9:14 pm Kutlu Kağan Dalkılıç, Siyaset

Bir Erdoğan Hikayesi

Bir Erdoğan Hikayesi

Kişisel Özellikleri

Erdoğan, cumhuriyet tarihimizde efektif duygu dışavurumuyla belki de en dikkat çeken isim olabilir. Bu özelliği sayesinde seçmenle duygusal füzyon kurabiliyor. Seçmen onda kendi duygularını hislerini görüyor; böylece seçmen onunla duygusal füzyona rahatlıkla girebiliyor.

Son dönemde yapılan güncel politik psikoloji çalışmalarında seçmen davranışlarını şekillendiren ana şeyin bilinçli rasyonel tercihler değil, bilinç dışı irrasyonel duygular olduğunu da açıkça görebiliyoruz. O, şüphesiz bunu en iyi ve en efektif biçimde kullanabiliyor.

Max Weber’in bir lider için tanımladığı üç temel niteliğin de Erdoğan’ın şahsında tamamlandığını görebiliyoruz. Geleneksel, karizmatik ve yasal liderlik; tüm bunlar özellikle son beş yıldır onu tanımlayan esas belirteçler. Böylesine efsane bir triadı tamamlayan tarihte çok az kişi görebiliyoruz.

Murat Beyazyüz’ün bahsettiği şekilde, höristikler meselesine de ayrıca değinmek lazım; höristikler yani buna yaşanmışlıkları kestirme biçimde zihne geri çağırma yöntemi de diyebiliriz.

Erdoğan gerek kendi politik geçmişindeki olumsuz tecrübeleri muhalefetin risk alanı olarak işaret ederek kullanıyor gerekse kendi politik geçmişindeki olumlu yönleri partisinin geleceğiyle bir umut olarak yeniden ilişkilendirebiliyor.

Erdoğan efradını cami, ağyarını mâni bir siyaset anlayışını içselleştirmiş bir lider. Millî Görüş yıllarından itibaren birlikte yol yürüdüğü arkadaşlarına önemli makamları emanet etmekten hiçbir zaman kaçınmadı. Vefayla dostluk, hırsla düşmanlık etmeyi çok iyi biliyor; bu yüzden Schmitt’in siyasal tarifine de tam olarak uyuyor. Nitekim başarısının büyük bölümünü bu yeteneğine borçlu diye düşünüyorum.

Erdoğan’ın en büyük dezavantajı, birtakım olguları kabullenme maliyetinin ülke adına çok yüksek olmasıyken en büyük avantajı gerektiğinde bu kabullenişinden ansızın vazgeçmekten asla gocunmamasıdır. Siyasi ikbali söz konusu olduğunda mazide mutlak hakikat muamelesi yaptığı fikir ve tezleri bir kalemde silip bunların antitezlerine sımsıkı sarılabilen bir portreyi temsil ediyor Erdoğan. Bu yüzden Erdoğan her dönemde kendine muhalefet ederek kendini yenileyebilen tek lider. Elbette bunun faturası da bazen ülke için oldukça külfetli olabiliyor.

İktidar Stratejisi

İktidar büyük bir öz güvene sahip olmasına, siyasi deneyimiyle yirmi yıldır seçim kazanmasına rağmen her seçimde farklı bir siyasal inşa ediyor ve her dönem kendini bu siyasalın arkasında kamufle ederek sandığa gidiyor. Böylece yalın biçimde hiçbir zaman iktidarı oylayamıyoruz.

Bir dönem yargı ve anayasa, bir başka dönem açılım ve çözüm süreci, yine son dönemde de devletin güvenliği ve beka gibi kamuflajlı siyasal yöntemler; o yalın iktidarı bize hiçbir zaman sandıkta göstermiyor.

Erdoğan asla muhalif aday karşıtlığının cari ve doğal siyasalıyla yetinmeyen bir lider. Bu seçimde de böyle bir tamamlayıcı siyasal inşa etti. TOGG-İHA-SİHA ile güvenlik üzerinden mevcut iktidar eliyle dirilen tarihsel bir devlete karşı; muhalefeti terörle kol kola girebilen, Batı küresel emperyalizminin uşağı olabilen ve devlet için tehdit üretebilen bir yapı olarak yansıtmayı başardı. Yarattığı bu algıyı da doğrudan seçimin odağına yerleştirdi.

Erdoğan “paternalist milliyetçilik ve patrimonyal devletçilik” zemininde yükselen bu antagonizmaya dayalı gerilimli ve iddialı bir siyasalı seçim sath-ı mailinde başarıyla kurabildi. Sandık sonuçlarına bakarsak bu, oldukça verimli işleyen bir siyasal denklem oldu. Bu strateji enikonu belli bir tamamlayıcı siyasalı olmayan ve Erdoğan karşıtlığının cari siyasalının arkasına sığınmakla yetinen; herkesle helalleşirken aslında hiç kimsenin tam olarak güvenini kazanamayan Altılı Masa’ya karşı da oldukça iyi çalıştı.

