal kapasiteye dönüştüren bir modeldir. Bu modelin başarısı ekonomik güçle, askeri kabiliyetle ya da diplomasiyle sınırlı değildir; toplumsal isteklilik, kurumsal süreklilik ve bölgesel kabul gibi çok daha karmaşık faktörlere bağlıdır. Türkiye’nin yeni dönem ufku, yalnızca kendi kaderini değil; etrafındaki coğrafyaların düzenini de etkileyen bir merkez olmayı hedefliyor. Bu vizyonun tamamlanması, cumhuriyetin ikinci yüzyılının asıl hikâyesini oluşturacaktır. Bu hikâye, Türkiye’yi içe kapanmacı tarihsel reflekslerden çıkarıp, çok merkezli dünya düzeninde alan kuran ve çevresine yön veren bir aktöre dönüştürme sürecinin adıdır. Bu yönelimin derinliği arttıkça, sadece dış politikada değil, devletin tüm düşünsel çerçevesinde bir değişim dalgası yaratması kaçınılmazdır.
Bu dönüşüm dikkate alındığında, Türkiye’nin cumhuriyet sonrası dönemde geliştirdiği yeni stratejik yönelimin yalnızca politik bir tercih değil; uluslararası sistemin değişen doğasına verilmiş yapısal bir yanıt olduğu görülür. Çok merkezli jeopolitiğin ortaya çıkardığı güç boşlukları, Türkiye’yi kendi tarihsel birikimini modern devlet kapasitesiyle birleştirmeye zorlamakta; ulus-devlet refleksleri ile bölgesel merkez olma iddiası arasındaki gerilimi yeni bir dengeye taşımaktadır. Bu çerçevede şekillenen emperyal vizyon, zorlayıcı genişleme modellerinin ötesine geçerek kültürel etkileşim, ekonomik ağ kurma, kurumsal kapasite aktarma ve diplomatik yönlendirme gibi modern güç araçlarıyla tanımlanmaktadır. Ancak bu vizyonun sürdürülebilirliği, yalnızca dış politikadaki hamlelere değil; toplumsal algının dönüşmesine, kurumsal sürekliliğin sağlanmasına ve siyasal sistemin stratejik hedeflerle uyumlu bir biçimde yeniden yapılandırılmasına bağlıdır. Türkiye, cumhuriyetin ikinci yüzyılında kendini yeniden kurarken, bu vizyonun teorik çerçevesi ve pratik uygulama alanları bölgesel düzenin geleceğini doğrudan etkileyecek; ülkenin uluslararası konumunu, yalnızca bir çevre devleti değil, bölgesel düzen kurucu bir merkez olarak yeniden tanımlayacaktır. Bu nedenle ortaya çıkan yeni paradigma, Türkiye’nin modern zamanlardaki en kapsamlı jeopolitik yeniden konumlanma hamlesi olarak değerlendirilmeli ve bu sürecin hem akademik hem de diplomatik düzeyde uzun vadeli etkileri dikkatle izlenmelidir.
Bu çerçevenin devamında belirginleşen temel mesele, Türkiye’de jeopolitik yönelimi tartışan sosyolojik kırılmanın iki uçlu bir gerilim hattı üzerinden şekillenmesidir. Bir tarafta, cumhuriyetin erken dönem güvenlik travmalarından ve Soğuk Savaş boyunca kurumsallaşan katı sınır merkezli devlet algısından beslenen minimalist, içe kapanmacı ulus-devletçi refleks yer alır. Bu yaklaşım, devleti esas olarak kendi sınırları içinde tanımlayan; dış politikayı düzen kurma alanı değil, potansiyel tehditlerin bertaraf edilmesi gereken bir risk sahası olarak gören bir zihniyete dayanır. Bölgesel angajman, bu bakışta ya ekonomik ve siyasal açıdan gereksiz bir yük ya da devletin istikrarını tehlikeye sokacak bir macera olarak kodlanır. Güvenlik, etki üretmekten ziyade korunması gereken statik bir durum olarak ele alınır.
Diğer tarafta ise imparatorluk geçmişini tarihsel bir referans noktası olmanın ötesinde, bugünün dünyasına doğrudan taşınabilecek bir “altın çağ” olarak idealize eden maksimalist emperyal tahayyül bulunmaktadır. Bu yaklaşım, tarihsel hafızayı stratejik bir analiz aracı olmaktan çıkararak normatif bir özleme dönüştürme eğilimi taşır. Modern uluslararası sistemin sınırları, egemenlik normları ve çok aktörlü güç dengeleri çoğu zaman ikincil plana itilir; geçmişteki merkezî hâkimiyet deneyimi, güncel koşullardan bağımsız biçimde yeniden üretilebilir bir model gibi sunulur. Böylece siyasal tahayyül, reel güç kapasitesi ile tarihsel hatıra arasında dengesiz bir ilişkiye sıkışır.
