9:52 am Tarih

Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve Yüzüncü Yıla

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını kutlamak üzereyiz… Dile kolay, tam bir asır. Böyle sembolik tarihler önemlidir. Onuncu yıl, ellinci yıl, yüzüncü yıl ve daha niceleri… Varlığını dünyaya duyurduğun günlerdir.

Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, “Onuncu Yıl Nutku”nu okurken bu sembolik sayıya önem vermiştir ve şöyle demiştir:

            “Türk milleti!

            Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

            Ne mutlu Türk’üm diyene!”

            Şimdi ise yüzüncü yıldayız. Gönül isterdi ki muhteşem bir şekilde yüzüncü yılın kutlanıldığını görelim. Olmadı… Elbette, çeşitli nedenleri vardır ama bunlar bu yazının konusu değil.

Cumhuriyet rejiminin ne olduğunu anlatmaya gerek yok. İlkokul yıllarından beri öğrenilen bir kavram. Ama Atatürk’ü cumhuriyetçiliğe götüren süreci ve nedenleri bilmemiz gerekiyor. Bildiğimiz üzere Atatürk’ün düşünce sistemi, iki temel direk üzerinden gelişmiştir. Biri “istiklâl-i tam”, yani tam bağımsızlık, biri de hâkimiyet-i milliye”, yani millî egemenlik. Bu ikisinin bir araya gelmesi ise Atatürk’ün zihnindeki Türkiye Cumhuriyeti oluyor.

Bununla birlikte Atatürk’ün cumhuriyetçiliğini ele alırken, milliyetçiliğini de birlikte ele almamız gerekir. Ben, derslerimde bu konuyu bir dağ çizerek gösteririm. Dünya dağı adını verdiğim bu dağın zirvesinde Türk milleti yer alır. Zaten bunu reddedecek hiçbir kimse bulunamaz. Atatürk’ün Türklüğe verdiği önemi gösteren sözleri, işleri vb. sıralayacak olsak, kalınca bir kitabı doldurur. Bununla birlikte tek bir sözünden hareket edebiliriz: “Bir Türk, cihana bedeldir.”

15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın başında yaşamış olan ünlü Prizrenli mutasavvıf şair Sûzî Çelebi’nin “Bu Türk azdur diyü itme bahâne / Oduñ bir şu’lesi besdür cihâna”[1] beytinden etkilenerek söylediği “Bir Türk, dünyaya bedeldir” sözüyle, aslında Türk milletinin bütün dünyadan daha değerli olduğunu gösteriyordu. Bu sözün anlamca benzerini de Atatürk döneminin ünlü Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli adlı eserinde “Bütün bir dünya, tek bir Türk delikanlısının burnunun kanamasına değmez” diyerek belirtmektedir.

Biraz düşünecek olursak, bu düşünce yapısının millî hakimiyet ve dolayısıyla cumhuriyeti nasıl doğurduğunu görebiliriz. Dünya dağının zirvesinde Türk milleti varsa bu milletin başına bir hükümdar konması mümkün müdür? Elbette hayır. Bu ise ister istemez cumhuriyetçi bir düşünceye evrilecektir.

Bununla birlikte Türk milletinin hakimiyetini kazanması ise İstiklal Savaşı’nın süreci içinde gerçekleşmiştir. Savaş süreci ve bu süreç içinde İstanbul hükümetinin İtilaf devletleriyle geliştirdiği ilişki, beraberinde ister istemez “millî hakimiyet” sürecini de getirmiştir. İlk olarak Amasya Tamimi’nde “milletin istiklalini milletin azim ve kararının kurtaracağı” belirtilmişti. Ardından da Erzurum ve Sivas Kongrelerinde de “Kuvvâ-i Millîye’yi âmil, irâde-i millîyeyi hâkim kılmak esastır” deniyordu. Son olarak TBMM’nin açılmasıyla da “Hâkimiyet, bilâ-kayd u şart milletindir” denerek millî hakimiyet ortaya konuyordu. Bu konuda Atatürk, Nutuk’ta şöyle demektedir:[2]

            “Osmanlı hanedan ve saltanatının idâmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük fenalığı işlemekti. Çünkü millet her türlü fedakârlığı sarf ederek istiklâlini temîn etse de, saltanat devam ettiği takdirde, bu istiklâle müemmen nazarıyla bakılamazdı.”