İktidar, Kılıçdaroğlu karşıtlığı söyleminin arkasına yaslanarak konforlu bir seçim geçireceğini tahmin etse dahi başka bir tamamlayıcı siyasala ihtiyacı olduğunu biliyordu. Cumhur İttifakı, belki de bu yüzden doğru düzgün bir Kılıçdaroğlu karşıtlığı dahi yapmaya ihtiyaç duymadı. Kılıçdaroğlu’nu bir temsil, bir vekil, bir naip, bir taşeron olarak takdim etti. Küresel güçlerin, terör odaklarının, iş birlikçi küresel sermayedarların temsilcisi. Muhalefetin böyle bir farkındalığı yoktu ve bunu fark etmek dahi birçok şeyi değiştirmeye muktedir olabilirdi.

Erdoğan eğitimden sağlığa, ekonomiden hukuka, idareden bürokrasiye kadar büyük krizlerle dolu mevcut kötü yönetimini ve müsebbibi olduğu kurumsal çöküşü, en azından yarattığı güvenlikçi ve devletçi siyasalın ardına kamufle edebildi. Böylece ahaliye bütün gerçekliği unutturmayı becerebilirken kurduğu post-truth algıyla da manipülatif siyasalını sandıkta lehine oylatmayı başarabildi.

Son süreçte gördük ki seçimlerin ana belirleyeni istikrar, belirlilik ve güven. Seçmen nezdinde işler iktidarın kötü yönetim performansı ya da muhalefetin iyi yönetim vaadini çoktan aşmış görünüyor. Kötü de olsa belirlilik iyi de olsa belirsizliği yutuyor. Bu durum aslında yarı göçer kültürel davranış kodlarımızın uzantısı olan kolektif zihniyet temelli bir endişeyi de bugüne taşıyor.

Erdoğan’ın Siyasal Başarısı

Erdoğan bana kalırsa özellikle taşrada geleneksel sağ seçmen nezdinde büyük bir duygusal ve irrasyonel karşılığa sahip bir lider; büyükşehirlerdeki kararsız merkez seçmen nezdindeyse karşısına daha güçlü bir isim çıkana kadar hala rasyonel tercih sebebi olabiliyor.

Bu anlamda cumhuriyet tarihinin en organize çıkar ve değer birlikteliğini sağlayabilmiş tek isim. Kimi zaman ortak çıkarlar görece çözüldüğünde ortak değerlerin önemini arttırıyor kimi zaman ortak değerler görece çözüldüğünde ortak çıkarların etkisini arttırabiliyor. Böylece seçmenin her daim ona bağlılığını diri tutabiliyor.

Erdoğan, Carl Schmitt’in siyasal tanımındaki gibi dost-düşman ayrımını berrak şekilde yapabilen tek lider. Bu ayrımı kafasında şekillendirdikten sonra da rakipleriyle gerektiği gibi savaşıyor. Ne dost düşman tanımlaması yaparken zihnen bir tereddüdü ne de sahada rakipleriyle dişe diş mücadele ederken meydandaki cenkten bir çekincesi var.

Erdoğan yine Machiavelli’nin modern siyaset teorisinde belirttiği gibi kazanmak için her şeyi araçsallaştırabilen bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Burada da üzerine düşen tüm işlerin gereğini hakkıyla yapabiliyor. Kazanmak üzerine bu kadar rasyonel plan yapabilen ve bunları kitlelere bu kadar yoğun bir duygusallıkla aktarabilen çok az lider var.

Benim asıl dikkatimi çeken şey ise Erdoğan’ın Gramsci’nin tezleriyle de uyumlu bir lider olmasıdır. Erdoğan, Gramsci’nin tezinde iddia ettiği gibi kapitalizmi işleten iki ana sütundan zora dayalı devletçilik ile rızaya dayalı kültürel hegemonyayı birlikte kurabilmiş bir lider.

Kültürel hegemonya meselesine tahmin ediyorum ki belirli itirazlar gelecektir zira bunun çetrefilli bir mesele olduğunu şimdiden kabul ediyorum.

Kültürel hegemonyadan kastım, kurumsal siyasetin sivil alana yansıyan toplumsal politik izdüşümüdür. Felsefe, sanat, sinema, edebiyat gibi yüksek ve görece politika dışı kültürel alanları kastetmiyorum çünkü bu alanlarda ya tam bir iktidar hegemonyasından bahsedilemez ya da bir iktidar hegemonyası varsa dahi bunun niteliksel zafiyeti tartışılamaz. Benim bahsettiğim asıl şey ise kurumsal iktidarın sokaktaki vatandaş üzerinde kurduğu siyasi, ahlaki ve kültürel hegemonyadır.

Erdoğan, Gramsci’nin dediği gibi bu kültürel hegemonyanın içeriğini sürekli yeniliyor, dönüştürüyor hatta bazen değiştiriyor. Dolayısıyla bu hegemonik pratik, dinamik ve rakipleriyle oldukça ilişkisel. Bu anlamda da Gramsci’nin tezini destekliyor. Karşı muhalif kültürel hegemonik güçlerle de ya her daim hesaplaşıyor ya da onları kendi safına çekerek etkisizleştirebiliyor. Bu onun iktidarını her dönem farklı aktörlerle ve farklı paradigmalarla yeniden kurmasına da imkan tanıyor.

