10:57 am Denizcan Dede, Siyaset

“Çizmeyi Aşmamaya Çalışarak” Fikirtepe’deki Kürt Meselesi Tartışmasına Farklı Bir Bakış

Çok sevdiğim bir deyim vardır: “çizmeyi aşmak”. Bu deyim ilk olarak Roma bilgini Yaşlı Plinius’un MS 77-79 yıllarında yazdığı “Doğa Tarihi” eserinde ne supra crepidam sutor iudicaret yani “Ayakkabıcı, ayakkabıdan (crepida) ötesini eleştirmesin” şeklinde geçmiştir. Hikaye şudur ki Yunan ressam Koslu Apelles resimlerini eleştiriye açık şekilde dışarıya koyduğunda bir ayakkabıcı gelip ayakkabının şeklinin yanlış çizildiğini söylemiştir ve bunun üzerine meşhur ressam Apelles resmi revize etmiştir. Ertesi gün uyarısının yerine ulaşmasının cesaretiyle ayakkabıcı, bacaklara dair de eleştiriler yöneltmiş ve Apelles’in kendisine bu cevabı vermesiyle bu söz kalıplaşıp literatüre geçmiştir. Bu kalıp Rönesans ile evrim geçirmiş, farklı dillere çevrilmiş ve bize de “çizmeyi aşmak” şeklinde gelmiştir. Şimdi Fikirtepe’de Kürt meselesi üzerine dönen fikir tartışmasına bir Fikirtepeli olarak dahil olurken ben de bu şiarla gideceğim. Bu konuyu 19 Ocak 2024 tarihli “Kürt Sorununun Kök Nedeni ve Çözüm” yazısıyla ele alan Sayın Emrah Gülsunar, bir siyaset bilimci olarak konunun idari, siyasi boyutuna yoğunlaşmış ve İngiltere üzerine ekonomi tarihi doktorası yapan biri olarak daha Batı’dan bir bakışla tarihî okuma yapmıştır. Ona bir cevap, daha doğrusu reddiye olarak 10 Şubat 2024 tarihli “Bask Modeli Kürt Meselesini Çözebilir mi?” makalesini yazan Sayın Nuri Salık hocam ise tarih ve uluslararası ilişkiler üzerine ihtisasını yapmış, olaylara bu çerçevelerden bakmaktadır. Daha da önemlisi, Suriye üzerine bir yüksek lisans, iki doktora tezi yazmış, Suriye’nin 1940’lardan 2000’li yıllara kadar olan iç ve dış dinamiklerini özellikle Türkiye ve ABD üzerinden çalışmış bir Ortadoğu uzmanıdır. Dolayısıyla olaya Ortadoğu merceğinden bakmıştır. Ben ise bir tarih mezunu ve yüksek lisansını Türk oymak ve aşiretlerinin Afyonkarahisar – Karabağ coğrafyaları üzerine bağlantıları üzerine tamamlamış ve revize aşamasında olan bir Türkolog olarak farklı bir bakış açısına sahibim, bazen özcü sayılabilecek daha etnolojik bir bakış açısına sahibim. 20 yaşımdan beri çalışmalarımı Türk dünyası ve Avrasya üzerine yoğunlaştırdığımdan ise ayrıca post-Sovyet ülkelerinin bakış açısına ve Genel Türk Tarihine hakim sayılırım. Dolayısıyla bu konuda bir perspektif de ben katmak istedim.

“Çizmeyi aşmak” hususunda, Marks’ın bu özdeyişe tepkisine değinmeden konuyu ele almak istemedim. Zira Marks, Das Kapital’de bu söze yaptığı eleştirisinde buhar makinesini kemaliyle icat eden Watt’ın bir saatçi, dokuma makinesini icat eden Arkwright’in bir berber, buharlı geminin mucidi olan Fulton’un ise kuyumcu kalfası olduğunu belirtir. Marks’ın bu fikrine cevap olabilecek muhtelif argümanların olduğunu bilsem de Marks’tan cesaret olarak biraz çizmeyi aşıp sonra en iyi bildiğim işe geri döneceğim. İki tarafın argümanlarını özetleyerek başlayalım.

