9:55 am Siyaset • Bir Yorum

Kürt Sorununun Kök Nedeni ve Çözüm

Kürt Sorununun Kök Nedeni ve Çözüm

Geçen hafta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirdiği operasyonda 9 askerin şehit olması ülkede beklendiği üzere büyük gündem oldu.

Ancak askerlerin hayatını kaybetmesi sonrasında başlayan tartışmalar gene terör sorununun asıl kökenine inmekten uzaktı. Mesele biraz jeopolitik biraz da komplo teorileriyle karıştırılarak gene yüzeysel bir düzlemde ele alındı.

Halbuki bu sorunun tarihsel ve sosyolojik bir kökeni var. O köken tam olarak anlaşılmadan bugün yaşadıklarımız üzerine konuşmak havanda su dövmekten farksız. Bu yüzden bu yazıda bu kökeni inceleyecek ve bazı genel çözüm önerileri getireceğim.

Ulus-devleti anlamak

18. yüzyıl sonunda gerçekleşen Fransız Devrimi ile beraber Avrupa’da “millî devlet” olgusu ortaya çıktı. Yani Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar ve diğer milletler kendi ulus-devletlerini kurmaya başladı.

Bu durum çok milletli imparatorluklar için elbette kötü haberdi çünkü yüzyıllarca imparatorluk sınırları içinde yaşamış çok çeşitli milletler artık kendi ulus-devletlerini kurmak istiyorlar, bu amaçla gizli örgütler kurup silahlı isyanlar başlatıyorlardı.

Milliyetçilik “virüsü” çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğu’na da ulaştı. Önce Sırplar, sonra Yunanlar, ondan sonra da imparatorluk içindeki tüm Hristiyan halklar bağımsızlık amacıyla ayaklanmaya başladılar.

Ancak Osmanlı içindeki Müslüman halklar ilk etapta böyle ayrılıkçı bir hedefe yönelmediler. Çünkü Osmanlı Devleti’nin temeli İslam’a dayanıyordu. Dolayısıyla Hristiyan halkların aksine, Müslüman halklar Osmanlı Devleti’ni kendi devleti olarak görebiliyordu.

Aslında Osmanlı’daki Türkler, Arnavutlar, Kürtler ve Arapların ileri gelenleri arasında da bir noktadan sonra milliyetçi ideoloji yayılmaya başladı. Ancak bu halklardaki ayrılıkçılık hiçbir zaman Hristiyan halklardaki kadar güçlü olmadı.

Gene de Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda jeopolitik nedenlerle Arnavutlar ve Araplar imparatorluktan tamamen ayrıldı. 1919’da geriye sadece Türkler ve Kürtler kaldı.

Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler

Birinci Dünya Savaşı sonrası süreçte Kürtlerin çoğunluğu Anadolu’daki millî direniş hareketini destekledi. Çünkü bu direniş hareketi Türklerin değil, Müslümanların ortak bir mücadelesi olarak görülüyordu. Sonuçta savaş batıda Yunanlara, doğuda Ermenilere ve onların arkasındaki Avrupalı güçlere karşı veriliyordu.

Anadolu’daki millî direniş hareketi ve Ankara hükümeti de Millî Mücadele sürecinde Türklükten çok Müslümanlık kimliğini ön plana çıkardı. Örneğin Misak-ı Millî’de Türklüğe değil, Müslümanlığa vurgu yapıldı. Ankara’daki meclisin açılışında halifeye bağlılık gösterildi.

Aslında bu dönemde Kürtler arasında Ankara hükümetine destek vermeyip bağımsız bir Kürt devleti hedefi peşinde koşanlar da oldu. İstanbul’da Kürdistan Teali Cemiyeti bu amaçla İtilaf Devletleri ile müzakereler yürüttü. Bu cemiyetin faaliyetlerinin de etkisiyle Sivas ve Dersim civarında üç ay süren Koçgiri İsyanı çıktı.

Ancak bunlar istisnaiydi. Kurtuluş Savaşı sürecinde Müslümanlık bağının etkisiyle Kürtlerin çoğunluğu Ankara hükümetini ya destekliyor ya da ona en azından karşı çıkmıyordu.

Kemalist ulus-devlet projesi

Ne var ki işler Kurtuluş Savaşı’nın bittiği Ekim 1922’de itibaren değişti. Çünkü Kemalist yönetim adım adım devletin temelini Müslümanlık kimliğinden Türk kimliğine kaydırmaya başladı.

Bu durum en net şekilde Lozan Anlaşması’nda görüldü. Lozan’da ülkede sadece Hristiyanlar “azınlık” olarak kabul ediliyor, Türk olmayan Müslüman azınlıklar ise isimleri anılmayarak “Türk” varsayılıyordu. Bu, resmî düzeyde kolektif Kürt kimliğinin yok sayılması anlamına geliyordu.

Böyle bir ulus-devlet projesinde Kemalist yönetimin temel esin kaynağı Fransa idi. Fransa’da nasıl Basklar, Bretonlar, Korsikalılar, Oksitanlar Fransızlardan az çok ayrı etnik gruplar olsalar bile ortak bir Fransız millî kimliğinde buluştularsa, Türkiye’de de Türkler haricinde Kürtler, Araplar, Zazalar, Çerkesler, Lazlar da aynı şekilde ortak bir Türk millî kimliği çatısı altında buluşmalıydı.

Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrılıkçı hareketler sonucunda sürekli toprak kaybetmesinden ders almış olan Kemalist yönetimin, yeni kurulan ülkenin aynısını yaşamasını engellemeye yönelik bir tedbiriydi. Herkes ortak bir kimlikte buluşursa Osmanlı’daki gibi bölünme ve toprak kaybı da olmazdı.

Ancak Lozan’daki yok sayılma durumu, dönemin Kürt ileri gelenleri arasında büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü Kürtler Kurtuluş Savaşı’na böyle olacağını düşünerek destek vermiş değildi. Yeni kurulan ülkede siyasal ya da en azından kültürel bir özerklik edinebileceklerini düşünüyorlardı.

Kim haklı?

Dönemin Türk liderliğinin Osmanlı’nın son döneminden dersler çıkararak çağın gereklerine uygun bölünmez bir millet yaratma girişiminin belli bir mantığı olmakla beraber, meseleye adalet perspektifinden baktığımızda Kürtlerin haklı olduğu noktalar var.

Elimizde net veriler olmamakla beraber, 1923 yılının Türkiye’sinin etnik kompozisyonunun kabaca % 75-80 Türklerden, % 15-20 Kürt ve Zazalardan ve % 5 Arap, Çerkes, Rum, Gürcü gibi diğer etnik gruplardan oluştuğunu söylemek akla yatkın. Oranlar biraz aşağıda veya yukarıda olabilir ama genel tablo bu şekilde.

Dönemin Türk yönetiminin “diğer” kategorisindeki çok çeşitli sayıdaki ve ülkenin hiçbir yerinde çoğunluk oluşturmayan etnik gruplardan kamusal ilişkilerinde ortak Türk kimliğinde asimile olmasını ve kendi etno-kültürel kimliğini özel ve toplumsal ilişkileriyle sınırlı tutmasını istemesini, o dönemin şartlarını da göz önüne alırsak, makul bir istek olarak görebiliriz.

Ancak aynısının Kürtlerden talep edilmesi o kadar makul olmayabilir. Çünkü Kürtler hem bu diğer etnik gruplardan çok daha kalabalık hem de ülkenin belli bir bölgesinde çoğunluk. Dolayısıyla kendi kolektif kimliklerinin tamamen göz ardı edilmesini ve hatta bunun çoğu zaman baskılanmasını kabul etmemeleri çok şaşırtıcı değil.

Tarihsel olarak baktığımızda aynısını Bulgaristan’daki Türk, Çin’deki Uygur azınlık da kabul etmedi/etmiyor. Etmemekte de haklılar.

İşte, tam da bu sebeple Türkiye’nin 103 senedir, yani 1921 tarihli Koçgiri İsyanı’ndan beri, bir “Kürt sorunu” var.

Tarihten dersler ve demokratik ülkeler

Türkiye’nin 1921-1939 arası ardı ardına patlak veren silahlı Kürt isyanları ile geçti. 1961-1980 döneminin görece demokratik ortamında sivil Kürt hareketi ortaya çıktı. Bunların hepsinin devlet tarafından bastırılması sonucu 1984’te yeni bir silahlı isyan patlak verdi. Bu isyan 40 senedir devam ediyor ve halen bastırılmaktan uzak görünüyor.

1921’den beri kesintilerle süregiden Kürt isyanları, dünyada halen aktif bir şekilde devam eden en eski ikinci silahlı çatışma. Birinci de zaten İran’da 1918’den beri süregiden Kürt isyanları.

Bu meselenin bu derece uzun sürmesi bize bir şey söylüyor. Toplumsal tabanı olan bir isyan sadece askerî yöntemlerle bitirilemiyor. Çünkü belli dönemlerde askerî başarı elde edilse bile kendisine haksızlık yapıldığını düşünen grup yeniden organize oluyor ve haksızlık algısından ötürü örgüt elemanı bulmakta da zorluk çekmiyor.

Bugün demokrasinin gelişmiş olduğu Avrupa’da da ayrılıkçı hareketler var. Bunların da birçoğu halen net bir çözüme kavuşturulabilmiş değil. Ancak Avrupa’nın farkı, artık silahlar konuşmuyor. Ufak tefek örnekler haricinde Avrupa’da artık silahlı bir ayrılıkçı hareket kalmadı.

Bunun en önemli nedeni demokrasi. Örneğin Fransa’da veya İspanya’da ayrılıkçı da olsalar siyasal hareketler teröre ve şiddete başvurmadıkları sürece faaliyetlerini baskı görmeden sürdürebiliyorlar. Türkiye’ye en benzetilebilecek örnek olan İspanya’da, halen bazı sorunlar devam etse de Katalan ve Bask bölgeleri özerk haklara sahipler. Bunlar meselenin bir silahlı isyan boyutuna gelmesini engelleyen çok önemli faktörler. Çünkü tamamen baskılanan ve siyasal faaliyetten mahrum bırakılan hareketler ister istemez silaha sarılıyorlar.

Türkiye de artık bu sorunun çözülmesini istiyorsa medeni demokratik ülkeleri takip etmekten başka bir seçeneği yok. Yoksa bundan 40 yıl sonra da maalesef gene aynı şeyleri konuşuyor olacağız.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 486 times, 1 visit(s) today

Close