Bir diğer mesele, bu hegemonyanın altyapı ve üstyapıya dair bir sentez niteliği taşımasıdır. Erdoğan cumhuriyet tarihinin gördüğü en organize üretim-dağıtım-bölüşüm-çıkar ve ideoloji-kültür-gelenek-din-değer birlikteliğini sağlamış tek lider. Bu kültürel ya da iktisadi sınıflar üstü bir duruma işaret ediyor ve organik bir bütünlüğü de gösteriyor.

Erdoğan’ın pragmatik ideolojisine girmiyorum ancak bu her neyse, Gramsci’nin söylediği gibi çıkar ve değer arasındaki geçişi muazzam biçimde sağlıyor. Şunu unutmamak gerekir; bahsettiğim politik kültürel hegemonya adına iktidarın güvenlik, beka, diriliş, savunma sanayi gibi tezlerinden daha güçlü bir politik muhalif kültürel hegemonya, ki bu güçlendirilmiş parlamenter demokrasi teziydi, sokakta ve taşrada mevcut değildi. Keza son seçimlerde de açıkça bunu gördük, sanırım mesele de burada düğümleniyor.

Altılı Masa hatta belki de seçim sürecinde sadece İHA-SİHA-TOGG karşısında yutulabilecek kadar zayıf bir durumdaydı. Hatta kamuoyunda sıkça dillendirilen biçimde şunu iddia edebiliriz ki; memlekette tarihsel diriliş ve güvenlikçi beka sembolü olan Selçuk Bayraktar, gelecekte AK Parti’nin başına yeni bir lider olarak gelse belki de hiç siyaset yapmadan sadece İHA-SİHA üzerinden bile Erdoğan’dan daha büyük bir destekle on yıl tek başına seçim kazanabilir. İşte bu, kültürel hegemonyanın ta kendisidir.

Kültürel hegemonyadan Cihangir ve Nişantaşı dolaylarında mukim birtakım marjinal sol liberalleri anlamak bu açıdan büyük bir hata olabilir.

Erdoğan, Louis Althusser’in tezlerinden de büyük izler taşıyor. Althusser’in iddia ettiği gibi ideolojiyi, ekonomik ve siyasi düzeylerin birlikteliğine dayanan toplumsal bütünlüğün direği olarak görmek adeta onda somutlaşıyor. Bu anlamda “ideolojik ekonomizm” ile “ideolojik siyasizm” onun yarattığı bu sistemde kültürel ve iktisadi sınıflarla, aşkın ve organize biçimde birleşebiliyor.

Seçim başarısının bir tarafı da bu geçişkenlik ve organizasyona dayanıyor diye düşünüyorum. Yapısalcı, işlevselci ve pragmatik bir ideoloji böylece dolayımlı biçimde bu sistemde sürekli yeniden üretilebiliyor. Bunu üretmek içinse yine Althusser’in tanımıyla “devlet aygıtı” sonuna kadar kullanılıyor. Partili devlet modeli bu açıdan bir taraftan siyasi iktidarı sürekli ve organize biçimde yeniden kurmak için araçsallaşırken diğer taraftan memleketin umumi ahvaline demokrasiden hukuka, ekonomiden idari kurumlara kadar elbette büyük bir zarar veriyor, bunu da yadsıyamayız.

Althusser devlet aygıtını ikiye ayırıyor malum; “devletin baskı aygıtı” ve “devletin ideolojik aygıtı”. Erdoğan hem bu baskı aygıtıyla polis, yargı, asker, istihbarat gibi kurumlar üzerinden muktedir olmaya dair bir süreklilik sağlıyor hem de ideolojik aygıtlar olan eğitim, sendika, sivil toplum üzerinden iktidarını sürekli pekiştiriyor. Bu durum da onu başarıya götüren partili devlet imkanlarından birisi olarak görünüyor diye düşünüyorum.

Erdoğan böylece “devletin ideolojik aygıtları” üzerinden gerek her dönem ürettiği politikalarla yeniden iktidara gelmiş gibi davranabiliyor gerekse “devletin baskı aygıtları”yla uzun süredir devam eden muktedirliğini sürekli hale getirebiliyor. Buna bir de “devletin hizmet ve güvenlik aygıtı” olması vasfını eklediğimizde, Erdoğan’ın uzun yıllardır devam eden iktidarına dair ortaya eşsiz ve büyük bir kompozisyon çıkıyor.

Max Weber’in tanımıyla söylersek Masa’nın geleneksel, karizmatik ve yasal otoriteden yoksun Kılıçdaroğlu gibi güçsüz bir adayla ortaya çıkması, Erdoğan’ın geleneksel, karizmatik ve yasal otoritesini yıllardır pekiştirmiş bir lider olarak hem rasyonel hem de irrasyonel seçmen tercihlerini yine kendi etrafında toplamasını sağladı. Ekonomik kriz, pandemi ve depremler dahi bu irrasyonel ve rasyonel tercihler içinde Erdoğan aleyhine anlamlı bir yer tutmadı.

