PolitikaSiyaset

Terörsüz Türkiye Yolundaki Mayınlar – 6

Başarının Gölgesi: Şiddetin Meşrulaştırılması Riski

Türkiye’de bugün konuşulan “terörsüz Türkiye” ihtimali ilk bakışta olumlu çağrışımlarla dolu. PKK’nın fesih kararı, İmralı’dan gelen silah bırakma çağrısı, TBMM’de kurulan yeni komisyon ve siyasetin dilindeki görece yumuşama, uzun yıllar sonra ilk kez “galiba bu defa olacak” duygusunu uyandırdı. Fakat barışa yaklaşmanın yeterince konuşulmayan bir gölge tarafı da var.

Başarıya yaklaşıldığında sadece rahatlama doğmaz; zihnin bir köşesinde şu cümle de belirir: “Demek ki silah işe yarıyormuş.” Bu yazıda işte bu gölgeyi, yani barışın başarıya ulaşması halinde ortaya çıkabilecek “şiddet sonuç veriyor” algısını ele alıyorum. Çünkü bu algı hem Türkiye içinde hem de bölgede geleceğin siyasal şiddet dinamiklerini derinden etkileyebilecek ayrı bir mayın niteliği taşıyor.

Önceki yazılarda barış sürecinin tıkanma, çökme ve umudu yok etme risklerini konuştum. Burada ise farklı bir soruya odaklanıyorum: Ya süreç gerçekten başarıya ulaşırsa, bu başarı nasıl okunacak?

Başarının Paradoksu

Terörle mücadele eden devletler için hedef, şiddetin hem fiilen hem de zihinlerde etkisizleşmesidir. Yani yalnızca silahların susması değil, silaha başvurmanın “makul bir seçenek” olmaktan çıkması. Oysa bir örgüt onlarca yıl silahlı mücadele yürüttükten sonra nihayetinde siyasal alanda bazı taleplerine karşılık bulduğunda şu risk ortaya çıkar:

“Daha önce kimse bizi ciddiye almıyordu, şimdi masadayız.”

Bu cümle açıkça kurulmasa da ima düzeyinde çok güçlüdür. Genç kuşakların zihninde “mücadele ettiler, sonunda istediklerini aldılar” şeklinde kısa bir özet oluşabilir. Bu kısa özet, siyasal şiddetin en tehlikeli miraslarından biridir.

Burada kast edilen, PKK’nın silah bırakmasının ya da Kürtlerin haklarının genişlemesinin yanlış olduğu değil. Tam tersine çatışmanın sona ermesi ve hak alanlarının genişlemesi hem etik hem de siyasal açıdan savunulabilir hedeflerdir. Sorun, sürecin nasıl çerçevelendiği, topluma hangi anlatıyla sunulduğu ve gelecekte benzer yolları denemek isteyen aktörlere ne tür bir mesaj verildiğidir.

Jerrold Post’un vurguladığı gibi, terör örgütleri sadece stratejik akılla değil, aynı zamanda örnek olma arzusu ile hareket eder. Örgüt, kendisini yalnız kendi davasının değil, benzer potansiyel hareketlerin de öncüsü gibi hayal eder. Eğer süreç sonunda ortaya çıkan tablo “silahlı mücadele sayesinde kazanım elde edildi” diye okunursa, bu yalnızca geçmişi yorumlama biçimi olmaz; gelecekteki yeni şiddet projeleri için de zımni bir teşvike dönüşür.

Türkiye İçi Boyut: Ödüllendirilen Şiddet Algısı

Riskin iç boyutunu önce Türk toplumu açısından düşünmek gerekiyor. Kırk yılı aşkın bir dönemde binlerce asker, polis, korucu ve sivil hayatını kaybetti. Bu kayıpların aileleri, üçüncü yazıda ayrıntılı biçimde ele aldığım gibi, zaten yas ile adalet arasında sıkışmış durumda.

Barış süreci başarıya ulaştığında ve Kürtlerin hak alanı genişlediğinde, kayıplarını devlet ekseninde anlamlandırmış kesimlerde şu cümle daha sık duyulabilir:

“Onca şehit verdik, sonunda terör örgütünün taleplerini kabul ettik.”

