10:15 am Psikoloji

Lacan ve Psikanalizin Toplumsal Etiği

Bilindiği üzere psikanaliz, en güçlü olduğu dönemlerde dahi, temel bir teorik paradigma haline gelmemiştir. Psikanalizin klinik tedavi pratikleri sahasıyla sınırlı kalması gerektiği itirazlarına şiddetle karşı çıkan Lacan’ın Psikanalizin Etiği seminerinde ifade ettiği gibi psikanalizin amacı; toplumla ilgili sorunlarımızla baş etmemize veya kişisel tekillik idealimizi geliştirmemize yardımcı olmak değildir. Psikanaliz, bünyesi gereği toplumsal, nesnel ve eleştirel bir boyut taşır: Sadece bireyler ve onların mahrem sorunlarının dışında, henüz en başından Lacan’ın öteki olarak tanımladığı sosyo-simgesel sahaya kayıtlıdır. Lacancı psikanaliz, topluma başarıyla uyum sağlamayı olanaklı kılmak gibi bir amaca teslim olmamıştır: Teorinin, topluma uyum ve konformizmi, her insanın “kendine mahsus olan kıymetli tekilliğini” destekleme gibi sözüm ona karşıt bir bayrak altında ilerleyen “postmodern” versiyonuna da direnmiştir. Bunun yerine psikanalizin, özne, bilgi, hakikat, toplumsal bağlar ve benzerlerine ilişkin kendi teorilerini geliştirmeyi kapsadığı hususunda ısrarcı olmuştur. Bu tutum psikanalitik teorinin ancak şu ya da bu tikel özne veya vakanın teorisi olduğuna inananlarla keskin bir karşıtlık içindedir. Tam bir Hegelci olan Lacan, tekil veya somut ile evrensel arasındaki bu tarz basit karşıtlığın fazlasıyla genellemeci kaldığını, eleştirel ve yıkıcı bir tarafı olmadığını savunmuştur.

Psikanalizin yapılandırılmış kavramsal önerilerinden dolayı çağdaş felsefi tartışma sahnesine girmesi ve varlığını sürdürmesi Lacan sayesinde olmuştur. Psikanaliz felsefe değildir vurgusuna rağmen Lacan, teorisini hemen daima felsefeyle kurduğu diyaloglarla geliştirmiştir.

Psikanalizin karşılaştığı direncin herhangi bir teorinin karşılaştığı dirençten daha büyük olduğunu düşünmek için elimizde somut veriler olmadığına göre, söz konusu noktayı biraz da psikanalizin iç yapısında aramak gerekir. Freud’dan beri analistler neredeyse Yahudiliğe öykünen “kapalı” ve “persecute”[1] bir topluluk kurmayı yeğlemişlerdir. Psikanalizin Lacan’a dek bir paradigma olarak kurumsallaşamayışı, Ortodoks psikiyatrların tutuculuğuna bağlanabileceği gibi, psikanalizin bilimsel açıklık yerine kapalı bir örgütlenme modeli seçmiş olmasına da bağlanabilir. Freud ya da Lacan’ı düşünce alanından çıkarma isteğine siyaset felsefesi açısından bakarsak bu tam da modern özne kavramına saldırmak anlamına gelir ki en radikal/gerici ideolojilere kapı aralanmış olacaktır.

Bugün ihtiyacımız olanın gerek psikanaliz gerekse bilimsel/politik alanda düşüncenin teknokrasi aleyhine gözden düşürülmesi ve evcilleştirilmesi isteğine karşı koymak olduğunu iddia ediyoruz.

Lacan bir yandan psikanalizin felsefi bir devrimin taşıyıcısı olduğunu felsefecilerin anlamasını sağlarken diğer yandan da analistleri felsefeye yönlendirmiştir. Lacan’ın köklerinin psikiyatride olması felsefi özne sorununun onun düşüncesinde her zaman önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Psikiyatrik açıdan salt bireysel klinikle ilgilenmemiş, örneğin deliliği öznenin adeta patlayarak ortaya çıkması gibi ele almıştır. Kişilikte bir tuhaflık, bir çatlak fikri, başta Salvador Dali olmak üzere gerçeküstücülerden etkilenmiş olan Lacan’da oldukça erken dönemde ortaya çıkmaktadır. Kimi Lacancılar ona demokrasinin içsel eleştirmeni, kendi müspet siyasi projesini sunmadan birtakım sorular yönelten biri konumu yüklemek gayretinde olsalar da Lacan, Socrates’ten Kierkegaard’a uzanan bir gelenek içinde bir provokatördür, demokrasinin kendi yanılsamalarını ve saklı metafizik varsayımlarını layıkıyla ayırt etmektedir.