  • Emrah Hoca özetle Kürt sorununun tarihsel olarak Osmanlı dönemindeki ulusçuluk isyanları sonrasında Türkiye sınırları içinde kalan tek yoğun gayritürk unsur olduğunu ve yoğun nüfuslarından ötürü “ulus devlet” modelinin onları tatmin etmediğini, bu sorunun çözümünün ancak Avrupa modeli bir özerklik olduğunu belirtmektedir.
  • Nuri Hoca ise hem yerel ve ulusal şartları öne sürerek Balkan Savaşları ile vatan kaybı yaşamış, dış müdahalelerle bölünme süreci hızlanmış bir Osmanlı’dan doğan Cumhuriyet’in tarihî hafızasının herhangi bir özerklik modeline izin vermeyeceğinden, hem Bask ve Katalan örneklerinin çözüm olmadığından zira ETA’nın özerklik kararından 40 yıl sonrasına kadar teröre devam ettiği, sonrasında ise Baskların (hakeza Katalanların) bağımsızlık ısrarından vazgeçmediğinden bahseder. Ortadoğu’dan ise Kuzey Irak’taki özerkliğe rağmen yine Irak Kürtlerinin bağımsızlıkta ısrar ettiğini belirterek özerklik modelinin uygulamada başarılı olmadığını iddia eder. Son olarak ise Türkiye’de Kürtlerin Türkiye’nin batısında İstanbul, İzmir, Antalya gibi bölgelerde de yoğun olarak yaşadığını, böyle dağınık bir demografiye sahip ülkede Irak, İspanya benzeri modellerin uygulanamayacağını, aynı zamanda Türkiye’nin Lozan Antlaşması ile üniter yapısını dünyaya kabul ettirmiş, azınlık kavramını uluslararası hukuk önünde çözmüş bir devletin de özerkliğe razı olmayacağını belirtmektedir.

Burada “çizmeyi aşarak” bir siyaset bilimci ve bir uluslararası ilişkiler uzmanının kendi alanları üzerinden tartıştığı hususlara kendi yorumumla müdahil olacağım. Açıkçası bence bu tartışmada realist olan ve usulen haklı olan taraf, Nuri Salık Hoca’dır. Zira Türkiye ne demografisi ne coğrafyası ile özerk bir yapıyı kaldıramaz, bu korkunç sonuçlara varır. Nuri Hoca usulde haklıdır. Esasta ise aslında önemli noktalara değinen Emrah Hoca’dır. Kürtler, etnik-dilsel olarak Türk olmayan bir topluluk olmakla beraber, Fırat havzası gibi Türklerle yoğun iç içe yaşamın olduğu bölgeler haricinde genel olarak Türk kimliğine entegre olmayı da reddetmektedir. Kürtleri “Türk yapmanın” ya da “Türk’üm dedirtmenin” de mümkünatı yoktur. Zaten Türk kimliğine entegre olan oluyor ve bu bir politikayla değil, doğal sürecin sonucu olarak gerçekleşiyor. Malatyalı, Elazığlı, Şanlıurfalı, Adıyamanlı ülkücü Kürt profili bunun bir örneğidir ve bu da Fırat havzasının etnik yapısından kaynaklanmaktadır.

