4:16 pm Biyografya, Kadir Kaan Güler • Bir Yorum

Türk Düşünce Tarihinde Milliyetçilik Teorileri: Sadri Maksudi Arsal

Bir önceki yazıda Türk düşünce tarihinde milliyetçilik teorileri açısından iz bırakan Mehmet İzzet incelenmişti. Bu hususta dikkatle incelenmesi gereken bir başka isim Sadri Maksudi Arsal’dır. Kazan Türklerinden olan ve varlıklı bir aileden gelen Arsal, hem Paris Üniversitesinde hukuk hem de Sorbonne’da edebiyat ve sosyoloji dersleri görmüş bir aydındır. Aynı zamanda Sorbonne Üniversitesinde Türk tarihi dersleri verecek yetkinlikte bir düşünürdür (Taşkın 2017, 496). Bu özellikleri itibarıyla Sadri Maksudi Arsal, milliyetçiliği teorik düzlemde değerlendirebilmek için ihtiyaç duyulan disiplinleri şahsında toplamış nadir isimlerden biridir.

O milliyet ve milliyetçilik hakkındaki görüşlerini bütünlüklü olarak 1955 yılında Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları (Arsal 2018) adlı eserinde toplamıştır. Kitabın alt başlığı çalışmanın içeriği ve Arsal’ın yönelimleri hakkında çok şey söylemektedir: Milliyet Duygusunun Sosyolojik, Psikolojik ve Tarihi Temelleri Üzerine Araştırmalar. Milliyetçiliğin, Arsal’ın ifadesiyle milliyet duygusunun psikolojik yönlerini ortaya koyması açısından Türk düşüncesinde özgün bir yeri mevcuttur. Onun toplum teorisi açısından takip ettiği düşünür Darwinist düşünürlerden olan Herbert Spencer’dır. Kitabında sık sık Spencer’a atıflar veren Arsal, toplumların evrimsel süreçlerden geçerek oluştuğunu ve psikolojik ve davranışsal durumların bireylerden kaynaklanmayıp toplumdan ve muhitinden kaynaklandığını düşünmektedir. (H. Z. Ülken 1941, 202)  Kapsamlı bir incelemeye geçmeden önce başlık hakkında söylenmesi gereken son şey, milliyet duygusu vurgusudur. Zira Arsal görüleceği üzere bu duyguyu modern çağa has olarak görmez. Belki de bu yüzdendirdoğrudan milliyetçilik demekten kaçınarak onun ideolojik yönünü ön plana atmaktan kaçınmıştır.

Arsal’ın ilk başlıkta üzerinde durduğu sorunlardan biri dipnotlarda gizlidir. Burada nation ile nationalite arasında bir ayrım yapar. Nation, bir devlet içinde yaşayan bütün ahalinin, bütün zümrelerin mecmu heyetidir. Nationalite ise, devlet sahibi olsun olmasın, aynı lisanı konuşan, müşterek maziye, müşterek kültüre malik olan, müstakil bir siyasi varlık olarak yaşama arzusunu besleyen fertlerin mecmuudur (Arsal 2018, 31). Burada örnek olarak Sovyetler Birliği’ni gösterir, ona göre Sovyetler Birliği tek bir nation’dur fakat içerisinde birçok nationalite yani millet barındırır. O halde Arsal için millet eşittir nationalite, o da eşittir etnik zümredir (Arsal 2018, 31). Sadri Maksudi Arsal’ın, asıl başlıkta yaptığı tartışma ise antropolojik ırk ile etnolojik ırkı birbirinden ayırma çabasıdır. Antropolojik ırk kavramını eleştiren Arsal, buna dayalı sınıflandırmalar yapmayı, örneğin beyaz ırk-sarı ırk, uzun kafataslı-kısa kafataslı türü ayrımları yapmayı doğru bulmaz. Her ne kadar fiziksel özelliklere dayalı olarak Türk ırkının belirli hasletleri bulunduğunu kabul etse de nihayetinde bütün ırkların birbirleriyle karışmış olmasından dolayı saf somatik ırklar bulmak mümkün değildir. Buna karşın etnolojik manada ırkı benimseme konusunda şüphesi yoktur. Zira etnolojik ırk tabiriyle lisan, kültür, örf ve âdetler ve kısmen ruhi temayüller bakımından birbirine yakın kavimlerin mecmuu (Arsal 2018, 39) kastetmektedir.

Tanımlamaya göre etnolojik ırklar birçok milletin birleşmesiyle oluştuğu gibi, tarihin belirli bir döneminde birleşmiş fakat sonradan birbirinden uzaklaşarak ayrılmış milletlerin toplamını da ifade eder. Örneğin Latin, etnolojik ırkın adıdır; onu oluşturan milletler ise Fransızlar, İspanyollar ve İtalyanlardır (Arsal 2018, 40). Etnolojik ırkın en belirgin özelliklerinden biri dildir. Tarihsel gerçekliği es geçmeyen Arsal, dillerin birbirinden çok uzak lehçelere bölünebileceğinin farkındadır. Örneğin Slav ırkı için böylesi bir durum geçerli olmuştur, öyle ki bu lehçeler ve milletler birbirinden o denli uzak düşmüştür ki ayrı bir lisan olmaya doğru evrilmişlerdir. Arsal, bu açıdan Türk ırkını şanslı görür. Ona göre Türkçe her ne kadar lehçelere bölünmüşse de bunlardan ayrı bir dil çıkmamıştır. (Arsal 2018, 42-43)

