10:30 am Psikoloji, Yonca Gökalp

Semptomun Diyalektiği

Lacan’da bastırılmış olan nereden geri döner sorusunun cevabı “gelecekten”dir. Ona göre “Semptom başlangıçta bize, her zaman bir iz olarak kalacak bir iz olarak, analiz epey uzun bir yol kat edene kadar, biz anlamını fark edene kadar anlaşılmamayı sürdürecek bir iz olarak görünür.” Semptomlar anlamdan yoksun izlerdir: Anlamları geçmişin gizemli derinliklerinden çıkarılmaz, geri dönüşlü (retrospektif) olarak inşa edilir. Hakikati yani semptomlara simgesel yerlerini ve anlamlarını veren çerçeveyi üretir. Gelecekten geçmişe yapılan yolculuk, semptomun anlamı ve buna dair bilginin bulunduğunu önceden varsaymaktır. İşbu bilgi bir yanılsamadır, ötekinde yoktur; sonradan gösterenimizin işleyişi dolayımıyla kurulur. Bahsi geçen edim zorunlu bir yanılsamadır. Paradoksal şekilde bu bilgi; öteki ona çoktan sahip olduğu ve bizim onu yalnızca keşfettiğimiz yanılsaması sayesinde işlenir.

Semptomda bastırılmış içerik geçmişten değil gelecekten dönüyorsa bu durumda aktarım (bilinç dışı gerçekliğinin edimselleştirilmesi) bizi geçmişe değil, geleceğe taşımalıdır. Geçmişe yapılan yolculuk ile gösterenin kendisinin bu şekilde işlenmesi, geçmişi ortaya çıkarabileceğimiz bir tür sanrısal mizansendir. Geçmiş, gösterenin eş zamanlı ağına dahil olurken yani tarihsel belleğin dokusu içerisinde simgeselleştirilirken vardır. Geri dönüşü olarak semptom, nedeninden (gizli çekirdeğinden, anlamından) önce gelen sonuçtur. Dolayısıyla semptom işlenirken geçmiş yaratılır, uzun zaman önce unutulmuş travmatik olaylarının simgesel gerçekliği yeniden üretilir. Demek ki transferans bir yanılsamadır, mesele şudur: Aktarım mekanizması olmadan hakikate doğrudan uzanılamayacaktır. Hakikatin kendisi aktarıma özgü yanılsama vasıtasıyla kurulur. Lacan’ın özlü deyişiyle, “Hakikat yanlış tanımadan çıkmaktadır.”

Düşünüre göre kusur, öznel hata, yanlış ve yanlış tanıma, doğruluk ve hakikatten önce gelir; “doğruluk”un kendisi, ancak yanlış sayesinde, Hegelci ifadeyle onun dolayımıyla kurulur. Bilinç dışının bizleri aldatma şekli budur: Bilincin ötesi tanımaktan âciz olduğumuz aşkın, ulaşılamaz bir yer değildir. Daha çok, eylemimizin bakmakta olduğumuz durumun çoktan bir parçası olduğunu gözden kaçırmadır. Doğrunun, hakikatin yanlış tanınmasından çıktığı bu yapı, “aktarım neden zorunludur”, “analiz neden ondan geçmek zorundadır” sorularının da cevabını verir. Aktarım, tam da onun sayesinde nihai doğrunun (bir semptomun anlamının) üretildiği temel bir yanılsamadır.

Yanlışın doğrunun içkin koşulu olduğu biçimindeki psikanalitik mantık, Rosa Luxemburg’un siyaset teorisinde, devrimci sürecin diyalektiği anlayışında da görülebilir. Bilindiği üzere Bernstein’ın sosyal demokratların devrimci kanadına yönelttiği suçlama, sabırsız oldukları ve tarihsel gelişimin nesnel mantığını hızlandırmak üzere onun önüne geçmeye çalıştıkları üzerinedir. Luxemburg ise iktidarı ele geçirişin zorunlu olarak vaktinden önce olacağı, işçi sınıfının olgunlaşması ve iktidarı ele geçireceği “uygun anı” bulmasının yegâne yolunun vaktinden önceki girişimlerle kendisini eğitmesi olduğunu belirtmiştir. Rosa Luxemburg’un savında dile getirilen şey, devrimci süreçte üstdilin imkânsızlığıdır. Devrimci özne süreci nesnel bir mesafeden idare eden, yönlendiren değil, bizzat bu süreç sayesinde kurulandır (devrimin zamansallığının öznellikten geçmesi). Dolayısıyla önceden, vakitsiz, başarısız girişimlerde bulunmadan doğru anda devrim yapılamaz. Hegel’in, “siyasi bir devrim kamuoyu tarafından yenilendiğinde onaylanır” deyişiyle tarihte tekrarın rolüne ilişkin ifade ettiği de budur. Bir devrim ancak, baştaki başarısız girişimin tekrarı olarak başarılı olabilir.