O bölgede Türklerin ve Kürtlerin daha dört beş asır öncesinden oluşturduğu konfedere aşiret yapıları, komşuluk, kız alıp verme durumu ve iki tarafın da Hanefi olma hasebiyle mezhepsel-kültürel yakınlık taşımaları bu duruma sebebiyet vermiştir. Ancak yine Kürtlerle Türklerin beraber yaşadığı başka örnekler de vardır. Kars-Ardahan-Iğdır, Güney Erzurum bölgeleri, daha minör örnekler olarak ise Kürtlerin Türk denizi içinde bir ada şeklinde yaşadığı Cihanbeyli-Kulu civarı Tuz Gölü havzası ya da Türklerin ve Kürtlerin yoğun olduğu bölge içinde daha dağınık ve parça parça nüfusa sahip olduğu Van bölgesinin Küresünni ve Türkmenleri, Ağrı havalisinin Terekemeleri verilebilir. Bu bölgelerde ise Kürtlerin HDP-YSP gibi partilere meyletmesi, Türklerin ise MHP ve o kökten gelen siyasi parti ve adaylar lehinde oyunu kullanması sık görülen bir durum. Bu örnek bile Türk ve Kürtlerin asırlar süren komşuluk ilişkisi olmayan yerlerde[1] birbirlerinden farklı siyasal yönelimlerde olduğunu göstermektedir. Bu hususta sıkça İstanbul, İzmir gibi yerlerde yaşayan Kürtlerin Türkçe ana dilli oldukları, kültürel olarak asimile oldukları da belirtilir çoğu tartışmada. Ancak büyükşehirlerin belli mahallelerinde HDP-YSP çizgisinin aldığı yoğun oylara, Nevruz ve Öcalan tecridi mitinglerinde oluşan kalabalıklara bakarsanız, bu kitlelerin Türkçe konuşmasının da pek bir şeyi değiştirmediğini görürsünüz. Hatta bir dönem PKK’lıların telsizde Türkçe konuştuğundan bile bahsedilirdi. Dolayısıyla ortada görmezden gelinemeyecek bir siyasi, toplumsal fay hattı vardır. Bu fay hattının yumuşadığı yerler ise Türk ile Kürt’ün üç dört asırdır iç içe geçmişliği olan bölgelerdir yani o bölgelerde ortada tarihî bir arka plan vardır, asırlar boyu oluşmuş akrabalıklar mevcuttur. Yani bu konu Türkçe öğretmek ya da Türk ulus değerleriyle tedrisattan geçirmekle çözülemeyecek kadar girift.

Böyle bir durumda, Emrah Hoca’nın bahsettiği özerklik çözümü normal şartlar altında mantıklı olmalıyken Nuri Hoca’nın bahsettiği Türkiye’nin kendine has durumu yüzünden gerçekleşemezdi ve halen de gerçekleşemez hatta daha büyük sorunlar doğurur. İki hocanın da bahsettiği örnekler, Irak örneği haricinde Avrupa ülkelerindendir. Çoğu Avrupa ülkesinin kimi zaman Büyük Britanya gibi hanedan evlilikleriyle, kimi zaman İtalya gibi cumhuriyetçi bir birleşme idealiyle, kimi zaman Almanya gibi uzun zamana yayılmış ve muhtelif süreçleri izleyen karmaşık bir şekilde farklı krallıkların veya feodal yapıların birleşerek uluslaşmasından doğduğunu, Osmanlı’ya bağlı Kürt feodalitesinin ise bu duruma benzer bir yapıda olmadığını düşünürsek yani Selçuklu’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne giden süreçte Türk beylikleriyle Kürt yapılanmalarının bir şekilde siyasi birlik kurmasının yaşanmadığını hesaba katarsak Avrupa’daki durumun bizde olmaması ayrıca doğaldır.