Geleneksel sağ seçmenin bu duygusal ve irrasyonel bağının tarihimizdeki “kut” anlayışı ile ilgili olduğunu da düşünüyorum. Erdoğan bu seçmen nezdinde milletin devletiyle bütünleşmesi ve devletin yeniden ihtişamlı tarihine dönmesi için bilinç dışında Tanrı tarafından yetkilendirilmiş “Kutlu Kağan” olarak algılanıyor. Bu durum milletin şanlı ve büyük maziye karşı yaklaşık üç asırdır sürekli ezilen ve aşağılanan kolektif egosunu ayakta tutmak için adeta son bir sığınak ve savunma vazifesi de görüyor.

Millet bu anlamda süreçte makus talihine karşı yeniden bir öz güven kazanıyor. Erdoğan belki de sırf bu yüzden birbirine zıt politikalar uygulasa dahi seçmendeki desteğini her daim koruyabiliyor. Gerek çözüm sürecinde gerekse terörle mücadele işinde seçmen onu hep aynı şevkle ama her daim şerhler düşerek destekleyebiliyor. Erdoğan yanlış da yapsa doğru da yapsa millet, onun kendisi için mücadele ettiğinden emin hissediyor ve ona sürekli kredi açabiliyor.

Hatta her ne olursa olsun, onun niyetinden şüphe edilmiyor fakat onu kısıtlayan birtakım iç ve dış faktörlerden söz ediliyor. Belki bu yüzden Erdoğan genelde oyunu korurken partisinin oyu zaman zaman azalabiliyor diye düşünüyorum.

Şunu da eklemek gerekiyor; bu dönemin oldukça kötüleşen umumi ahvali dahi ahali tarafından gerek kültürel serbestiyet gerek iktisadi refah ve serbestiyet açısından doksanlara dayalı yakın geçmişten her halükarda daha ehven algılanıyor. Cumhuriyet tarihinde, kendi tabanı için en büyük ve en organize çıkar ve değer birlikteliğini sağlayan lider şüphesiz Erdoğan. Bu çıkar ve değer birlikteliği kitleyi daima ayakta tutuyor. Ortak çıkarlar dönem dönem azalsa bile ortak dinî ve geleneksel değerler bunu kompanse edebiliyor; yine ortak değerler zaman zaman gevşese dahi ortak çıkarlar bu açığı giderebiliyor. Bu ikisinin birlikte çözülmesi ve muhalefet lehine oya dönüşmesi de oldukça güç ama imkansız değil kanaatindeyim.

Yerel ve Küresel Konjonktür

Neo-liberalizm ve küreselleşme dalgasının doksanlardan itibaren yarattığı temel tez, devletin hukuk temelinde küçülmesi ve sivil alanda bireysel-kimliksel özgürlüklerin genişlemesi ile ekonominin ulus ötesi sermayedarlar lehine büyümesiydi. Bu durum yerel muhafazakarlık temelinde yükselen evrensel bir neo-liberalizm’in örneğiydi ve Reagon-Thatcher temsilleriyle gelişen ve dünyaya yayılan muhtelif formları temsil ediyordu.

Bu süreç dünya çapında komünizmin çöküşü ve çok kutuplu dünya düzeninin ortaya çıkışı ile büyük bir hava yakalasa da gelişmekte olan ülkeler açısından günün sonunda ciddi problemler de yaşanmaya başladı.

Çok kimlikli ve kültürlü idarenin getirdiği kaoslar, üniter ulus devleti yaralayıcı sosyal adaletten yoksun yurttaşlık, muhtelif orta sınıfların erimesi, güvencesiz yaşam ve prekaryalaşma, düzensiz göç ve göçmen sorunu bunların başında geliyor. Hukuk devleti ilkesinden yoksun devletlerin elinde büyüyen ahbap çavuş kapitalizminin adaletsizliği, sermayedarlar lehine kamu yararını örseleyen birtakım özelleştirme politikaları ve bu hoyrat sermeyenin denetimsizliği gibi defolar bunların devamı sayılabilir.

Neo-liberalizme tepki olarak büyüyen süreç, böylece iki binlerin hemen başlarından biraz sonra küresel sağ siyasette önce neoconservatism’e yani yeni muhafazakarlığa kaymıştı. Neo-conservatism’in Bush ve ABD kolonyalizmi öncülüğünde epeyce kirlenmesinden ve dünyayı Ortadoğu üzerinden küresel bir savaş ortamına sürüklemesinden beridir burada da huzursuzluk baş gösterdi.

Neo-conservatizm’in yerel hükümetler üzerinden iki binlerin hemen başlarından biraz sonra FETÖ-Evangelizm-Mormonlar gibi birtakım dinsel-ezoterik-mesiyanik yapılarla muhtelif coğrafyalarda iç içe geçişi ve ulusal müesses nizama meydan okuyan sağ iktidarlara dönüşmesi, toplumların ulusal geleceği ve üniter ulus devletler adına ciddi sorunlar ve tehlikeler yarattı.