Lacancı psikanaliz oldukça manidar bir siyasal bağlama sahiptir. Terapi öznenin en baştaki imgesele takılı güçsüzlük halinden arınmasını ve simgeselleştirme gücünü yeniden kazanmasını hedefler. Bu süreç kolektif bir boyuta taşınabilir zaten siyaset alanı, belirli bir durumun engellediği, imkansız kıldığı hayat imkanlarının kurtarılmasına tekabül etmemekte midir? Zulüm, bireysel ve kolektif faaliyetlerin çoraklaştırılması olarak tanımlanıyorsa, Lacancı terapi uygulanışı bakımından ne kadar apolitik olursa olsun, düşünceye bir tür siyasal matris sunmaktadır. Lacan’ın düşüncesi ile devrimci yaklaşım arasında bir süreklilik, tekrara gömülmüş ya da devletin baskılarıyla engellenmiş kolektiflik imkanını yeniden ortaya çıkaran süreklilik görmemek olanaksızdır. Bu bağlamda olduğu muhakkak ki Lacan kendisini Lenin ile Freud’u Marx’la kıyaslamıştır. Bir ölçüde metaforik yakınlıklar aracılığıyla Lacan Freud’un iyileştirmeye yönelik tıbbi mantığıyla Marx gibi bir vaatte konumlandığını vurgulamak istemiştir. Lacan ise Freud’un aksine iyileştirme arayışında değildir; psikanalize dair uyumsal bir tasavvurun amansız düşmanıdır, psikanalizin derdi çok daha radikaldir; açıkça apolitik donanımlarla açığa çıkıyor olsa da özgürleşme siyasetinin taşıyıcısı olmalıdır.

Lacan karanlık aydınlanmanın bir düşünürüdür. Durmaksızın aklın ve modernliğin öteki yüzünü gözler önüne serer, sınırsız ilerleme ve herkesin mutluluğu gibi ideolojilere kuşkuyla yaklaşır. Batı dünyasının her an dehşete, başıbozukluğa, nihilizme saplanabileceğinin gayet farkındadır. Ömrünün son yıllarında, ırkçılık, cemaatçilik, fanatik bireycilik ve en önemlisi kitle demagojisinin alametifarikası olan demokrasinin yozlaşması gibi felaketlerin arttığını dile getirmiştir. Bu onun Tocqueville’ci yanıdır. Eski Avrupa’ya ait Viyanalı Freud’dan farklı olarak Lacan, referanslarını 18. yüzyıl Fransa’sından, barok Katolik kültürden, Alman felsefesinden, 20. yüzyılın modern edebiyatından, biçimsel mantıktan, yapısalcılıktan ve Mallarmé şiirinden devşirmektedir. Lacan arzuya dair hakikat arayışının yerine yanılsamayı koyan hedonizmi savunmamıştır hiçbir zaman. Bizleri meydana getiren şeyin başkalık olduğunu yadsıyan her tür kimlik kapanmasına, insanı doğal haline, biyolojik varlığına, bedenine ya da beynine indirgeyen davranışsalcılığa ve bilişselciliğe de karşı çıkmıştır.