Ben başka bir örneğe değinmek istiyorum: Rusya. Rusya, bizden çok farklı bir devlet sistemi üzerine kuruludur. Rus milliyetçiliğinin bir şekli devlet nezdinde güçlüdür ama aynı zamanda Tatarların, Başkurtların, Çeçenlerin, Dağıstanlıların, Yakutların, Osetlerin ve çoğu diğer etnik-bölgesel unsurun özerk bölgeleri vardır. Aynı zamanda Rusya’daki sistemin bizde anlaşılır olmamasının sebebi, Sovyet Kazakistan’ı üstüne uzmanlaşmış Mehmet Volkan Kaşıkçı’nın ifadesiyle hiçbir zaman “Ne mutlu Rus’um diyene[2], kendini Rus hisseden Rus’tur.” gibi bir anlayışın bulunmaması, Rus ve Rusyalı kavramlarının ayrı kullanılması gibi durumların mevcut olmasıdır. Nüfus sayımlarında, çoğu resmî kayıtta hatta Sovyetler döneminde pasaportlarda etnik Rus, eril ve dişil biçimleriyle “Russkiy / Russkaya” olarak geçmekteyken bir Tatar ya da Çeçen asla bu tanıma girmez. Tüm Rusya vatandaşları “Rossiyanin / Rossiyanka” olarak anılır[3]. Yani “Rusyalı”. Rusya’nın bu sistemi özellikle Çeçen Savaşı sonrasında son derece keyfî kullandığını, Tataristan gibi cumhuriyetlerin özerk statülerine el uzatan yasal düzenlemelere imza atıp normalde Rusya anayasasında geçen Rus olmayan halkların çocuklarına kendi dillerinde ana dilde zorunlu eğitim hakkı gibi uygulamalardan geri döndüğünü ve zorunlu Tatarca dil derslerini seçmeliye çevirdiğini de görmekteyiz. Bunun, bu yazının konusunun dışına giren çokça sebebi var. Biri, Çeçen Savaşları sonrasında ayrılıkçılık tehdidinin kalmaması ve Rusya’nın kendini böyle hamlelerde bulunmak için rahat hissetmesi iken bir diğeri ise Rus demografisinin Sibirya’da da İdil-Ural’da da, Kuzey Kafkasya’da da Türk ve Kafkasyalı halklar karşısında düşmesi ve Rus devletinin buna karşı alarma geçmesi denebilir. Ancak sonuçta elde bir olgu var. Rusya, özerk yönetimi, kültür ve dil haklarının kullanımını uygulamış, Irak Kürt Özerk Yönetimi, Bask ve Kuzey İrlanda örneklerinin aksine bunu daha stabil şekilde devam ettirebilmiştir. Burada pek çok farklı faktör sayılabilir ve yorum gelebilir ama takdir edersiniz ki en önemlileri Rusya’nın geniş bir arazi üzerinde kurulmuş, nüfusunun yüzde 80 üstünü teşkil edecek şekilde ezici çoğunluğu yakın zamandaki gayrirus nüfus artışına kadar Ruslardan oluşmuş, askerî güçte dünyanın ilk 5’ine giren bir ülke olmasıdır. Böyle olunca, özerklikten korkacak bir durum da olmuyor ve devletin kendi çizdiği sınırlar içinde bu haklar tanınabiliyor. Hatta Rusya bu durumdan zarar görmeyi bırakın, bu durumu lehine kullanmayı da başarabiliyor. Misal Gürcistan’ı 2008 yılındaki işgaline bir sebep olarak da kendi topraklarında da bir Osetya (Kuzey Osetya-Alanya) olduğunu ve Osetlerin “Rusyalılık” kimliğinin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür, Osetlerin hamiliğini üstlenmiştir, bunun üzerinden Osetya’nın Rusya’ya bağlanması ve Kuzey Osetya’daki Osetlerle toprak birliğinin sağlanması gibi konular bile tartışılmıştır. Hakeza Abhazlar konusunda da bu durumu Abhazlarla akrabalık bağı olunan Abaza, Çerkez grupları üzerinden yürütmüştür. Rusya’nın bu konudaki başarısı, Rusya’nın 2008’deki işgale ve sonrasında Rus kontrolünde ilan edilen bağımsızlığa Türkiye’deki bazı Çerkez derneklerinden gelen açık destekle bile görülmektedir, Rusya kendi sürdüğü insanlardan oluşan diasporayı bile kendi çıkarlarıyla aynı noktaya getirebilecek bir sisteme sahiptir!

