12:16 pm Nuri Salık, Siyaset • Bir Yorum

Bask Modeli Kürt Meselesini Çözebilir mi?

Bask Modeli Kürt Meselesini Çözebilir mi?

Kurucu yazarları arasında yer aldığım Fikirtepe’de ağırlıklı olarak dış politika ve küresel siyaset hakkında yazıyorum ve iç politika konularına pek temas etmiyorum. Ancak Fikirtepe’nin kurucu yazarlarından sevgili Emrah Gülsunar’ın 19 Ocak 2024 tarihinde kaleme aldığı “Kürt Sorununun Kök Nedeni ve Çözüm” başlıklı yazısının bir cevabı hak ettiğini düşündüğüm için bu reddiyeyi yazmaya karar verdim. Aslında Gülsunar’a daha önce cevap yazacaktım ancak Meclis’in ocak ayının sonunda İsveç’in NATO’ya katılımını onaylaması dış politika gündemine gömülmeme neden oldu. Bir de seçim sath-ı mailine girilince Gülsunar’a reddiyem epey gecikti. Her neyse…

Gülsunar’ın yazısını kritik etmeden önce yazının yazıldığı bağlama bakalım. Gülsunar, PKK terör örgütünün ocak ayının başında Irak’ın kuzeyinde 9 Türk askerini şehit etmesinin ardından Kürt meselesinin yeniden gündemde üst sıralara tırmandığı bir ortamda yazısını kaleme aldı. Gülsunar, yazının başında terör sorununun yanlış bir zeminde ele alındığını, meselenin jeopolitik ve komplo teorileri üzerinden açıklanmaya çalışıldığını, halbuki terör sorununun tarihsel ve sosyolojik kökenleri olduğunu ifade ederek bu kökene inmeden sorunun çözülemeyeceğini iddia etti. Gülsunar, böylece tarihsel ve sosyolojikköken vurgusuyla henüz yazısının başında terör sorununu Kürt meselesiyle özdeş gördüğünü belirtmiş oldu. Meselenin tarihsel ve sosyolojik boyutuna geçmeden önce bu özdeşleştirmenin ne denli hatalı olduğuna değinmek istiyorum.

Gülsunar, terör sorunuyla Kürt meselesini özdeşleştirmekle hatalı bir yöntem benimsiyor çünkü Kürt meselesinin Türkiye’nin genel demokratikleşmesiyle ilgili olduğu çok uzun süredir yaygın olarak kabul edilen bir tez. Öyle ki bu tez sadece iktidar bloku tarafından değil Kürt meselesinin muhataplarından biri olan HDP (şimdiki adıyla DEM Parti) tarafından da dillendiriliyor. Örneğin, HDP tarafından 23 Mayıs 2018’de yayımlanan Kürt Sorununa Çözüm Deklarasyonu’nun sonuç kısmında konu hakkında şu ifadelere yer veriliyor: “Partimiz, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü konusunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır. Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt sorununun çözülmesinden geçmektedir.” Dolayısıyla meselenin muhataplarından birinin demokratikleşme vurgusuna rağmen PKK’nın terör faaliyetleriyle Kürt meselesinin çözümünü ilişkilendirmenin doğru bir yaklaşım olmadığı izahtan varestedir.

Gülsunar’ın çizdiği tarihsel tabloya gelirsek, ana hatlarıyla Osmanlı’dan bugüne uluslaşma süreciyle ilgili anlattığı hikayede bir eksiklik olmadığını söyleyebilirim. Fransız Devrimi’nin ardından dünyayı kasıp kavuran milliyetçilik ve ulus devlet dalgası en fazla çok milletli imparatorlukları sarsmıştır. Osmanlı İmparatorluğu da çok milletli bir devlet olarak milliyetçilik akımlarından en fazla etkilenen devletlerden biri olmuştur. 19. yüzyıl boyunca Yunanlar, Sırplar ve Bulgarlar, kendi ulus devletlerini kurmak ve Osmanlı’dan ayrılmak için silahlı ayaklanmalar çıkarmışlardır. Gülsunar’ın doğru bir biçimde saptadığı gibi, Müslüman tebaa arasında milliyetçilik ve müstakil ulus devlet kurma arayışı gayrimüslim tebaaya nispetle daha geç başlamıştır. Müslüman tebaa ayrılıkçı bir ajandaya sahip olmamıştır çünkü Osmanlı’nın başında İslam’ı temsil eden bir halifenin olması bu tebaanın kendini devlet ile özdeşleştirmesini sağlamıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Müslüman milletlerden İmparatorluk bakiyesi olarak sadece Türkler ve Kürtler kalmıştır.