Dolayısıyla Türk İstiklal Savaşı, bir yanıyla millî kurtuluş savaşı olduğu gibi, bir yanıyla millî hakimiyet savaşıdır. Dolayısıyla bu savaşın zaferle sonuçlanması da elbette Mustafa Kemâl Paşa’nın zihnindeki cumhuriyet düşüncesinin uygulama alanına konmasını sağlamıştır.

Dolayısıyla biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını kutlarken aynı zamanda geriye doğru Türk İstiklal Savaşı’nı, Dünya Savaşı’nı, Balkan Savaşı’nı ve Trablusgarp Savaşı’nı da anmış olacağız. Aslında biz, Atatürk’ün yaşamını genel olarak anmış olacağız.

Bununla birlikte ben, bilimsel bir yönü olmasa da, oldukça subjektif bir bakış olsa da Atatürk’ün çocuk sahibi olmaması konusunu da yine cumhuriyet kavramıyla birlikte düşünüyorum. Manevi evlatlarının çokluğundan, gittiği yerlerde çocuklarla ilgilenmesinden çocukları ne kadar sevdiği belli olan Atatürk’ün çocuk sahibi olmaması üzerine sık sık düşünürüm. Hatta öğrencilerimin de Atatürk’e dair en çok merak ettiği konulardan biri de budur.  Elbette, buna bilimsel bir yanıt vermemiz imkansızdır. Çünkü buna dair tıbbi bir çalışma olmadığı gibi çevresinde de yazan yoktur.

İşte, böylesi durumlarda bu konuyu düşünürken ister istemez aklıma “Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti’dir” diyen sözü ile soyadı meselesi gelir. Bilindiği üzere Atatürk soyadı, TBMM tarafından Atatürk’e özgü verilmiştir. Kız kardeşi Makbule “Atadan” Hanım bile, bu yüzden ağabeyinin soyadını alamamıştır. Ama bir çocuğu, üstelik erkek çocuğu olsaydı, Atatürk soyadının verilmesi engellenebilir miydi? Kim engelleyebilirdi? Böyle bir durumda, Azerbaycan cumhurbaşkanları Haydar-İlham Aliyev, Suriye cumhurbaşkanları Hafız-Beşar Esad ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ünlü hanedanının düşünmemiz gerekir. Yani cumhuriyet adını taşıyan hanedanlar… Cumhuriyet görüntüsü altındaki krallıklar…

Biliyorum, herhangi bir bilimsel yönü yok ve son derece subjektif bir bakış açısı ama Atatürk’ün cumhuriyete, millî hakimiyete bağlılığını düşündükçe aklımdan çıkmayan bir düşünce… Büyük zaferi kazanmasından iki gün sonra Afyon ovasında “Sahibimiz olan büyük Türk milleti” diyerek kendi benliğini Türk milletinin varlığında yok sayan bir zihni düşündükçe, yanlış gelmiyor.

Pazar günü, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümünü kutlayacağız. Her ânım 100 yıl öncesinde geçiyor. Geçenlerde bir öğrencim, bana şöyle demişti: “Hocam, öyle bir anlatıyorsunuz ki sanki ruhunuz 100 yıl öncede, sadece bedeniniz burada.” Doğru bildin, demiştim.

Yazmayı, sözcüklerle oynamayı seven biri olarak ben de kendimce, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını böyle kutluyorum. Onuncu yıl, Atatürk’ün en mutlu olduğu gündü… Yüzüncü yıl da bizim en mutlu olduğumuz gün olsun… Torunlarımızın nesiller sonraki torunlarına ise bininci yılı kutlamak nasip olsun…

            Türklük bilincini ve gururunu yaşayan bütün Türklerin bayramı kutlu olsun…


[1]     Levend, Agâh Sırrı, Ğazavât-nâmeler ve Mihaloğlu Ali Bey’in Ğazavât-nâmesi, s.254, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2000

[2]     Atatürk, Mustafâ Kemâl, Nutuk, s.17, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, Mayıs 2017


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 139 times, 1 visit(s) today

Close