Genel olarak özerk unsurları barındıran federal bir sistem iki şekilde mümkündür:

  1. Ortada feodal – Ortaçağ döneminden gelen belli bir ilişkiler bütünü olacak yani özerkliğin tarihî bir altyapısı olacak ve tercihen birbirine yakın nüfuslu halklar birbirini dengeleyecek. Bu duruma İsviçre, Belçika, Büyük Britanya, bir nebze İspanya örnek teşkil etmektedir. İtalya da üniter olmasına rağmen yerel özerklik ve ademimerkeziyeti tanıyan bir devlet olarak kısmen bu duruma dahildir ve tarihi de bu durumla uyuşmaktadır
  2. Rusya örneği gibi bir etnik unsurun yoğun olduğu, kalan etnik unsurlara ise azınlık haklarının belli sınırlar içinde verildiği bir durum olacak.

Türkiye’nin ilkine kesinlikle uymadığı açık. Mevcut durumla ikincisine de uymuyor zira 814.578 km², salt Anadolu ve Trakya’nın kara kısmı sayılırsa ise 783.562 km² içinde yaşayan yüzde 70’ten fazla yüzde 80’den az Türk nüfus ve yüzde 15’ten fazla yüzde 20’den az Kürt nüfus da bu durum için en fazla daha çok çatışma doğurur. Eğer Kuzey Irak Türkiye’ye dahil olup Kürt ve bir nebze Türk nüfus eklenseydi, Kürtlerin oranı daha da artardı ve bu durum sadece daha fazla çatışma getirirdi, mesele daha içinden çıkılmaz hale gelirdi. Ancak okuyucuların çoğuna uzak gelecek, benim nazarımda ise sanıldığı kadar hayalci olmayan başka bir senaryo var.

İran’ın zafiyete uğradığı bir senaryo sonucunda oluşması imkansız olmayan bir Türkiye, Güney ve Kuzey Azerbaycan, tercihen KKTC birliği.[4] Böyle bir durumda Türk nüfus  yüzde 80 bandını geçer ve sahip olacağı güçle birlikte mevcut Türkiye sınırları içindeki Kürtler için yapılacak herhangi olası bir yapısal reform, nüfus etkisiyle çok daha risksiz hale gelir. Hakeza Hakkari-Ağrı hattının hemen batısının Türk nüfusunun yoğun olduğu bir bölge olması da bölünmeyi jeostratejik ve jeopolitik açıdan imkansız hale getirir. Zira kuzeyden, doğudan ve batıdan güçlü bir Türk devletiyle çevrelenmiş “bağımsız Kürdistan” ne sürdürülebilirdir ne de mümkündür. Hatta senaryoyu iyice zor ve uç bir hale getirmem gerekirse hem AB’nin bir sarsıntıya uğradığı hem Rusya’nın çatırdamaya başladığı bir senaryoda ise böyle bir oluşum bahsedilen toprakların ve nüfusun yanı sıra Balkanlar’da Batı Trakya’yı, Kırcaali ve Deliorman’ı, Gürcistan’da Borçalı’yı, Dağıstan’da Derbent bölgesini içine alacak kadar güçlenebilir. Nüfus gücünü Rumeli’nden Hazar kıyısına, Büyük Kafkas Dağları’ndan Ege sahillerine uzanan Türk nüfustan alan, hem Misak-ı Millî hem de Bütöv Azerbaycan sınırlarının birleşimi olan devasa bir neo-imparatorlukta, Kuzey Irak gibi bölgelerin dahli bile Kürt meselesini zora sokmaz, tam anlamıyla “Batı Asya ve Balkanlar’ın Rusya’sına” dönüşmüş bu yapılanma multi-etnik meseleleri başarıyla yönetir, Rusya’nın Sibirya kaynaklarına sırtını yaslayarak gücünü muhafaza etmesi gibi Hazar ve Kerkük petrolleri ile de devasa bir güç olma potansiyeline erişir. Aynı zamanda Rusların Türk, Kafkas vb. halklarıyla farklı dinden olmalarına ve son 300 yıl haricinde bir kültür bağı olmayan bir yapıları olmasına karşın, Türklerin Kürtlerle gerek yazının başında bahsettiğim üzere Fırat havzasında, gerek bir önceki yazımın başında kısaca bahsettiğim şekilde Karabağ-Zengezur arasında olan bazı geçişken ilişkileri de mevcut olduğu için, hem Avrupa ülkelerinin bir kısmında olan tarihsel harmoni ve uzlaşıyı kısmen de olsa yakalayabilir hem Rusya’daki gibi devletin ana gövdesinin millî çıkarlarını zedelemeden bir çok kültürlü yapının inşasından söz edilebilir. Veyahut tersten bakarsak İspanya gibi Bask meselesinde 40 yıllık bir zafiyeti ya da Büyük Britanya’nın yaşadığı 30 yıllık The Troubles gibi sancıları yaşamadan ama aynı zamanda Rusya’nın Tataristan özelinde bahsettiğim keyfî ve ceberut politikalarının benzerini uygulamadan daha demokratik şekilde bu durumu yönetecek potansiyele erişebilir. Rusya’dan daha çoğulcu ancak Batı örneklerinden daha sıkı bir modelle de dünya üzerinde örnek bir model olabilir. İşte bu senaryoları düşünebiliyorsak, daha doğrusu bu senaryolara yetecek gücümüz varsa, o zaman en hafifinden bir desentralizasyon hakkında konuşabiliriz. Bu hususta Rusya ve Avrupa örnekleri dışında bir de ABD örneği vardır. ABD’nin federalliği de olan bir parçayı bölme hevesiyle değil, on üç koloninin birleşmesi gibi bir birleşerek kurulma sürecinin sonucu olarak oluşmuştur. Federasyonların kuruluşu ekseriyetle bünyenin büyümesi ve bunun sonucu olarak gömleğin bedene dar gelmesi sonucunda bir boy büyük gömlek almak gibidir, böyle bir ihtiyaç oluşmamışsa federasyon, ademimerkeziyet/desentralizasyon ve özerklik de süfli hatta tahripkar kavramlardır. Eğer “Biz yayılmacı değiliz, emperyal düşünmek bize ters, Türkiye-Azerbaycan birliği falan Turancı hayallerden ibaret” diyorsanız o zaman Kürt meselesine dair kafanızdaki tüm çözümleri mevcut üniter ulus devlet yapısı içinde belirlemek zorundasınız.