Yukarıda da belirttiğim gibi hikayenin bu kısmında herhangi bir sorun yok… Ancak Gülsunar’ın Kürt meselesine Batılı demokratik devletlere atıfla sunduğu çözümün dayanak noktasını oluşturan özerklik veya bir diğer adıyla “ver-kurtul” önerisinin burada ıskaladığı birbiriyle iç içe geçmiş iki kritik husus var: sosyo-tarihsel hafıza ve jeopolitik. İmparatorluğun son yüzyılına adeta damga vuran ve Cumhuriyet döneminde de devlet ve millet muhayyilesinde derin izler bırakan bu iki husus tam çözümlenmeden Kürt meselesine sağlıklı bir yaklaşım geliştirmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bunlardan birincisi, a posteriori tarihsel bir bilgi olarak, Osmanlı son döneminde özerkliğin mutlaka ana gövdeden kopuş getirmesi ve bunun yarattığı sosyo-tarihsel hafızadır. Osmanlı’nın Hristiyan tebaası (Sırplar ve Bulgarlar) Balkanlar’da bağımsızlıklarını muhtariyet sonrasında kazanmışlardır. Balkanlar’da ulus devletlerin kuruluş sürecinde Müslüman-Türk ahaliye yapılan mezalimler ve bu dönemde Anadolu’ya yaşanan kitlesel göç toplumsal hafızada derin yaralar açmıştır. Tarihsel olarak bakıldığında silahlı kalkışmayla kazanılan özerklik bölünmeye giden ilk adımdır. Dolayısıyla bugün PKK’nın aktif bir biçimde terör faaliyetleri yürüttüğü bir ortamda özerklik tartışmalarını gündeme getirmek ayrılıkçılığa karşı teyakkuzda olan sosyo-tarihsel hafızayı sürekli olarak zinde tutmaktadır.

İkinci husus, düvel-i muazzamanın Osmanlı’da baş gösteren ayrılıkçı hareketlere on dokuzuncu yüzyıldan itibaren verdiği destek, bir diğer ifadeyle jeopolitik dinamiklerdir. Rusya’nın on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı topraklarına yönelik yayılmacı politikası ve Balkanlar’ın parçalanması sürecinde oynadığı başat rol hafızalara adeta kazınmıştır. Balkan milletleri, özerkliklerine ve daha sonra bağımsızlıklarına Rusya’nın Osmanlı’ya uyguladığı tazyik sayesinde ulaşmışlardır. Balkanlar’ın kaybedilme sürecinde özerklik-bağımsızlık yolu dış müdahalelerle iç içe geçmiştir. Bugün gördüğümüz film geçmişte gördüğümüzden farklı değildir. Gülsunar’ın özerklik yoluyla çözüleceğini iddia ettiği Kürt meselesinin ve meselenin ana aktörü olan PKK’nın ABD’den aldığı askerî ve mali yardımlar ayyuka çıkmıştır. Bu durum özerklik önerisini PKK’nın Batılı devletlerin taşeronu rolünü üstlendiği bir vasatta Kürt meselesinin çözümü için makul bir öneri olmaktan çıkartmaktadır. Zaten bölgede özerk bir idarenin tesis edilmesinin PKK’ya müzahir olmayan bölge halkının ve başta Araplar, Zazalar gibi farklı grupların susturulması ve ezilmesi ile sonuçlanacağı aşikardır. Umarım Gülsunar, PKK ve onun siyasi uzantısı bir partinin domine ettiği özerk bir yönetimin tetikleyeceği toplumsal fay hatlarının farkındadır!