Bu cümle duygusal olarak anlaşılır; çünkü kaybın hesabı çoğu zaman siyasal gelişmelere yansıtılır. İçinde hem yas vardır hem adalet arayışı hem de aşağılanma korkusu. Eğer süreç, “devletin yenilgisi / örgütün zaferi” olarak kodlanırsa, bu duygular hızla radikalleşebilir. Türk milliyetçiliği içinde “terörü ödüllendirdik” algısı güçlenir ve bu hem Kürtlere hem de süreci yürüten siyasilere yönelen sert bir öfke hattı oluşturur.

Bu öfkenin sadece sandıkta oy davranışını değiştiren bir tepki olarak kalacağını varsaymak naif olur. Bir uçta şiddetin sonuç verdiği algısı, diğer uçta “biz de daha sert olmalıyız” karşı refleksini tetikleyebilir. Böylece barış, çatışmanın bitişi değil, format değiştirmesi gibi yaşanır.

Kürt toplumu içinde de benzer riskin farklı bir versiyonu vardır. Örgütle arasına mesafe koymuş, silahlı mücadeleyi onaylamamış ama baskı ve ayrımcılık yaşamış kesimler, “demek ki silahsız olsak bugüne kadar kimse bizi ciddiye almayacaktı” duygusuna sürüklenebilir. Bu duygu, barışa destek verirken bile şiddeti bilinçdışı düzeyde meşrulaştıran bir tortu bırakır.

Vamık Volkan’ın büyük grup kimliği kuramı bu tabloyu anlamak için yol gösterici. Volkan’a göre toplumlar kimliklerini tehdit altında hissettiklerinde savunmacı bir pozisyona çekilir ve iç grup dayanışmasını artırır. “Terör ödüllendirildi” algısı Türk tarafında tam da bu savunmacı pozisyonu tetikler; kimlik çadırının bezi gerilir, direk olan lidere daha fazla yük biner ve toplum barışa değil, çatışmanın tanıdık dünyasına geri dönmeye eğilimli hale gelir.

Bölgesel Emsal Etkisi

Türkiye, etrafı silahlı gruplar, kırılgan devletler ve kimlik çatışmalarıyla dolu bir coğrafyada yaşıyor. Ortadoğu ve yakın bölgede onlarca farklı etnik, mezhepsel ve siyasal hareket, zaman zaman silahlı mücadeleyi seçenek olarak masaya koyuyor.

Türkiye’de bir örgütün uzun süreli şiddet sonrasında siyasal alan elde ettiği algısı güçlenirse, benzer yapılar için “PKK modeli” diye anılabilecek tehlikeli bir referans doğabilir.

“Bakın, Türkiye gibi güçlü bir devlet bile sonunda masaya oturdu” cümlesi başka coğrafyalarda hem motivasyon kaynağı hem propaganda malzemesi haline gelebilir.

Bu elbette Türkiye hiçbir zaman müzakere etmesin anlamına gelmiyor. Mesele, müzakerenin nasıl tasarlandığı ve hangi anlatıyla tarihe kaydedildiği. Burada barışa karşı olmak değil, barışın şiddeti meşrulaştırmayacak bir çerçeveye oturtulması gerektiğini vurguluyorum.

Tarihsel Örnekler: IRA, ETA ve FARC

Kuzey İrlanda, Bask bölgesi ve Kolombiya’daki süreçler bu tartışma için bir laboratuvar işlevi görüyor. Bu örneklerde de silahlı örgütler yıllarca süren çatışmanın ardından siyasal alana geçti ve süreçler hem büyük umutlar hem de sert tartışmalar üretti.