Çizmeyi biraz aşarak, biraz aşmayarak durum tespitini yeterince yapabildiğimi düşünüyorum. Yani evet, bir çeşit Bakü-Tebriz-Ankara birliği 2024 Şubat’ında henüz mümkün görünmüyor. Mevcut Türkiye’nin bırakın bu birliği kurmayı, KKTC’nin bağımsızlığını kabul ettirme ya da orayı Türkiye’ye bağlama gibi veyahut da Kuzey Suriye’de YPG yapılanmasını dümdüz edip orada tampon bir bölge oluşturma gibi hedefleri bile gerçekleştiremediği görülmektedir. Kısa vadede Türkiye’nin bu tartışılan konularda, Emrah Hoca’nın bahsettiği bir zeminde çözüm bulması imkansızdır. Peki, bu durumda çözüm nedir?

Türkiye’nin en büyük eksiklerinden biri de ülkesinin içinde ve hinterlandında bulunan etnik, sosyolojik, siyasi yapılanmalar hakkında uzman yetiştirememektir. Türkiye’nin mevcut ulusal çıkarları hem Ortadoğu’yu hem Kafkasya’yı hem Balkanlar’ı hem de Türk dünyasını kapsamaktadır. Bir düşünelim, Türkiye bu konularda ne kadar think-tank, enstitü, akademi birikimine sahip? Hariciyede Arapçayı ileri derecede bilen, Balkan dillerine hakim, Türk lehçelerini ve ek olarak Rusya’yı bilen ne kadar insanımız var? Gürcüce ve Ermeniceyi hakkıyla bilen kaç Kafkasya uzmanına sahibiz? Aynı durum Kürtler için de geçerli. Türkiye’de yoğun bir nüfusları olan Kürtler, aynı zamanda Türkiye’nin dış politikasında ve güvenlik siyasetinde öncelik arz eden Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de de mevcutlar. Henüz önem arz etmeyen ama bence en az bu iki bölge kadar önemli olan ve devletin gündemine alması gereken Güney Azerbaycan’a da komşu Kürt bölgeleri var.