Ancak yaşanan gerçeklik, bu iki uç yaklaşımın da ötesinde, daha karmaşık ve çok katmanlı bir zeminde şekillenmektedir. Türkiye’nin mevcut yönelimi ne içe kapanmış bir ulus-devlet savunusuna indirgenebilir ne de klasik anlamda imparatorluk fikrinin restorasyonu olarak okunabilir. Asıl kırılma, dış politikanın uzun süre baskın olan liberal ve normatif çerçeveden, güç dengelerini ve güvenlik önceliklerini merkeze alan realist bir zemine doğru evrilmesinde ortaya çıkmaktadır. Özellikle 2000’li yılların ilk dönemlerinde öne çıkan karşılıklı bağımlılık, normatif etkileşim ve ekonomik entegrasyon söylemi; uluslararası sistemin sertleşmesiyle birlikte yerini, risk analizi, caydırıcılık ve bölgesel rekabet odaklı bir muhakemeye bırakmıştır. Bu dönüşüm, ideolojik bir savrulmadan ziyade, sistemin yapısal değişimine verilen zorunlu bir uyum tepkisi olarak okunmalıdır.
Bu bağlamda ortaya çıkan yeni gerçeklik, ulus-devletin cumhuriyetçi formu içinde yürütülen bölgesel ölçekte etki kurma politikalarıdır. Buradaki yaklaşım, devletin formunu değiştirmeden, işlev alanını genişletmeye yöneliktir. Türkiye, egemenlik anlayışını koruyarak; askeri, ekonomik, diplomatik ve kültürel araçlar üzerinden çevresinde düzen üretme kapasitesini artırmaya çalışmaktadır. Bu durum, klasik genişleme modellerinden farklı olarak, doğrudan hâkimiyet kurmaya değil; nüfuz alanları oluşturmaya, denge üretmeye ve krizleri yönetilebilir kılmaya odaklanır. Böylece ulus-devlet, pasif bir savunma aygıtı olmaktan çıkarak, çevresel sistemlerde aktif bir düzenleyici aktöre dönüşmektedir.
Bu dönüşüm, basit bir uzlaşmadan ziyade, tez–antitez–sentez mantığıyla ilerleyen diyalektik bir sürecin ürünüdür. Minimalist ulus-devlet yaklaşımı, güvenliği içe kapanma ve sınır muhafazası üzerinden tanımlayan bir tez olarak belirirken; maksimalist emperyal tahayyül, gücü tarihsel yayılma ve merkezî hâkimiyetle özdeşleştiren bir antitez üretir. Güncel sentez ise, bu iki yaklaşımı aşan; cumhuriyetçi egemenliği esas alan fakat bu egemenliği bölgesel ölçekte etki üretme kapasitesiyle tamamlayan bir merkez devlet modelinde somutlaşmaktadır. Bu modelde Türkiye, geçmişin sembolik mirasına hapsolmadan, fakat onu tamamen reddetmeden; değişen uluslararası sistemin gerçeklikleriyle uyumlu bir stratejik akıl geliştirmektedir.
Dolayısıyla cumhuriyetin ikinci yüzyılında şekillenen jeopolitik yönelim, ideolojik uçların çatışmasından değil; bu uçların aşılmasıyla ortaya çıkan yeni bir tarihsel momentten beslenmektedir. Bu moment, Türkiye’nin devlet aklını normatif iyimserlikten realist muhakemeye, içe kapanmacı reflekslerden bölgesel düzen kuruculuğa taşıyan yapısal bir kırılma noktasıdır. Ne imparatorluk ne de klasik ulus-devlet…Ortaya çıkan şey, cumhuriyetçi egemenlik temelinde şekillenen, bölgesel ölçekte etki kapasitesi üreten özgün bir sentezdir. Bu sentezin kalıcılığı ise yalnızca dış politikadaki hamlelerle değil; bu dönüşümün toplumsal, kurumsal ve düşünsel düzeyde içselleştirilmesiyle mümkün olacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Yüzyılında şekillenen jeopolitik yeniden konumlanma, küresel sistemin çok merkezli hale gelmesiyle ortaya çıkan güç boşluklarına karşı, ülkenin tarihsel birikimini ve modern devlet kapasitesini birleştiren yapısal bir yanıttır. Bu dönüşüm, cumhuriyetin erken dönem güvenlik kaygılarından beslenen minimalist ulus-devlet refleksi ile geçmişi idealize eden maksimalist emperyal tahayyül arasındaki diyalektik gerilimi aşarak özgün bir senteze ulaşmıştır. Türkiye, bu yeni bölgesel merkez devlet modelinde, klasik zorlayıcı yayılmacılık yerine; ekonomik ağlar, kurumsal iş birlikleri, kültürel etkileşim ve diplomatik yönlendirme gibi modern güç araçlarını kullanarak çevresinde düzen kurma kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Bu vizyonun kalıcılığı ve başarısı, dış politikadaki kararlı adımların yanı sıra, toplumsal algının dönüşmesine, siyasal sistemin stratejik hedeflerle uyumlu biçimde kurumsallaşmasına ve uzun vadeli dış politikanın iç siyasetin günlük ritminden bağımsız bir zemine oturtulmasına bağlıdır; bu süreç, Türkiye’yi uluslararası sistemde yalnızca bir çevre aktör olmaktan çıkarıp, bölgesel düzenin geleceğini doğrudan etkileyen merkezi bir aktör olarak yeniden tanımlamaktadır.






