11:01 am Kutlu Altay Kocaova, Tarih

Ağrı Olayları ve 1932 Türkiye-İran Antlaşması Temelinde Kürt Meselesine Bakış

Bilindiği üzere Türkiye-İran sınırı, Ortadoğu coğrafyasında en uzun süredir değişmeyen bir sınır olarak kabul edilir. Genel olarak da bu bilgi yanlış değildir. Bununla birlikte, dönemin ulaşım şartlarının ve coğrafyanın da etkisiyle bu sınır hattı boyunca, her iki devletin de kayıtsız şartsız hakimiyet kurabildiğini söylemek çok doğru olmaz.

Bu yüzden de hem Osmanlı hem İran, kendilerine düşen bölgelerdeki Kürt aşiretlerine emîrlikler, beylikler vererek, kendilerine bağlı bir şekilde tutarak hakim olmaya çalışmışlardır. Osmanlıların Sultan İkinci Mahmud devrinde merkezileşme çabalarıyla birlikte bu aşiretler de güçlerini kaybetmemek için harekete geçmişler ve zaman zaman isyan, zaman zaman da eşkıyalık faaliyetleriyle öne çıkmışlardır.

Bir yandan birbirleriyle, bir yandan Ermeni ve Süryaniler gibi yerli Hristiyan unsurlarla çatıştıkları gibi sık sık da Osmanlı ve İran güçlerine karşı saldırmışlardır. Zaman zaman da Osmanlı topraklarından İran topraklarına, İran topraklarından Osmanlı topraklarına geçmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte de bu hareketler, büyük ölçüde şekilde değiştirmiştir. Şeyh Said isyanı ve irili ufaklı daha birçok isyanla birlikte bağımsız Kürt devleti fikri de işin içine girmiştir. Tabii olarak, eşkıyalık faaliyetleri de bir tür öncü kuvvet saldırısı olarak devam etmiştir. Bunların içinde en önde gelen aşiretlerden biri olan ve Türkiye’den İran’a iltica eden Simko aşiretine bağlı elli kişilik bir silahlı grup, Van’ın Başkale ilçesinden, o dönemde Gever olarak adlandırılan Yüksekova’ya giden postayı pusuya düşürmüş ve beraberindeki jandarmanın silahlarını ve hayvanlarını gasbetmiştir.[1] Yine 19/11/1928 tarihli Asayiş Raporu’na göre Van’ın Saray ilçesinin Furcuvik köyünü İranlı on beş kişilik bir eşkıya grubu basmış ve köylülerle çatışma yaşanmıştır.[2] İran sınırı boyunca dönem içerisinde sayısız olayın yaşandığı görülür.

Bu arada 1926 yılında yaşanan Birinci Ağrı İsyanı, 1927 yılında yaşanan İkinci Ağrı İsyanı ve 1930 yılında yaşanan Üçüncü Ağrı İsyanı oldukça büyük önem taşımaktadır. Ağrı Dağı’nın yüksekliği ve o dönemde Küçük Ağrı Dağı’nın İran toprağı olmasının da etkisiyle eşkıyalar ve isyancılar için Ağrı Dağı, hem sığınak hem de İran’a geçiş için bir güzergahtı.

İlk olarak 1926 isyanı ile birlikte çatışmaların muharebe şeklini aldığı ve İran’daki Sünni ve Alevî Kürt aşiretlerinin de destek verdiğini görüyoruz. Mayıs 1926’da başlayan isyana karşı 17 Mayıs 1926 tarihinde Ağrı Dağı’nın Demirkapı bölgesinde 28. Alay’ın taarruz ettiğini, ancak İran’dan gelen Sakanlı ve Kızılbaş aşiretlerinin de desteğiyle alayın başarısız olup geri çekildiğini görüyoruz.[3] Bu başarısızlığın ardından tugay boyutunda askerî desteklerle birlikte harekatın güçlendirildiğini ve haziran ayının ortasında bölgede kontrolün sağlandığını görüyoruz.

Bununla birlikte İran’ın bu süreçte isyancı Kürt aşiretlerine, en azından engel olmadığını görüyoruz. Oysa, 22 Nisan 1926 tarihli “Türkiye-İran Emniyet ve Muhadenet Muahedesi”[4] ile sınır bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yasa dışı faaliyetlerinin engellenmesi konusunda iki ülke de sorumlu oluyordu. Tabii, bunda bir yandan İran’ın Azerbaycan Türkleri hakkında Türkiye’ye dair korkusu etkinken Kürt aşiretlerine karşı yaşadığı askerî zayıflığın da etkisi olduğunu söylemek gerekir.