IRA örneğinde Sinn Féin’in siyasette güçlenmesi pek çok Protestan ve İngiliz için “bomba atarak geldiler, şimdi kabineye oturdular” duygusuna yol açtı. Good Friday Anlaşması bu nedenle sadece bir barış metni değil, aynı zamanda çerçeve metniydi. IRA’nın silah bırakması “ulusalcı zafer” olarak değil, “toplumsal normalleşme” olarak sunuldu; süreç referandumla hem Kuzey İrlanda hem de İrlanda Cumhuriyeti halkına götürüldü ve meşruiyet kişisel algıların ötesine taşındı.

ETA’da 2011’deki kesin silah bırakma kararı İspanya devleti tarafından “ETA kazandı” diye çerçevelenmedi; tam tersine “tarihi olarak yenildi ve silahın anlamsızlığı ortaya çıktı” vurgusu öne çıktı. ETA’nın koşulsuz silah bırakması ve kendini feshetmesi, ileride benzer yollara yönelmek isteyen hareketlere caydırıcı bir mesaj taşıyordu.

Kolombiya’da FARC ile yapılan anlaşma ise bu tartışmanın en sofistike örneklerinden biri. FARC liderlerinin siyaset yapabilmesi ülkede yoğun bir “terör ödüllendiriliyor” tartışmasını tetikledi. Bunun önüne geçmek için JEP adı verilen özel bir yargı mekanizması tasarlandı. Ağır insan hakları ihlallerine karışanların itiraf karşılığında klasik ceza sisteminden farklı, sınırlı ama sembolik olarak önemli yaptırımlara tabi tutulması sağlandı. Amaç, ne tamamen cezasızlık ne de sonsuz intikamdı; hem mağdurların adalet duygusunu tamamen boşa çıkarmamak hem de barışın sürdürülebilirliğini korumaktı.

Çerçeveleme Meselesi: Ödül mü, Çıkmazın Kabulü mü?

Kritik soru şudur:

“Silah bıraktılar, taleplerin bir kısmı karşılandı” tablosu nasıl okunacak?

Eğer bu tabloyu “örgüt istediğini aldı” diye çerçevelersek, şiddete dair tehlikeli bir rasyonalite üretmiş oluruz. Buna karşılık süreci, “herkesin bir çıkmazı fark etmesi ve toplumsal dönüşüme razı olması” olarak çerçevelemek mümkündür.

Bu çerçevenin birkaç ilkesi olabilir:

1. Hakların aidiyeti: Siyasal ve kültürel hakların örgütün değil toplumun hakkı olduğunun vurgulanması. Anadilde kamusal alan, yerel yönetimlerin güçlenmesi ve ayrımcılıkla mücadelenin artması gibi adımlar “PKK’ya ödül” olarak değil, demokratikleşmenin ve eşit yurttaşlık anlayışının gereği olarak sunulmalıdır.

2. Silah bırakmanın anlamı: Silah bırakma kararı bir “zafer” değil, bir çıkmazın kabulü olarak anlatılmalıdır. “Başardık” yerine “bu yolun işe yaramadığı açık hale geldi” cümlesi, gelecekteki potansiyel hareketlere çok daha caydırıcı bir mesaj verir.

3. Merkezin kaydırılması: Barışın anlatısında odağın örgütten topluma kaydırılması. “PKK ile devlet barıştı” dili şiddeti merkeze alır. “Türkiye toplumu yeni bir sayfa açtı” dili ise şiddetin ötesindeki toplumsal iradeyi öne çıkarır. Böylece başarı, şiddetin değil değişebilen toplumun hanesine yazılır.

Cezasızlık Algısını Engellemek

Şiddetin meşrulaşması riskini besleyen en güçlü unsurlardan biri cezasızlık algısıdır. Bu algı hem Türk hem Kürt tarafında farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Türk tarafında “onca insan öldürdü, şimdi hiçbir şey olmadan siyaset yapıyorlar” duygusu, Kürt tarafında ise “onca zulüm gördük, kimse hesap vermedi” hissi aynı anda var olabilir.

Bu nedenle adalet üzerine kurumsal bir düşünce geliştirmeden barışın meşruiyet sorununu çözmek mümkün değil. Burada yine iki uçlu bir modelden kaçınmak gerekiyor: ne tam bir cezasızlık ne de bitmeyen intikam.