Tekrar ve Yanlış Tanıma

Zizek için tekrar, tarihsel zorunluluğun kendini kamuoyu gözünde beyan etme biçimi olmaktan farklıdır. Ortodoks bakış, kendini tekrar yoluyla beyan eden nesnel bir tarihsel zorunluluk olduğu şeklinde, epistemolojik açıdan safdil bir ön varsayıma dayanır. Bu anlayışın atladığı; tarihsel zorunluluğun “kendini yanlış tanıma” yoluyla, insanların onun gerçek karakterini tanımayı başaramaması yoluyla kurulduğudur: Doğruluğun kendisi yanlış tanımadan çıkmaktadır. Can alıcı nokta, simgesel statünün değişmesidir. İlk kez ortaya çıktığında olumsal bir travma olarak yaşanan şey, simgeselleştirilmemiş Gerçek’in araya girmesi olarak deneyimlenir, tekrar ediminde ise simgesel zorunluluğu içinde tanınacaktır. Hegel’in Sezar, Freud’un Musa örneğinde; “tekrar yoluyla tanıma” zorunlu olarak bir suçu, cinayet edimini ön gerektirir. Sezar’ın kendisini simgesel olarak (unvan) inşa edebilmesi için ampirik birey Sezar ölmelidir. Tekrar; ölü (öldürülmüş) babanın yerine Babanın-Adı’nın (yasanın) geçtiğini beyan etmektedir. Zizek’e göre Hegelci tekrar, yasasız bir diziden yasalı bir diziye geçiş, yasasız bir dizinin kapsanması, travmatik simgeselleştirilmemiş bir olayın simgesel temellükü olarak kavranabilir. Lacan’a göre de yorum daima “Babanın-Adı” kapsamında yapılır. Ediminin kurucu niteliğindeki gecikmeyi ilk dile getiren Hegel’dir. Yorum her zaman gecikerek, yorumlanacak olay kendini tekrar ettiği zaman devreye girer: Olay, ilk ortaya çıktığında “yasalı” değildir.

Yanlış tanımaya özgü pozitiflik, yanlış tanımanın “üretken” bir durum olarak işlev görmesi radikal biçimde kavranmalıdır. Yanlış tanıma doğrunun nihai gelişinin içkin bir koşulu olmakla kalmaz, kendi içinde çoktan pozitif varlıksal bir boyuta sahiptir. Bilinç dışının ontoloji öncesi statüsü de benzer şekilde anlaşılmalıdır. Bilinç dışı ancak ontolojik olarak var olmadığı sürece varlık kazanabilen paradoksal bir yapıdır.

Psikanalizde bilginin konumu da aynı analoji ile belirlenebilir. Bilgi; öznenin en travmatik, en mahrem varlığına ilişkin bilgidir, onun jouissance’ının kendine öznel mantığı ile alakalıdır. Özne günlük yaşamının onu kuşatan dünyasında (Umwelt) nesnelere verili bir pozitivite gibi göndermede bulunur. Psikanaliz, verili pozitivitenin ancak başka bir sahnede (aufeinem anderen Schauplatz) temel bir bilgisizlik olarak var kaldığı sürece tutarlılığını sürdürebilir. Lacan’ın imgesel benlik kavramında benlik, ancak kendi varoluş koşullarını yanlış tanıma temelinde var olabilir. Psikanaliz yoluyla yaklaştığımız bilgi tam olarak imkânsız bir gerçektir: Özne bilgisiyle yüzleştiği vakit tutarlılığını kaybedip dağılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir anlamda bilgi “ölümcül bir boyutla” mühürlenmiştir. Özne ona fazla yaklaştığında bedelini kendi varlığıyla ödemek zorundadır: Özneye ait bu varoluşsal yanlış tanımayı ortadan kaldırmak aynı zamanda onun tözünü de (Lacan’da Jouissance) ortadan kaldırmak demektir.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

** Bu yazıya şu şekilde atıf verebilirsiniz:

Yonca Gökalp, “Semptomun Diyalektiği” https://www.fikirtepemedya.com/psikoloji/semptomun-diyalektigi/ (Yayın Tarihi: 11 Haziran 2024).

***Bu yazıyı Word belgesi olarak indirebilirsiniz:

Visited 52 times, 1 visit(s) today

Close