Lacan’ın hedef olduğu saldırıları anlayabilmek için düşüncesinin kök saldığı bağlamı açıklamak gerekir. 1950-1960’lı yıllardaki felsefi konjonktür, düşüşteki fenomenoloji (Sartre, Merleau-Ponty) ile yükselmekte olan yapısalcılık (Levi- Strauss, Althusser, Foucault) arasındaki çatışmanın hakimiyetindedir. Lacan ise benzersiz bir konum alır. Bir yandan klinik tecrübesiyle aydınlanmış ve bilimsel kesinliği model alan Lacan bilinç dışı kavramını öznel deneyimin belirlenimine dair bir sistem olarak yeniden biçimlendirmiştir. Diğer yandansa, kökten yenilemek koşuluyla, özne kavramını (özellikle de özneyi bir bilinç ve özgürlük teorisine bağlayan Sartre’daki) muhafaza eder. Lacan yapısalcılık mirasını yeniden şekillendirmekte, dil gibi yapılanmış bilinç dışının öznenin kuruluşunu belirlediğini göstermekte ve eş zamanlı herkesin etik mahiyetteki özgürlük riskine girebileceğini öne sürmektedir. Meşhur ifadesi “kişinin arzusundan vazgeçmemesi gerekir” buyruğu da öznenin kendi arzusunun yapısını teyit ve talep etmesini içermektedir. Aydınlanma insanı olarak Lacan bilimsellik ideali ihtiyacını kabul eder ki bu ihtiyaç onda yapının egemenliği ve öznel deneyimin biçimselleştirilmesinin eksik olmadığı bir arayışla karışır. İkincil olarak kendi kaderini çizen öznenin indirgenemezliğini, yok edilemezliğini benimsemektedir. Bu noktada hem isyankar hem de dramatik bir tasavvur, özellikle Antik Yunan trajedilerinden beslenmiş bir tasavvur söz konusudur. Freud ataerkil otoritenin kadirimutlaklığının ortadan kalkışını teorileştirirken Lacan’ın ilgilendiği otoritenin bir daha ayağa kalkmamacasına parçalanmasıdır.

Lacan’ın edebî üslubu kimliğinin çok önemli bir parçasıdır. Freud’un klasik üslupla kaleme aldığı yazılar yoğun ve açıktır; düşüncenin hareketini izleyen bir düzen arayışındadır. Lacan’ın üslubu ise bilinç dışının dolambaçlarına daha yakın görünür; bilinçli düşünce düzeninden azade olan her şeyi söze döker. Lacan Freud’un aksine dile, bilinç dışının koşulu ve yapısı olarak mutlak üstünlük tanır, onun dili rüya anlatısı ile Fransızcanın sunabileceği keskin ifadelerin bir buluşma yeri, zorlu ve kaygı verici bir füzyonudur. Bu bir psikanaliste ait dildir, dahası psikanaliz ile hemhal olan bir dildir.

Lacan kah 17. yüzyıla kah 18. yüzyıl ve baroğa yerleşir. Romantik ve pozitivist olan 19. yüzyıl ona yabancıdır. Lacan’ı dinlemek ya da okumak, Freud’da olduğundan çok daha fazla bilinç dışına kulak vermektir. O, bilinç dışının pandomimcisi, vantriloğudur. Şurası açık ki edebî zevkleri, Mallarmé ve Joyce’un dil deneylerine yönelmiştir. Lacan, Ulysses ve Finnegans Wake’teki dilden büyülenmiş, kendine katmıştır. Benim açımdan felsefe ve tiyatroyla, hem Antik Yunan trajedileri hem de Shakespare ve Claudel ile ilişkileri çok daha belirleyicidir. İlk dönemlerinde yapısal dil bilimine yaslanan Lacan, son dönem seminerlerinde matematik teorilerden (Borromeo düğümleri, topoloji ve geometrik cebir) yararlanmıştır. Düşünürün biçimselleştirme girişimlerinin modern biçimlerle el ele vermesinin zengin bir tarihi vardır. Yunan trajedileri, Mallarmé şiirleri, dildeki Joyce’çu kırılmalar ve Viyana’nın düşünsel mirasıyla bütünleşmeyi yeterli görmemiş, bilginin en kuru dallarına kadar uzanmıştır.

Lacan, romantizm ve varoluşçuluk geleneğine uygun öznel trajedi ile yapısalcılığı bağdaştırmaya çalışmıştır. İki hedefi vardır: Bir yandan -etik Antigone figürü sayesinde- öznenin indirgenemezliğini ortaya sermek, diğer yandan söz konusu indirgenemezliği iletilebilir bir yapısal evrende kullanmaktır. Son dönemlerindeki topolojik kavramlarından biri olan Mathem, terapideki öznel deneyimi yansıtabilecek ve iletebilecek biçimsel uzamdır: Terapi geride kalıntı bırakmayan bir iletim gerçekleştirebilecek, rasyonel bir matrise bağlanmıştır. Öznenin indirgenemezliği dolayısıyla bu türden bir iletim öznel deneyimin tamamını kapsayamayacaktır zira öznede biçimsel bilgi tarafından yakalanamayan bir şeyler her zaman vardır. Bunun anlamı öznenin gerçekle sıkı sıkıya düğümlenmiş olmasıdır. Gerçek, simgeselleştirmeye direnen çekirdektir; öznenin gerçek noktası simgeselleştirilemez. Bu Lacancı düşüncenin en güçlü hamlelerinden biridir.