Bir düşünelim, akademimiz Kuzey Irak’taki veya İran’ın Zagros hattındaki Kürtlerin dili, kültürü, sosyolojisi üzerine araştırma yapabilme yetkinliğinde kaç kişi çıkarabildi? Daha sınırımız dışındaki meselelere gelmeden, Türkiye’deki Kürtlerin üzerine belli ideolojik çevrelerden gelenler dışında kimler sosyal bilimler açısından eğiliyor? Ülkemiz dahilindeki Şehbızın, Badini gibi lehçelerin Kurmançi Kürtçesine uzaklığı ya da yakınlığı üzerine kaç çalışma oldu? Veyahut Zazaların Kürtlerle olan ilişkisinin ne olduğu, Zazaların bir Kürt alt kolu mu yoksa Kürtlerden ayrı ama İrani halklar çatısında birleşen bir halk mı olduğu üzerine ne kadar kapsamlı bir tartışma dönebilir akademimizde? Fırat havzası ve civarındaki Kürtleşmiş Türkmenler ve çeşitli Türkmen yapılanmaları içine girip onlara dahil olan, Türkleşen Kürtler gibi girift konular hakkında kaç tane objektif, ciddi çalışma yayımlandı bu ülkede? Bu soruları şu şekilde de sorabiliriz:

Neden şu an dünyada Kürtler üzerine en büyük çalışmaları yapan enstitü ve çevreler dışarıda? Neden Paris Kürt Enstitüsü’yle boy ölçüşecek bir kurumumuz yok? Neden bir Minorsky ya da van Bruinessen’e denk uzman çıkaramıyoruz bu konuda? Neden Mehrdad Izady gibi yanlı ve yayınları oldukça şişirme şahıslar yerine bizden çıkan akademisyenlere başvurulmuyor Kürtler ile ilgili bilimsel konularda? Tabii ki tüm bu soruların gösterdiği boşluğu doldurmaya çalışırken dikkat edilmesi gereken hususlar var. Böyle alanların belli bir ideolojik hizbe mensup, bölücü odaklarla iç içe olan şahıs ve oluşumlara bırakılmaması gerektiği gerçeği bir yana, böyle çalışmaları yaparken “Kürtlerin çoğu Türkmen’den dönmedir”, “Kürtçe bozuk bir Farsçadan ibarettir” gibi gayriciddi ifadelerden de kaçınmak gerekiyor. Bu konu ciddiyetle, Kürtlerle birlikte onların dahil olduğu Batı İrani etnik-dilsel havzayı titizlikle ele alacak şekilde değerlendirilmelidir. Şayet Türkiye “Kürdoloji” ya da Zaza, Lur, Lek gibi unsurları dahil edebilecek genişlikte “Batı İrani halklar uzmanlığı” diyebileceğimiz sosyal bilim alanlarında bilimsel liderliği ele alabilirse ya da en azından buna yeltenirse tüm bahsettiğimiz sorunların üniter ulus devlet sınırları içinde de hafifleyeceğini görebiliriz. Bazı konular tabandan tavana değil, tabandan tavana değişebilir. Kürt meselesi de bunlardan biridir. Askerî çözüm olmadan, YPG gibi PKK ile göbekten bağlı bir yapı yerle yeksan edilmeden, ayrıca terör yanlısı, PKK destekçisi herhangi bir unsura göz açtırılmadan elbette bu soruna gelecek her çözüm kadük kalır. Ancak askerî başarının getirdiği sükunet ve huzurun kalıcı olması için elbette kültürel, sosyal altyapı gerekmektedir. Terörle tavizsiz mücadelenin ardından tarım, hayvancılık ve sanayi konularında bayındırlık ve kırsalı şenlendirme projelerinin olduğu, aynı zamanda Kürtlere dair bilimsel konuları tarafgirlikle değil ciddiyetle ele alan kurumların tesis edildiği bir durumda meselenin çözümüne daha çok yaklaşılacağı kanaatindeyim.