Bütün bu tepkiler de National-Conservatism’i yani muhafazakar milliyetçiliği ve onun zemininde şekillenen üniter ulus devletleri yerelde ve küreselde yeniden yükseltti, küresel sağ siyasetin başat faktörü olarak tekrar gündemimize getirdi. Özetle yerel sağ siyaset ve küresel sağ siyaset şimdilerde Neo-conservatism’den Nat-conservatism’e kayıyor.

Kısaca yerel dinamiklerle şekillenen ve küresel dinamiklerle beslenen milliyetçi muhafazakarlık ya da ulusal muhafazakarlık da diyebiliriz buna sanıyorum. Bu sistem aile, vatan, millet, bayrak, devlet gibi değerler etrafında kümelenen; geleneksel ve dinsel temellerle beslenen yerli bir milliyetçi muhafazakarlığın kültürel dinamiklerinin evrensel teknoekonomik modernleşme programı ile uyumunu temsil ediyor diyebiliriz. Bunun tüm dünyada otoriter popülist liderler eliyle, bürokratik elitlere karşı gerçek millet algısı üzerinden yürüdüğüne de süreçte şahit oluyoruz.

Tüm bu süreci masaya yatırdığımızda karşımızda gerek yerel sağ siyasetin gerek küresel sağ siyasetin dinamikleriyle uyumlu ve senkronize biçimde gelişen, dünyayı bu anlamda iyi takip edebilen ve kendini bu anlamda dönüştürebilen üç ayrı AK Parti görebiliyoruz.

2002-2008 arası neo-liberalizm temelli politikalarla şekillenen birinci dönem, 2008-2015 arası neo-conservatism temelli politikalarla şekillenen ikinci dönem, 2016 sonrası ise nat-conservatism temeline oturan üçüncü dönem. Bütün bu dalgaların, yerel gelişmelerin tetiklemesi ile küresel sağ siyasette yükselişini en iyi iktidar cephesi okudu ve buna uygun pozisyonlar almayı başardı.

Elbette yerel dinamiklerin ve iç siyasi gelişmelerin de bu dönüşümlerdeki katkısı ve payı oldukça büyük oldu denebilir. Karşımızda bu üç iktidardan önce özgürlükçü ve demokrat politikalarla ilerleyen kapsayıcı kurumsallık ve özelleştirmecilik temelli neo-liberal karakterde bir iktidar, sonra birtakım dinsel-ezoterik örgütlerle entegre olarak askerî vesayetçi sistemin müesses nizamına meydan okuyan tahakkümcü, yayılmacı ve giderek ideolojik biçimde daha da muhafazakarlaşan neo-con karakterde bir başka iktidar, daha sonra ise özellikle darbe girişimi ertesi geleneksel milliyetçi muhafazakârlığın otoriter popülizmle birleştiği yayılmacı karakteriyle malul müstebit nat-con karakterde başka bir iktidar görebiliyoruz.

İsmet Özel çizgisiyle genel anlamda bu son dönemi anacak olursak, Özel’in çizgisine nazaran iktidar için hala bazı eksikler ve defolar olsa da sanırım yine de bu mezkur hatt-ı umumi açısından yanılmış sayılmayız.

Erdoğan ve Bahçeli İttifakı: Neo-Enverizm

Erdoğan ve Bahçeli ittifakı 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden beri yeni bir kültürel ve siyasi Türk-İslam hattı inşa ediyor; bu hattı ben Neo-Enverizm olarak tanımlıyorum.

Erdoğan dönemi üçe ayrılacak olursa eğer; ilk dönem neo-liberal dönem, ikinci dönem neo-conservatism dönemi, üçüncü dönem ise national-conservatism dönemi olarak adlandırılabilir.

Nat-conservatism cephesinin geleneksel ve dinî taraflarıyla malul, otoriter popülist eksende şekillenen üçüncü AK Parti dönemi olarak nitelendirdiğim, temelini paternalist milliyetçi ve patriomonyal devletçi politikaların şekillendirdiği zaman dilimi de aslında tam olarak buraya denk düşüyor.

Bu süreç bize Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin entelektüel ve siyasi çehresini de hatırlatıyor. Yerli ve millî kültür ile evrensel teknik ve ekonomik kavramlara dayalı ayrımların belirginleştiği hatta Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” tezinin yeniden hatırlandığı bir dönemdeyiz.

Gökalp bu terkip ve tezi ile kurucu cumhuriyete bir yandan “Türkleşmek ve Muasırlaşmak” adına pek çok yerde ilham olurken diğer yandan, Gökalp’ın “İslamlaşmak” adına geleneksel kültürel hattı temsil etmesi sebebiyle kurucu cumhuriyetten dışlandığı da bilinen bir gerçektir. Hatta Gökalp bu yüzden “Türkçülüğün Esasları” adlı eseri daha sonra kaleme almış ve kültürel-geleneksel-dinî önermelerini bu tezinden ayıklamak mecburiyetinde kalmıştır.

Bu anlamda Gökalp’ın tezleri aslında Kemalizm’e oldukça mesafeli ve fakat Enverizm ile çok daha fazla bütünleşiktir. Kemalizm entelektüel açıdan aslında devletin modernleşmesi ile Enverizm’in bir anlamda devamı ve sürekliliğidir; toplumun sekülerleşmesi adına ise ondan çok daha radikal bir kopuşu temsil eder.