Üçüncü yazıda ele aldığım onarıcı adalet anlayışı bu açıdan önemli bir imkân sunuyor. Bu anlayışta amaç yalnızca failleri cezalandırmak değil; mağdurların sesini duyurmak, hakikati ortaya çıkarmak ve toplumsal dokunun onarımına katkı sunmaktır. Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu bütün eksiklerine rağmen şiddet geçmişini sessizlikle örtmek yerine kamuya açan bir örnekti.

Bu tartışmanın tam ortasında, Kasım 2025 sonunda örgüt yönetiminden gelen bir açıklama yaptığımız uyarıların ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. KCK yöneticisi Bese Hozat kamuoyuna yaptığı açıklamada şu cümleleri kurdu: “PKK kadroları af istemiyor. Hiç kimse suç işlememiş, suç işlemediği için de af istemiyor. Bu örgütün en tepesindeki yöneticisinden en yeni katılan savaşçısına kadar özgürlük yasası çıkacak.”

Bu açıklama birkaç nedenden ötürü çerçeveleme açısından tehlikeli bir örnek oluşturuyor. Birincisi, kırk yıllık silahlı çatışma “suç” olarak değil, “meşru mücadele” olarak sunuluyor. İkincisi, hiçbir sorumluluk kabul edilmiyor, tam cezasızlık talep ediliyor. Üçüncüsü, binlerce sivil, asker ve polisin ölümü “özgürlük mücadelesi” kapsamına alınarak normalleştiriliyor.

Böyle bir söylem tam da bu yazıda uyardığım riski somutlaştırıyor. Türk tarafında “demek gerçekten terör ödüllendiriliyor, hem suç yok diyorlar hem özgürlük talep ediyorlar” düşüncesini güçlendiriyor. Kürt tarafında ise “biz zaten haklıydık, silahla mücadele etmesek kimse bizi dinlemezdi” duygusunu pekiştiriyor. Her iki uçta da şiddeti meşrulaştıran bir anlatı üretiyor ve gelecek kuşaklara “şiddet işe yarar” mesajı veriyor.

Türkiye bağlamında düşünüldüğünde, hem devlet kaynaklı ağır hak ihlallerinin hem de örgüt kaynaklı sivil kayıpların kamusal bir yüzleşme sürecine konu olması gerekir. Her vaka mahkeme diliyle yargılanmasa bile, en azından kayıpların tanınması, bazı sorumlulukların kabul edilmesi ve ağır suçlar için sembolik de olsa yaptırım uygulanması “herkesin yanına kâr kaldı” duygusunu hafifletebilir.

Bu Algının Doğmaması İçin Neler Yapılmalı?

Artık asıl soruya gelebiliriz: Barış süreci başarıya ulaştığında “terörle de sonuç alınabiliyormuş” düşüncesinin kökleşmemesi için neler yapılmalı?

Dil ve çerçeve: Süreç başından itibaren doğru bir dil ve çerçeveyle yürütülmelidir. Liderlerin kelimeleri, medyanın manşetleri, devlet kurumlarının açıklamaları, eğitim müfredatı ve kültürel üretim alanları bu çerçevenin taşıyıcılarıdır. Şiddeti “işe yarar” gösteren her ima, orta ve uzun vadede yeni şiddet projelerini besleyebilir.

Toplumsal özneleşme: Barışın mimarisinde sadece örgüt ve devlet değil, toplumun farklı kesimleri de özne haline getirilmelidir. Şehit ailelerinin, faili meçhul yakınlarının, zorunlu göçe maruz kalanların ve köyü boşaltılanların sesi sürecin içinde yer almalıdır. Bu gruplar tamamen dışarıda kaldığında, barış onlar için “yukarıda kurulan bir mutabakat” değil, katlanmak zorunda oldukları bir işlem gibi algılanır; bu da “şiddet ödüllendirildi” duygusunu güçlendirir.