Gelelim Cumhuriyet’in ulus devlet projesine… Gülsunar bu hususta Osmanlı’nın toprak kayıplarından ders alan Cumhuriyet elitlerinin daha fazla toprak kaybetmemek için bir Türk ulusu yaratma projesini anlayışla karşıladığını söylemektedir. Fakat Türk kimliğini benimsetmek için diğer kategorisinde belirttiği yüzde beşlik grubun etno-kültürel kimliklerinin sınırlandırılmasını kabul edilebilir bulurken yüzde on beş-yirmilik Kürt-Zaza nüfustan (bu rakam Gülsunar tarafından tahminî olarak verilmektedir) bunu istemenin hakkaniyetli olmadığını iddia etmektedir. Bunu da Kürtlerin sayıca fazla olmasına ve ülkenin belirli bir bölgesinde yoğun yaşamasına bağlamaktadır. Gülsunar, bu adaletsizlik (!) ile Çin’deki Uygur ve Bulgaristan’daki Türk azınlığa uygulanan adaletsizlikler arasında analoji kurmaktadır. Gülsunar’a göre, işte tam da bu adaletsizlik Kürt meselesinin özüdür ve Koçgiri İsyanı’ndan beri Türkiye’nin başını ağrıtmaktadır. Ancak Gülsunar, Cumhuriyet tecrübesini yorumlarken tarihsel bağlamı tamamen göz ardı etmektedir. Cumhuriyet, kuruluş döneminde Kürtlere özerklik verseydi bugün böyle bir sorunla karşılaşmazdık düşüncesi en hafif tabirle indirgemeciliktir. Rumeli’nin kaybını gözleriyle gören ve özerkliğin bağımsızlığın ön aşaması olduğunu gayet iyi bilen bir neslin devletin kuruluş aşamasında özerkliğe sıcak bakmasını beklemek en hafif ifade ile naifliktir. Kaldı ki erken Cumhuriyet döneminde Türkçenin resmî dil olarak benimsenerek Türk kimliğinin tahkim edilmesi konjonktürel bir yaklaşım değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilinin Türkçe olması, Osmanlı İmparatorluğu’ndan itibaren geçerli olan bir kuraldır. 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin on sekizinci maddesinde “Tebaai Osmaniyenin hidematı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır” ifadesi yer almaktadır. Yine Kanun-ı Esasi’nin altmış sekizinci maddesinde, Türkçe bilmeyenlerin mebus olamayacakları açıkça zikredilmiştir.

Gülsunar, yazısının son kısmında Kürt meselesinin bamteline dokunuyor… Aslında Gülsunar’ın bütün tarihsel hikayeyi uzun uzun anlatmadaki muradı, yazının sonunda demokratik ülkelerin ayrılıkçı sorunlarını kesin olarak çözdüğünü iddia ettiği özerklik meselesine gelmek… Gülsunar, yazısını demokratik Avrupa ülkelerine bağlayarak Avrupa’da ayrılıkçı hareketlerin silahsızlanmasının en önemli katalizörü olarak ayrılıkçı bölgelere verilen özerkliği gösteriyor. Türkiye’nin Kürt meselesini İspanya’nın Katalan ve Bask bölgelerinde yaşadığı soruna benzeten Gülsunar, İspanya’da ayrılıkçı siyasi partilerin şiddete başvurmadığı müddetçe kapatılmadığını, aynı zamanda yoğun etnik grupların yaşadığı bölgelerin kendilerine has özerk hakları olduğunu söylüyor. Türkiye’nin de Kürt meselesini çözmesinin tek yolunun Avrupa örneklerini takip etmekten ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine özerklik vermekten geçtiğini söylüyor Gülsunar…