Ömrünün son demlerinde Lacan, afazik olmasa da konuşamaz hale gelmiş ama yeni sözcükler yaratmayı bırakmamıştır. Lacan’ın kendi düşüncesini ulu orta parçalarına ayırdığını görmek çarpıcıdır. Eşi benzeri görülmemiş bir harekettir, kökten yıkıcıdır, nihai tahriktir, teorinin sözde mutlaklığına indirilen sert bir darbedir. Son yıllardaki suskunluğu ve ölümü esrarengiz mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Ömrünün son demlerinde Lacan, hareketleri ve tavırları itibarıyla Kolonos’taki Oedipus’a dönüşmüş, muazzam bir çözülme sürecine girmiştir. Hem bedensel yetilerini hem de düşünceleri ve kurup yönettiği okulunu fesheder. Gerçeküstücü olduğu şüphe götürmez bu hareket aynı zamanda üzerinde konuşulamayan konusunda, simgeselleştirilemeyen gerçek noktasında susmayı da imlemektedir. Onun ustalığı idrak etsek bile eserleriyle istikrarlı bir ilişki kuramaz, düşüncelerini sorgulamaktan geri duramayız. Bu yüzden Lacan bir muammadır, öyle kalacaktır. Sınıflandırılması ve deşifre edilmesi mümkün olmayandır.

Lacan son döneminde gerçek kendini dayatır ve zincirlerinden kurtulur. Gerçek, dile getirilemez, adlandırılamaz olandır, bir tür deliliktir. Bu tersine çevirmeyi ciddiye almak, Lacan’ın kendi kendini yok etmeye yöneldiğini ortaya koymak demektir. Bu sonda Lacan ne ilerlemeye ne değişime ne de devrime inanır. Bilime inanan görkemli rasyonalist, iflah olmaz bir kuşkucuya dönüşmüştür. Mirası da olsa olsa henüz karar verilemez olandır.

Genel olarak psikanalizi öznel bozukluğa dair bir düşünce dizimi olarak tanımlarsak, çağdaş dünyanın belirsizlikler ve krizlerle malul olduğu günlerde, maharetli bozukluk düşünürü Lacan’ın önemi belirginleşir. Bu bakımdan psikanaliz Marksizm ile paralellik göstermektedir: Marksizm de kapitalizmin çelişkileri ve bozuklukları üzerinden kolektif bir varoluşa ulaşmayı hedefler. Lacan’ın düşüncesinden hareketle çağdaş dünyadaki krizin simgeselin krizi olduğu söylenebilir. Psikanaliz mevcut sisteme; insan vasfını yitirmiş, halk veya öznelerden azade, kontrol edilemez bir akıntıya teslim olmuş olan finansal kapitalizme karşı tahrip edici bir silahtır. Bu delilik karşısında Lacan’dan feyz almak düzen içine bozukluğun tohumlarını saçmak anlamına gelebilir. Kant ile Sade’ı  okumak, Kant’ın kategorik buyruğunu jouissance buyruğu ile ilişkilendirip aynı meselenin her zaman iki yüzü olduğu göstermek, çağdaş toplumun iki veçhesine -bilimselcilik ve obskürantizm- dirayetle karşı koymayı mümkün kılan şey budur.