Bu noktada İran hükümdarı Şah Rıza’nın Tahran askerî ataşesi Binbaşı Hüsamettin Bey’e söylediği şu söz ilginçtir:[5]

“Öyle zannediyorum ki, Türkiye’nin İran Azerbaycanı’nda gözü vardır. … Azerbaycan halkı Türktür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa, şimdiki Türkiye böyle bir politika gütmüyor. Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine İttihat Terakki hükümetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan’a doğru yönelmiştir. Gerektir ki Türkiye er geç Azerbaycan’ı alsın.”

Bu korku, elbette Türkiye’ye karşı isyancı Kürt aşiretleri desteklemek ya da en azından engel çıkarmamak için yeterlidir. Ancak Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından 17/08/1931 tarihinde yazılan bir rapora göre İran’ın devlet yanlısı aşiretlerden Kardar aşireti ve Setili aşireti ile birlikte Ağrı isyancılarına yönelik harekete geçtiği, ancak Ağrı isyancılarından Faris kuvvetlerine karşı yenildikleri belirtilmektedir. Aynı raporda İran ordusuna bağlı, iki topla güçlendirilmiş, 600 kişilik bir piyade taburunun da yine Ağrı isyancılarından Faris ve Ferzende’nin kuvvetleri karşısında yenildikleri belirtilmektedir.[6]

Ağrı Dağı’na sığınan ve toplanan isyancı unsurların 800 kişiye ulaşması ve çevreye yeniden saldırmaya başlamaları üzerine Eylül 1927’de tekrar harekat başlatıldı ve bir aylık harekatın sonucunda coğrafyanın da etkisiyle, isyancıların çoğu yok edilse de, bir kısmı yine İran topraklarına sığınmayı başardı. Bu arada aynı dönemde Lübnan’da Kürt milliyetçi örgütleri ve Ermeni Taşnak örgütünün düzenlediği bir kongreyle Hoybûn örgütü kurulmuştur. Kendisini Kürdistan Millî Hükümeti ilan eden örgüt, eski bir Osmanlı subayı olan Yüzbaşı İhsan Nuri’yi de paşalık rütbesi vererek Kürdistan başkomutanı olarak atayıp Ağrı isyanında görevlendirmiştir. İkinci harekatın bitmesinden ve Hoybûn’un kurulmasından çok kısa süre sonra Ağrı Dağı’ndaki bir köyde Ağrı Cumhuriyeti adıyla bağımsızlık ilan edilmiştir. Böylece Kürtçü hareketlerin, Ermeni örgütleriyle beraber yürümesi süreci de başlamıştır.

Türkiye’nin İran’a yönelik baskın yürüttüğü politikalar (Bülent Şener’in tabiriyle “zorlayıcı diplomasi”) ile birlikte İran da bölgedeki bu unsurlara karşı harekete geçmiştir. Yukarıda sözünü ettiğim olaylardan biri, bunun göstergesidir. Bu noktada 7 Eylül 1930’da üçüncü kez harekete geçen Türk ordusu, artık bu durumu kesin olarak çözmek amacıyla büyük bir güçle hareket etmiş ve doğrudan taarruza geçmiştir. Ermeni örgütlerinin desteğiyle, subaylık yapmış birkaç Ermeni’nin de bu noktada isyancı Kürt güçleriyle birlikte hareket ettiği görülmektedir. 14 Eylül günü Genelkurmay Başkanlığının tebliği ile isyancıların imhasıyla harekat sonuçlanmış, iki gün sonra da Mustafa Kemal Paşa’nın tebriği yayımlanmıştır.[7]

* * *

Bölgenin iki önemli devletinin bir araya gelebilmesiyle çözümlenen bu sorun, aynı zamanda bir toprak değişimini de gündeme getirmiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda, Tahran’da 23/01/1932 tarihinde “Türkiye İle İran Arasında Hudut Hattının Tayinine Dair İtilafname” imzalanmıştır. Bu antlaşma metni, 18/06/1932 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 23/06/1932 tarihinde de Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Buna göre birinci maddede, Karasu gölünün Boralan gölüne döküldüğü yerin güneydoğusundaki bir tepeyi Türkiye, İran’a bırakmıştır. İran’da Küçük Ağrı Dağı bölgesinin büyük kısmını oluşturan Todjik tepeyi ve bu tepenin çevresindeki Todjik köyünü İran, Türkiye’ye bırakmıştır. Aynı bölgedeki Top mevkisini de Türkiye, İran’a bırakmıştır. Devamında bugün İran’a bağlı Yarım Kaya adını taşıyan köyün karşısında olan bataklık bölgeyi (Bulakbaşı) Türkiye, İran’a bırakmıştır. Aynı bölgede Şeyh Asker ve Kasorlu harabelerini Türkiye, İran’a bırakmıştır. Devam eden sınır hattında Türkiye, Cevzar köyünü İran’a bırakmıştır. Batıya doğru ilerleyen sınır hattında da İran, Kızılkaya köyünü Türkiye’ye bırakmıştır.