Yazısında basitçe demokratik indirgemecilik yapan Gülsunar, Kürt meselesinin nihai çözümü için adres gösterdiği Katalonya ve Bask bölgelerinin özerkliklerinin İspanya’daki sorunu “kamilen” çözmediğini ya bilerek ya da sehven ıskalıyor. Evet, diktatör Franco’nun 1975’te hayatını kaybetmesinin ardından müzakeresiz bir biçimde Katalonya ve Bask bölgelerine özerk haklar tanıyan 1978 Anayasası bu bölgelerdeki ayrılıkçı eğilimleri törpülememiştir. İspanya Anayasası’nda Bask bölgesine yerel meclis, vergi toplama ve polis kuvveti bulundurma gibi haklar verilmesi ayrılıkçı hareketleri sonlandırmamış ve Bask sorunu yıllarca devam etmiştir. Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden ETA ve onun siyasi uzantısı Batasuna Partisi yıllarca bağımsızlık için mücadelelerini sürdürmüştür. ETA, Bask bölgesine özerklik veren 1978 Anayasası’ndan tam 40 yıl sonra 2018 yılında kendini lağvettiğini duyurmuş, bu tarihe kadar pek çok terör saldırısına imza atmıştır. Bugün Bask bölgesi halen bağımsızlık referandumlarıyla gündeme gelmeye devam etmektedir. Katalonya’da da durum farksız değildir. Aslında fazla uzağa gitmeye gerek yok… Kendi bayrağına ve parlamentosuna sahip olan Irak Bölgesel Kürdistan yönetiminin IŞİD terör örgütünü bahane ederek Irak’tan ayrılmak için 2017’de referandum gerçekleştirmeye çalışması hafızalarda tazedir.

Yani Gülsunar’ın iddiasının aksine, Türkiye’de de İspanya’ya benzer bir sürecin yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Çözüm sürecinde tartışılan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi PKK ve siyasi uzantısı olan partileri tatmin etmemiştir. Nitekim teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın 2013 yılının Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mektubunda silahları gömme ve Kürt meselesini demokratik siyaset yaparak çözme çağrısı yapması hem PKK hem HDP hem de Kürt entelijansyası tarafından yeterli bulunmamış ve Kürtler kendi kendini yönetme imkanına kavuşmadanKürt meselesinin çözümünün mümkün olamayacağı açıkça beyan edilmiştir. PKK elebaşlarından Murat Karayılan da İspanya modeline benzer bir çözüm talep ettiklerini ifade ederek merkezî hükümetle uyum halinde polis gücüne ve parlamentoya sahip olmak istediklerini deklare etmiştir. Bu tezlere katılmayan daha radikal görüşlüler ise Bask modelinin ulusların kendi kaderini tayin hakkını elinden alan bir oyalamaca olduğunu iddia etmişlerdir.

Sonuç olarak, Gülsunar’ın teklif ettiği Bask modeli Kürt meselesini çözecek sihirli bir değnek değildir. Bask modelini esas alarak ortaya atılan resmî ya da gayriresmî federalizm modellerinin Türkiye’nin kendine özgü koşulları nedeniyle başarısızlığa uğrama ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Yukarıda ifade edildiği üzere ayrılıkçı taleplerin hemen bitmemesinin yanı sıra, Türkiye nüfusunun homojen olmaması ve toplumun tamamen iç içe geçmesi özerklik tartışmalarını anlamsız kılmaktadır. Kürt nüfus bugün sadece Türkiye’nin Doğu bölgelerinde yaşamamaktadır. İstanbul, İzmir, Antalya gibi şehirler ciddi bir Kürt nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Yani Türkiye’de yaşayan Kürt nüfus, Irak’ta olduğu gibi sadece belirli bir bölgede toplanmış değildir. Bask modeli ya da özerlik meselesinde etrafında ıskalanan en önemli konulardan bir tanesi de uluslararası hukuk boyutudur. Türkiye, sınırları Lozan Anlaşması ile belirlenmiş ve uluslararası aktörler tarafından tanınmış üniter bir ulus devlettir. Dolayısıyla, Türkiye’nin uluslararası hukuk tarafından tanınan üniter yapısına halel getirecek bir özerklik adımı atmasını beklemek gerçekçi değildir…


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 314 times, 1 visit(s) today

Close