Bu öneriler başta soyut durabilir. Ancak daha kapsamlı düşünürseniz bu konular soyuttan başlayıp somuta geçebilir. Mesela Kürtlerin yoğun nüfusa sahip olduğu illere, ilçelere atanacak idari amirlerin bu entelektüel altyapıdan beslenmesi, onların halkla iletişimini, atandıkları bölgeyi tanıyıp daha rahat çalışma yürütmesini kolaylaştırır. Bu konuda Çarlık ve Sovyet döneminde özellikle Sibirya, Kafkasya ve Türkistan üstüne eğilen oryantalizm ve Türkoloji külliyatı, bundan beslenen devlet sistemi de örnek teşkil etmektedir. Veyahut Kürt meselesi konusunda çoktan devletin yapmış olduğu düzenlemeler, mesela seçmeli dil eğitimi ve radyo-televizyon kanalları gibi durumların yönetimi, bu konuda yapılacak olan kültür ve dil çalışmaları sonucunda daha verimli bir kullanım alanına sahip olacaktır, bu konulardaki gelişmeler tabanda da karşılık bulacaktır. Kısacası, üniter ulus devlet sınırları içinde Kürt meselesine yönelik atılabilecek en iyi adım, askerî çözümü destekleyecek ve hatta onunla eş güdümlü gidecek şekilde Kürtler ve Kürtlerin bağlantılı olduğu halklar üzerine ciddi akademik çalışmalar yapılması ve devletin de bu konuya eğilerek Türkiye’nin bu entelektüel konularda bir nevi tekel ve öncü hale gelmesidir, devletin bu konuları PKK veya Barzani bağlantılı network’lerin inisiyatifine bırakmadan ciddiyetle ele alacak çalışmaların önünü açması ve desteklemesidir.


[1] Zira buradaki Türk ve Kürt kitlelerinin komşulukları ekseriyetle çok yenidir. Kuzeydoğu Anadolu’ya Rusların tazyikleri sonucu günümüz Ermenistan’ından hem Türk hem Kürt göçü gerçekleşmiştir. Iğdır’daki Türklerin çoğu Karakoyunlu döneminden yerli olmakla birlikte hem Kürtlerin azımsanamayacak bir kısmı Erivan çevresi göçmenidir, hem de mezhep farkı söz konusudur. İç Anadolu Kürtlerinde Şeyhbızınlar haricindeki toplulukların göç tarihi de Osmanlı’nın son dönemindedir.

[2] Atatürk’ün buradaki kastının “kendine Türk diyen Türk olur” mu, yoksa “Türk evladı, cepheden cepheye koşmaktan, geri bırakılmaktan takatin kalmadı. Türk’üm de ve Türklüğünden gurur duy!” mu olduğu ise farklı bir tartışma konusudur.

[3] İki terimin İngilizcede yarattığı kafa karışıklığı durumu şöyle özetlenebilir. “Он россиянин, но не русский.” cümlesi Rusça’da “O Rusyalı ama Rus değil” anlamındadır. Bu cümle Rusya vatandaşı bir Yahudi, Hakas, Buryat ya da Ermeni için kurulmuş olabilir. Ancak bu cümle İngilizceye kelime kelime çevrilirse “He is a Russian, but not a Russian” diye çevrilir. Bu durum da Rusya’daki durumun dünyanın pek çok köşesi için kafa karıştırıcı olduğunu kanıtlamaktadır.

[4] Benim fikrimce böyle bir birlik için Türkiye ve Azerbaycan isimlerini ve konseptlerini aşacak, Batı Oğuzluğu, Türkmenlik veya Selçuklu ortak mirası vurgulu bir yapı, isim ve elbette yeniden yapılandırma şarttır.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 291 times, 1 visit(s) today

Close