Lacan’ın Freudcu psikanalizi yeniden biçimlendirmek için kullandığı yabancı unsurlar arasında en önemli rollerden biri felsefeye düşer. Felsefe hayatının bir anında Lacan’ın felsefe yorumlarıyla hesaplaşmayan bir çağdaş filozof yeterli addedilmez; Zizek bunun en verimli örneklerinden biridir. Lakin psikanalizin öteki bilimsel teorilerde görmeye alışık olduğumuzdan fazla varsayıma dayandığını da kabul etmemiz gerekir. Bu varsayımların çoğunun gereksiz olduğu düşünülebilir; psikanalizde bazen bir varsayımı açıklamak için başka bir dizi varsayımın ileri sürüldüğünü görmek mümkündür. Oysa epistemolojik açıdan varsayımları açıklamak için yeni varsayımlara gerek yoktur çünkü varsayımlarla açıklama sürecine bir son düşünülemez. Bununla birlikte psikanaliz, klinik olgulardan ziyade daha bütünsel alanları açıklamak için elverişli bir teori ya da metot sistemi olabilir. Yani psikanaliz esas doğum yeri olan klinik koridorlarında değil ama söz gelimi, antropoloji, sosyolojik tahliller ve siyaset felsefesinde kullanılabilir. Lacan ile birlikte psikanalizin kazandığı biçimi, filogenez/türün gelişimi düzeyinde bir hayvan türünün kültürel bir yaratık olma, ontogenez/bireyin gelişimi düzeyinde de bireyin biyolojik bir varlıktan kültürel bir toplumun üyesi (özne) olma sürecinde, açıklayıcı/aydınlatıcı bir varsayım ve teorik araçlar kiti olarak görmek mümkündür.

Lacan’ın kültüralist Amerikan Okulu ile ilgisi yoktur: Dil bilimine dayanarak psikanalizi bilimleştirmeye çalışırken terk etmediği gizemli üslubuyla da bir derinlik duygusu yaratarak psikanalizin gerekli yolculuk yapıldıktan sonra girilebilecek muhteşem manzarasına işaret etmiştir. İlk olarak Lacan, farklı kültürler ile değil doğa-kültür karşıtlığıyla ilgilidir. Bu bağlamda olsa olsa Levi-Strauss’un yapısal antropolojisine yaklaşır. İkincil olarak, değişik kültürel faktörlerin kişilik üzerine etkilerini tartışmak yerine, onları temellendiren yapının açıklanmasını yeğlemiştir.

Lacan Freud’a dayanarak psikanalizi bilinç dışının bilimi olarak ilan eder. Açıklıkla belirtmek gerekir ki psikanalizin kullandığı anlamda bilinç dışı, gözlenebilir değil gözlenen bazı olayları açıklamaya yarayan “teorik-hipotetik” bir kavramdır.

Lacan sermayenin mantığına karşı polemiğe girmekten çekinmezken Freud kapitalizmin adını bile kullanmaz. Yapıtlarında Freud’un ideoloji kritiği yaptığına şüphe yoktur ancak bu bir perde kavram olan Weltanshauung (dünya görüşü) üstünden geliştirilir. Bu ifade, felsefeden siyasete, sanattan dine her şeyi kapsayan; gerçekliğin kuruluşunda belli bir bütünleme ve anlamlı bir çerçeveleme eğilimine işaret eder. Dünya görüşlerinin esas getirisi, gerçekliğin kabul edilebilecek bir yorum kazanmasıdır. Hiçbir soru havada kalmaz, insanı ilgilendiren her şey tek bir genel hipotez; Annahme (ön varsayım) altına yerleştirilir. Buradaki yenilik, dünya görüşü ile onun oluşturulması yoluyla kendini gösteren bilinç dışı arzu arasındaki ilişkidir. Dünya görüşleri, tarafsız bir yorum ve gerçeklik inşası gibi görünürken Freud, arkasında arzunun tatmini için gerekli koşulları oluşturan bir düzenek, rahatsız edilmeden tatmin edilmesini sağlayan bir dispozitif bulunduğunu açıklamıştır. Arzu; öznel gerçekliğin toplumsal gerçeklikle bitiştiği çizginin üzerine yerleştirilmesi gereken özel bir dinamiğin adıdır. Ötesinde başka gerçeklik bulunmayan sınır çizgisidir: Bilinç dışı ve toplumsal bağ söz konusu olduğunda da aynı yapı ve biçimsel mekanizmalarla iş başında olur. Arzu ile dünya görüşü arasında kurulan bağlantı, bilinç dışı fantezinin gerçeklikte yürürlüğe konduğu, gerçekliğin tutarlı bir bütünlük olarak kurulmasına destek olduğu anlamına gelir. Fantazmik bir dayanak olmadan gerçeklik olamaz, bilinç dışı olmadan da söylem olanaklı değildir. Psikanalizin işi “arzuların serbest bırakılması” değil, biçimsel tatmin mekanizmalarının yorum aracılığıyla dönüştürülmesi, öznenin bilinç dışının sorunlu çekirdeğine yönlendirilmesidir. Görünüşte otomatik üretim düzeninin, bilinç dışı bir jouissance tarzının bulunduğu noktada, öznenin yerinin, özneleşmenin meydana gelebileceği bir yerin bulunduğunu açığa çıkarmak gerekir. Söz konusu özneleşme bütün mekanizmanın dönüşüme uğramasına yol açar. Yani psikanalize düşen görev, dünya görüşleri/ideolojiler ile karşıtlık içindedir. Analistin bir yandan bilinç dışı eğilimlerin tatmin bulmasına destek oluşturan mekanizmaları açığa çıkarırken diğer yandan (ideolojik) tatminin devamı için gereken koşulları sağlaması mümkün değildir. Bu psikanalizle ideolojik eğilimler arasındaki çelişki hattını belirler: Psikanaliz gerçekliği daha fazla anlamla besleyip yorumlamaz, öznenin dönüştürücü bir edim üreteceği koşulları yaratır.