Nihayetinde tüm bu süreçte kendi anlam değer dünyamıza yaslanmak ve evrensel olan ile teknik ve ekonomik kaygıyla yapılan zoraki temas dışında hiçbir ünsiyet kurmamak hatta bir “medeniyetler çatışması”nı kendimize referans almak temel motivasyonumuz haline gelmiş görünüyor. Bu teze dayanarak milletin ve devletin yeniden ayağa kalkma çabası iktidarın yarattığı kültürel hegemonyanın da temel direğini oluşturuyor, topluma da büyük bir öz güven aşılıyor.

Neo Enverizm Paradigması

Cumhuriyet değerlerinin ve inkılapların milletin ortalama dinî ve geleneksel değerleriyle çatışan ideolojik aşırılıklarına mesafeli ve fakat modernleşmenin zaruri ve kaçınılamaz iktisadi ve teknik formlarıyla uzlaşan bir anlayıştan neşet ediyor Neo-Enverizm.

Kemalizm’in gerek dönemin şartları icabı zaruri biçimde gerekse ideolojik aşırılıklara dayalı tercihi biçimde millete rağmen ve milleti dönüştürücü kültürel çatışma atmosferi Neo-Enverizm’de yok, bu durum tabanla oldukça büyük bir ortak değer birlikteliği yaratımına alan açıyor. Dolayısıyla Neo-Enverizm aslında millete bakan kültürel ve tercihi tarafıyla geleneksel; devlete bakan teknik, idari ve iktisadi zaruri tarafıyla modern bir hat olarak karşımıza çıkıyor.

Ecevit’in “Atatürk ve Devrimcilik” kitabında bahsettiği şekliyle, kurucu değerlerin Anadolu ile kültürel siyasi bir çatışmadan ziyade ekonomik bir çatışma yaşadığı ve Anadolu’nun esasta iktisadi kaynak dağıtımında cumhuriyete ortak olamadığı tezini de burada anmak gerekiyor.

Ecevit’in çatışmanın kaynağının iktisadi kaynak dağıtımındaki kıtlık olduğunu iddia ettiği daha Marksist bir okumaya dayalı bu tezi de yine bu Neo-Enverist anlayışta çözümlenmiş gözüküyor.

Neo-Enverizm için böylesi bir durumun varlığı, tabandaki ortak çıkar birliği için büyük ve eşsiz bir alan açıyor. Neo-Enverizm temelli Cumhur İttifakı tıpkı Enver Paşa dönemi gibi, kendisini imparatorluk bakiyesi sayarak bilinçli ve bilinç dışı biçimde hareket ediyor. Böylece ofansif ve emperyal bir dış politika anlayışını benimsiyor, hedefliyor. İmparatorluğun genel stratejisine oldukça benzer bir strateji bu ancak o kudrete sahip miyiz, bilmiyorum. Arzularımızla kudretimiz, hayaller ile hayatlar derin bir çelişki ile beraber seyrediyor. Bunun olumlu olumsuz sonuçlarını da hep birlikte yaşıyoruz.

Enver Paşa’nın icra dönemindeki kayırmacılık karşıtlığı tutumu meşhurdur hatta ona gelen tüm kayırmacı talepleri çerçeveletip odasında ibret olarak sergilediği bilinir. Enver Paşa’nın bir asır önceki icracı döneminin aksine elbette bu dönem daha nepotist ve ahbap çavuş ilişkileriyle defolu bir Neo-Enverizm olarak karşımızda duruyor, bunu da belirtmek gerekir.

Enver Paşa’nın bir asır evvel öyle ya da böyle yüzüne bir şekilde gülmeyen siyasi talih; bugün Erdoğan’ın yüzüne öyle ya da böyle gülüyor. Enverizm döneminin siyasi başarıya aç görkemli ve fakat talihsiz yanı; Neo-Enverizm’de siyasi başarıya fazlasıyla doymuş olan Erdoğan’ın lider kültüyle tamamlanıyor.

Neo-Enverizm temelinde gelişen Cumhur İttifakı tıpkı İttihat ve Terakki’nin 1911-1912 sonrası politikalarını andırırcasına muhaliflerine karşı sert bir istibdadı sürdürmeye kararlı bir anlayışı da gösteriyor lakin bu otoriterlik elbette belirli bir sandık meşruiyetine ve darbe girişimi sonrası gelişen konjonktürün şeditliğine dayanıyor. Bu anlamda Neo Enverist paradigmanın Hamidist yöntemlerle şekillendiğini de söyleyebiliriz.

Neo-Enverizm’de Milliyetçilik ve Devletçilik

Neo-Enverizm’i yaklaşık bir asır öncesinden ayıran en büyük problemin millet, milliyetçilik ve devletçilik gibi kavram ve olgularının hatalı konumlandırılmasında saklı olduğunu da iddia edebilirim.