Şiddetten bağımsız ilkelere dayalı düzen: Barış sonrası siyasal düzenin, şiddetten bağımsız ilkeler üzerine kurulduğu net biçimde gösterilmelidir. Hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin eşit uygulanması, yerel yönetimlerin demokratik biçimde güçlendirilmesi ve anadil ile kültürel hakların örgütten bağımsız bir yurttaşlık tasavvuruna bağlanması bu göstergeler arasındadır. Demokratikleşme örgüte atfedilirse şiddet ödüllendirilmiş olur; topluma atfedilirse dönüşüm meşrulaşır.

Eğitim ve gençlik politikaları: Genç kuşaklara şu mesajın verilmesi gerekir: “Kazanılan haklar silahın değil, toplumsal mücadelenin ve siyasetin ürünüdür. Şiddet sadece bedeli yükseltti.” Bu mesajın inandırıcı olması için, sürecin nihai metinlerinin ve uygulamalarının da gerçekten bu doğrultuda olması gerekir.

Bölgesel anlatı: Bölgeye ve dünyaya anlatılan hikâyede Türkiye örneği, “devlet şiddete boyun eğdi” şeklinde değil, “devlet savaşın anlamsızlığını görerek demokratikleşmeyi derinleştirdi” şeklinde sunulmalıdır.

Altıncı Mayının Yeri

Artık bu yazının odağındaki mayını tarif edebiliriz: Türkiye’de barış sürecinin altıncı büyük engeli, başarının kendisinin şiddeti meşrulaştırma riskidir.

Bu risk şu biçimlerde ortaya çıkabilir: Türk tarafında “terör ödüllendirildi” algısının radikalleşmeyi beslemesi; Kürt tarafında “demek ki silahsız olsak kimse bizi ciddiye almazdı” duygusunun yerleşmesi; bölgede benzer yapılar için tehlikeli bir emsal oluşması ve gelecek kuşaklara “şiddet işe yarar” mesajının aktarılması.

Bu mayın temizlenmezse barış yüzeyde başarılı görünse bile derinde yeni çatışmaların tohumlarını taşır.

Başarıyı Yeniden Tanımlamak

Sonuç olarak, barış sürecinin başarıya ulaşması otomatik olarak şiddetin meşrulaşması anlamına gelmez. Ancak süreç bilinçli biçimde tasarlanmazsa, zihinlerde böyle bir bağ kurulması kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle başarıyı yeniden tanımlamak gerekiyor. Başarı, bir örgütün taleplerinin kabul edilmesi değil; toplumların şiddetsiz bir normalleşmeye razı olmasıdır. Başarı, silahın sözün yerine geçtiği bir dünyanın geride kalmasıdır. Başarı, travmaların sadece siyasal mühimmat olmaktan çıkıp tanınmış acılara dönüşmesidir.

Barışın gölgesinde dolaşan “şiddet işe yarar” düşüncesi fark edilmediği sürece bir sonraki çatışmanın tohumlarını taşır. Fark edildiğinde ise üzerinde çalışılabilecek, dönüştürülebilecek ve çerçevesi değiştirilebilecek bir psikolojik malzemeye dönüşür.

Bu yazı dizisi boyunca mayınlardan söz ettim. Lider merkezliliğin, seçilmiş travmaların, tutulmamış yasların, örgütsel varoluş kaygısının ve kurumsal vizyonsuzluğun mayınlarını işaretledim. Bu yazıda ise barışa en çok yaklaşıldığı anda devreye girebilecek ayrı bir mayına dikkat çektim: başarının gölgesinde şiddetin meşrulaşması riski.

Bu mayın temizlenmeden atılacak her adım, yüzeyde ne kadar parlak görünürse görünsün, derinde yeni çatışmaların malzemesini biriktirecektir. Barış yalnızca silahların sustuğu gün değil, şiddetin zihinlerde de geçerliliğini kaybettiği gün tamamlanır.

Son yazıda sürecin tıkanması halinde ortaya çıkacak psikolojik bedeli ele alacağım. Çünkü mayınları sadece yerini tespit etmek için değil, temizlenmediğinde ortaya çıkacak tabloyu görmek için de işaretlemek gerekiyor.

Visited 33 times, 1 visit(s) today

Close