Psikanalizin tutarlı bir dünya görüşü oluşturmaya uygun görünmeyişinin ardında temel bir imkansızlık yatmaktadır. Psikanaliz için gerçekliği bütünlemek keza geleceği öngörmek mümkün değildir; geçmiş bile retro-aktif düzeltmelere tabi tutulur. Geçmiş bir durum değil, harekettir. Bu sınırlamalar psikanalizi diğer pozitif bilimlerden ayırır. Psikanalizin sınırları bilinç dışının statüsünün-ne ontolojik bir töz ne pozitif bir kendilik- mantıksal sonuçlarıdır. Bilinç dışı olumsal, öngörülemez travmatik olaylara ve dilsel devinime bağlıdır, tikel vakaların hiçbiri gelecekteki gelişmelerin öngörülmesini sağlayacak bir evrenselliğe sahip değildir.

Psikanaliz özneye anlamsız hatta saçma gelen korkuları, belirtileri, anlaşılabilir hale getirmekte, onu yabancılaşmış yönleriyle bütünleştirmektir. Söz konusu bütünleştirme çabası, öncelikle teorik olarak özneyi, karşıt eğilimlerin çatıştığı bir bölünmenin/yarılmanın farkında olmayan, kendini bilmeyen “öteki için şey” olarak nesneleştirmeye dayanır. Bu anlamda psikanalitik teorik çabalar özneye bir şekilde özne olmadığını da gösterir. Lacan’ın “Bilinç dışı ötekinin söylemidir” ifadesinden hareketle, psikanalizde özneyi nesneleştiren şey, onun kontrolünde olmayan bir amaçlılık, bir öznelik çoğulluğu içermesidir. Psikanalizin öznesi, bütünlüğü içinde birey olmaktan çok, karmaşası ve çatışmaları içinde bir gruptur. Psikanalizin özneyi nesneleştirmesi psikanalitik yorumun, anlamsızı anlamlandıran hermeneutik bir nitelikten çok enformatik bir nitelik taşıdığına işaret eder. Bu durumda psikanaliz; öznede özne statüsünde olmayan şeyi, bir nesneyi yani bilinç dışı süreçleri kabul ederek çalışabilir. Anlamsızı anlamlı kılan psikanalitik yorum, özneyi farkında olmadığı bir bölümüyle nesneleştirirken bir bilgi konusuna dönüştürmesi sayesinde kurulur. Bir nesnenin anlamdan çok bilgisi olanaklıdır. Psikanalitik öznenin statüsü, bildik kartezyen özneden farklıdır: Teori, bir yandan özneyi kendini bilmeyen şey, öteki için bir nesne statüsüne indirip bilgi üretilebilir, öte yandan onu kendine yabancılaşmış, bölünmüş bir özne olarak kabul eder; nihayetinde bu bir öznenin varlığını kabul etmek demektir. Nihayetinde Lacancı analiz en yalın haliyle, dilsel bir regresyon sürecidir.


[1]Persecute: Çevrenin kendisine yönelik saldırganlık ve düşmanlık duyguları beslediği hezeyanını taşıyan.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 94 times, 1 visit(s) today

Close