İttihat ve Terakki dönemindeki anlayışa hakim olan temel unsur; milliyetçilik ve devletçiliğin araç, milletin huzur ve selameti ile devletin bütünlüğünün korunmasının yegane amaç olmasıydı. Bugün ise sanki tam tersi oluyor, millet ve devlet Neo-Enverizm ve Cumhur İttifakı cephesinde araçsallaşıyor, milliyetçilik ve devletçilik ise romantik biçimde kutsal bir amaç haline geliyor.

Milliyetçiliğin en büyük meselesi bu anlamda, onu hayata aşkın mı yoksa hayata içkin mi kullandığımızla ilgilidir. Hayata aşkın milliyetçilik bir silüet halinde ve varoluşsal biçimde milleti ayakta tutarken hayata içkin milliyetçilik olgularla halk adına kamu yararı üretmek için lazımdır.

Hayata aşkın idealize bir milliyetçilik anlayışı felsefi olarak fundamentalist bir şekilde Platonik köklerden beslenirken hayata içkin milliyetçilik felsefi anlamda Aristocu köklerden beslenerek doğrudan hayata yaslanır. Bunların toplumsal kullanış biçimleri siyasi menfi davranışları gizlemek adına karışmışsa aslında ikisinden de umulan şey hasıl olmaz.

Milliyetçiliğin kim’i esasta millettir, milliyetçiliğin ne’si onu korumak ve ilerletmektir, nasıl’ı ütopik biçimde idealize ve hayata aşkın bir romantizm değil, hayatın deneyimine emanet edilen ihtiyaçlardır.

Mutlak özcülük milleti araç, milliyetçiliği amaç; hayatın ihtiyaçları ise milliyetçiliği araç, milleti amaç eyler.

Bizde durum milletin romantik bir milliyetçiliği korumak ve kutsallaştırmak adına, devletin ise devletçiliği korumak ve kutsallaştırmak için kullanıldığı bir araca dönüştü üstelik bu araç da tüm fundamentalist idealize yapılardan beklendiği üzere kayırmacı bir otoriterliğe ve totaliterliğe yaslandı.

Bugün ortada örselenmiş bir gerçek hayat var ve bu hayat idealize bir romantizm eliyle maalesef yok edilmiş gözüküyor.

Millet ve devlet adeta siyaseten iktidarda kalmak adına marabalaşan bir nesne; milliyetçilik ve devletçilik ise bu iktidarın kültürel hegemonyasını kurmak adına kullanılan kutsal bir özne haline geldi.

Milliyetçiliği bu anlamda hayata yaslanan bir araç, milleti ise hayatı kuran esas amaç eylemedikçe ve dahi milliyetçiliğin hayatın ihtiyaçlarına karşı bir manivela olduğunu kabul etmedikçe bugün olduğu gibi milleti milliyetçiliğe, devleti devletçiliğe örseletebilirsiniz. Kazananın milliyetçilik ve devletçilik olduğunu zannederken kaybedenin millet ve devlet olduğunu göremezsiniz.

Türkiye’de bugün milliyetçiliğin milletin hukuk ve refahını temin edecek bir manivela olması ve devletçiliğin ise millete hizmet ve milletin güvenliğinde kullanılması gerekirken asıl kutsal öz olan millet ve milliyet adeta romantik bir milliyetçiliği ve kutsal bir devletçiliği yükseltmek için bir manivela olarak görülüyor.

Milliyetçilik oysa milletin varlığını, menfaatini korumak ve ilerletmek için bir araçtır. Bu araç da elbette tabii olarak hayata ve ihtiyaçlara yaslanır.

İktidar ve Muhalefetin Geleceğine Şerh

Otoriter sistemlerde iktidarlar demokrasiden otokrasiye geçişte büyük bir kriz yaşayabilirler; bu dönemde kurumlar özerkliğini kaybedebilir ve sistem rasyonellikten olabildiğince uzaklaşabilir. Bu geçiş tamamlandıktan bir süre sonra ise sanılanın aksine otoriterlik rasyonelleşir, meşruiyet kaygısı azalır ve sistem stabilleşmeye ve yeniden özerkleşmeye başlar.

İktidar da tıpkı bu şekilde popülist lider odaklı kurduğu otoriter sisteme geçiş döneminin adeta en kaotik beş senesini geride bıraktı ve şimdi rasyonel adımlar atmaya çalışıyor. Erdoğan’ın son genel seçim zaferiyle hem başkanlığı hem de parlamento çoğunluğunu elde etmesi, siyasi meşruiyet kaygısını böylece daha da azalttı ve hepsinde öte önünde savaşmadan dağılmış bir muhalefet boşluğu var, bu anlamda önü oldukça açık görünüyor.

Erdoğan ve Bahçeli yani Cumhur İttifakı cephesi, daha popülist ve daha geleneksel bir “nat-con” yapısını temsil ediyor olsa da bundan sonra demokrasi adına daha stabil ve ekonomik olarak daha öngörülebilir bir otoriter sistem görebiliriz.

Batı’ya yakınlaşma, ekonomik rasyonalite, kurumsal toparlanma gibi parametreler bunun işareti olabilir.