Antlaşma, Türkiye-İran sınırı boyunca uzanmış ve Van çevresinde de yine birkaç köy, Türkiye ile İran arasında el değiştirmiştir. Ama bizim konumuzla ilgili olan en önemli kısım Ağrı Dağı çevresindeki toprak takasıdır. Türkiye, özellikle Küçük Ağrı Dağı’nın çok büyük kısmını alarak çok önemli bir stratejik üstünlük elde etmiştir. Böylece Ağrı çevresinde yoğunlaşan Kürtçü örgütlenmenin dağıtılması da mümkün olabilmiştir.

Bu arada Kürt isyancı aşiretlerin ve Kürtçü örgütlerin, Ağrı Dağı’nı hedef seçmesinin de üzerinde durmak gerekir. Bir yandan coğrafî avantajı, bir yandan bölgenin iki devlet arasında (Türkiye ve İran) paylaşılmış olması, bir yandan da Sovyet bölgesine yakınlığının da göz önüne alınması gerekir. Özellikle Ermeni örgütlerin, Hoybûn üzerinden verdikleri desteğin temelinde Ağrı Dağı’nın Ermeniler için önemi olduğu kadar burada yapılacak bir örgütlenme ile Sovyet bölgesine de ulaşabilmeyi umduklarını söylemek yanlış olmaz.

Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra Atatürk devrinde yaşanan ve toprak değişimi içeren ilk ve tek antlaşma özelliği taşımasına rağmen 1932 tarihli bu antlaşma, layık olduğu ilgiyi görmemektedir. Oysa bu antlaşma, Kürt meselesini bölge devletlerinin kendi içlerinde çözebileceklerini gösterdiği gibi zorlayıcı diplomatik adımlarla ve gerekli hamlelerle nasıl başarılı olunabileceğinin de kanıtıdır.

Kürt meselesi, Osmanlı’dan günümüze kadar farklı şekillerde ele alınsa da günümüzde devasa önemiyle ortada durmaktadır. Gelecekte ise daha da önemli olarak karşımızda durmaya devam edecektir. Osmanlı dönemindeki bir tür özerk yapısının etkisiyle örgütlenen, çevresine karşı sık sık saldırılar yapan Kürt aşiretlerinin Cumhuriyet yönetimine karşı hemen harekete geçebilmesini, Ermeni örgütleriyle hızlıca iş birliği yapıp sorun çıkarabilmesini görmemiz gerekir.

Ağrı Dağı olayları ve bununla birlikte imzalanan 1932 Antlaşması özelinde bakacak olursak, bu konunun insan hakları, demokrasi gibi havada kalan söylemler ya da özerklik gibi bölünmeye yol açacak tehlikeli söylemlerle çözülme ihtimali bulunmamaktadır.

Osmanlı Devleti’nde on dokuzuncu yüzyılın başında Sırp isyanı ile başlayan ayrılıkçı hareketlerin son noktası olarak görmemiz gereken bir kavramı ele alırken bu bölgenin tarihi ve devletleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir. Avrupa merkezli düşüncelerin, yaratacağı tek etki, parçalanma olacaktır. Zira Osmanlı Devleti’nde, Yunanistan dışında, ayrılıkçı hareketler, bağımsızlık elde etmeden evvela özerklik elde etmiş, bunu bağımsızlık izlemiştir. Çünkü özerklik, millet oluşumunu yaratır. O bölge içinde de tekilleşen bir nüfusu meydana getirir. Bu ise direnç sahibi olan, güçlü bir milletin yaratılması demektir ki böyle bir yapının bağımsız olmasını kimse engelleyemez. Bu yüzden de sonucunu düşünmeden Ortadoğu coğrafyasında hiçbir işe yaramayacak, tehlikeli Avrupa düşüncelerine dayanan önerilerden uzak durmak gerekir.


[1]     CCA, 30-10-0-0/MGM, 112-756-24, 96B, 31.05.1925

[2]     CCA, 30-10-0-0/MGM, 127-912-25, 106, 21.11.1928

[3]     Hallı, Reşat (haz.), Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1, s.231, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı, Mart 1992, İstanbul

[4]     Şener, Bülent, “Ağrı İsyanı (1926-1930) ve Türkiye-İran Krizi (1930): Türk Dış Politikası Tarihinde Bir Zorlayıcı Diplomasi Uygulaması”, History Studies, International Journal of History, s.4, ss.389, Kasım 2012

[5]     a.g.e., s.394

[6]     CCA, 30-10-0-0/MGM, 112-755-9, 96A, 17.08.1931

[7]     Hallı, Reşat (haz.), Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 2, s.128, Kaynak Yayınları, Birinci Baskı, Mart 1992, İstanbul


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 299 times, 1 visit(s) today

Close