Türkiye’de demokrasinin sınırlarını sürekli çok kimlikli anayasaya, bilumum dolaylı terör-terörist övgüsüne ve agresif laikliğe getirip dayayan bu sol liberallerin; özgürlük ve çağdaşlık naralarıyla temsil ettiği demokrasi vaadinin artık muhalefet ve millet nezdinde büyük bir karşılığı yok hatta belki de uzun yıllardır yok. Belki bu yeni bir başlangıç için herkese alan açabilir.

Muhalefetin bu köhne paradigmalardan ve aktörlerden kurtulmadan geleceğe yürümesi de bu anlamda oldukça zor görünüyor. Muhalefet buna mukabil ve bundan sonrası için işlerliği olan, gerek yerel gerek küresel siyasete uyumlu hatta değişen yeni nesil sosyolojiyle birlikte, büyükşehirlerdeki eğitimli orta sınıfları hedef alan cumhuriyetçi bir merkez siyaset ekseninde alternatif bir modern “nat-con” demokrasi cephesi kurabilir.

Muhalefet eğer bu yerel ve küresel dinamikleri doğru okuyabilirse siyasetin yeni nesil liderlere gebe olduğu bu süreçte elbette yeniden ayağa kalkabilir. Her şeyden önce muhalefetin kurumsal siyasi becerisine bağlı bir mesele bu durum elbette zira toplumsal muhalefet her türlü çıkar yoksunluğuna ve ortak değer ayrılığına rağmen bugüne kadar ciddi bir dirençle ayakta durabilmeyi başardı. Hatırlatmak gerekir ki bundan sonra bu umut ve direnç de çökme ve duyarsızlaşma yani “kolektif tükenme sendromu” tehlikesi yaşıyor.

Yerel seçimler kapıda ve muhalefetin mevcut genel seçimler hezimeti üzerine hangi formülle önümüzdeki seçime giderse gitsin ben, mevcut aktörler ve umumi ahval altında yerel seçimlerde büyükşehirlerde pek bir başarı şansı kalmadığı kanaatindeyim.

Millet muhalefete yerel seçimlerde kendini ortaya koyarak büyük bir şans vermişti. Merkezî hükümetle yaşanacak çift başlılık ve hizmet sıkıntısını göze alarak aslında bu şansı verdi. Yerel yönetimlerde özellikle Yavaş ve İmamoğlu öncülüğünde özgürlük, şeffaflık, sosyal devlet, liyakat açısından ortaya kolektif politik bir terapi ve kolektif bir iyileşme süreci çıkabilirdi. Milletin tüm bu kolektif iyileşme çabalarına rağmen Masa’daki liderler maalesef bu süreci iyi yönetemedi. Bu kredi mevcut aday ve Altılı Masa tarafından genel seçimlerde harcandı.

Erdoğan, muhalefetin tabutuna son çiviyi büyükşehirleri geri alarak çakacaktır kanaatindeyim.

Millet, böylesi durumlarda işlerin hizmet ve belediyecilik açısından daha da kötüye gitmesindense merkezî hükümetin tüm sıkıntılarına rağmen en azından belediyelerde hizmet kalitesini ve icraatını bildiği belirli bir yaşama geri dönebilir, kanaatim budur.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak yaşanan birçok problemin temelinde, siyasetten olabildiğince arınmış eşit yurttaşlığa dayalı laik ve modern bir hukuk devletinde özgür ve medeni biçimde yaşamak yerine; imparatorluk dönemine has geleneksel bir millet ve devlet anlayışıyla hayatı kurmaya çalışmanın iktidarın en büyük çelişkisi ve zorluğu olduğunu düşünüyorum.

Türkiye modern devlet görünümünde geleneksel idareyle yönetiliyor; sosyal hayat ise kurallı ve medeni görünümde ilkel ve vahşi biçimde işliyor. Erdoğan’ın en büyük açmazı bu; bizi felaketlerden felaketlere savuran da temelde bu zihniyet ve çelişkidir.

Ortada formel bir modern laik devlet lakin mutlak özcü bir geleneksel zihniyet var. Cevher başka, araz başka hale geldi. Muktedirler bana kalırsa bu zorluğun güncel birer sembolünden ibaret, asıl mesele çok daha derinlerde saklanıyor.

Erdoğan’ın önümüzdeki dönemde bu anlamda memleketin kronik sorunlarına kalıcı yapısal çözümler üretmesi oldukça zor ancak iktidarda kalmaya yetecek kadar palyatif çözümler üretebilir. Bunun en temel sebebi de bunca yıldır elde ettiği yetkileri kurumlara devretmek ve devleti hukuk temelinde sınırlamak gibi bir niyetinin olmamasıdır.

Erdoğan’ın yine de seçimlere bağlı bu gelip geçici başarılara aldanmadan başkanlık sistemini en azından partili başkan vasfından ve kuvvetler birliğinden arındırması, devleti hukuk temelli bir bürokratik kurumsallığa oturtması; bana kalırsa memleketin geleceğinin hukuk, refah ve demokrasisi ile milletin ve devletin sulh ve selameti için elzem görünüyor.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 143 times, 1 visit(s) today

Close