Bundan sonra milliyet duygusunu aktarmaya girişen Arsal, öncelikle onun biyolojik ve sosyolojik kökenlerine eğilir. Arsal’a göre bütün toplumsal organizasyonların kökeninde aile bulunduğu gibi milletin kökeninde de aile bulunur. Şöyle ki aileler genişleyince soya dönüşür; soy aynı zamanda insanın içtimaileşme ihtiyaç ve istidadının ilk tecellisidir. (Arsal 2018, 68) Yani soy ya da Roma İmparatorluğu’nda göründüğü şekliyle gens, ilk bütünsel organizasyona işaret eder. Buna göre soyların kendine ait ahlak ve hukuk kuralları bulunur. Fakat soylar da tabiiyetince sürekli çoğalır ve böylelikle birbirlerinden uzak düşmeye başlarlar, yeni soylar teşekkül ettirirler. Bazen hem zamansal hem de mekansal açıdan o denli uzağa düşerler ki akrabalık bağlarını dahi unuturlar. Öte yandan soylar birbirinden koptukça aralarında mücadele başlar. Her bir soy hayatta kalmak için kendine soyuna aşkla bağlı kalmak mecburiyetindedir. Başka açıdan soylar, düşman oldukları soy ya da soylara karşı birbirleriyle ittifaklara girişirler, işte buradan da oymaklar doğar, benzeri bir süreçten sonra ise kabileler doğacaktır.

Arsal’ın teorisine göre kabileler meydana gelince soylar arasındaki mücadele olabildiğince azalır. Buna karşılık kabileler arası rekabet baş gösterir. Her rekabet nihayetinde bir ittifakı da beraberinde getireceği için kabileler arasında birlikler oluşmaya başlar, işte bu birliklere de devlet adı verilir (Arsal 2018, 68-71). Sadri Maksudi Arsal bu teorisinin Çiçero tarafından da ortaya atıldığını söyler. Gerçekten de Çiçero da insanların doğal bir içgüdüyle bir araya geldiklerini, önce aile temelli örgütlendiklerini, bundan sonra devleti oluşturduklarını belirtir. Yine Çiçero, devletin ırk temelli olmadığını söyler. Onun bu teorileri de büyük oranda Platon’u andırır. (Çevik 2019, 192-193)  Arsal atıf vermese de öngördüğü birliktelik aynı zamanda modern dönemde ortaya çıkan devlet teorilerini akla getirmektedir.

Devlet bir yandan doğal bir sürecin, zorunluluğun sonucudur; öte yandan türlü ittifaklar kurmak yoluyla yani sözleşmeler yapmak vasıtasıyla birliktelikler oluşturur. Hobbes, Locke ve Rousseau gibi sözleşmeci kuramcılardan farkı ise birlikteliği kuranlar yani sözleşmeyi yapanların bireyler değil, baba riyasetindeki aileler ve daha sonra da soy önderleri olmasıdır. (Bu açıdan Arsal, kendisi gibi Hukukçu olan Johannes Althusius’u (Yalçınkaya 2013, 416) ile benzer görüşlere sahiptir.) Yine tıpkı bu kuramcılar gibi, Arsal da devletin kurulmasıyla barışın egemen olacağını belirtir. Buradaki en büyük sorun, toplumsal örgütlenmelerden daha soyut ve kuramsal örgütlenme olan devlete nasıl geçildiğidir.

Bu sorun bir kenara bırakılırsa Arsal’ın vardığı başka bir sonuç daha vardır ki devletin kurulması aynı zamanda kavim-milletin doğumu demektir. Arsal için devlet ve millet birbirine eş değerdedir. Devlet olmaksızın millet düşünülemez. Kavim-millet böyle oluşmuşken milliyetçilik yani milliyetine duyulan duygu da benzer aşamalardan geçmiştir. Nihayetinde insan fıtratı gereğince ve tehlikelerden korunmak için soyuna sadakatle bağlı olmak durumundadır. Soylar evrimsel olarak millete ulaştığında bu hissiyat kendisini milliyet duygusunda gösterir. Çünkü tehlike geçmemiştir. Kişinin hayatta kalabilmesi için devletin, kavim-milletin devamlılığı şarttır. Sonuçta Arsal şu sonuca ulaşır: milliyet duygusunun kaynağı ve nüvesi işte bu iptidai camialarda (hatta bazı camiacı hayvanlarda) dahi görülen, ferdin mensup olduğu kütleye karşı duyduğu bağlılık hissidir (Arsal 2018, 75). Aristoteles’e atfen ve Spencer’cı etkiyle hayvanların dahi mensup olduğu topluluklara bağlı olduğunu söylemesi, Arsal’ın milliyetçiliği doğal bir içgüdü olarak gördüğüne örnektir. Milletlerin her toplumda görülüp görülmediği sorusunda ise Arsal ilerlemeci bakış açısına sahiptir. Kavim-millet’i sık sık bir arada kullanan Arsal, kavim ile millet arasında fark olduğunu belirttikten ve kavmi halk olarak tanımladıktan sonra her kavmin şartlarına göre tarihin belirli bir döneminde teşekkülünü tamamlayacağını ve millet idealine ulaşacağını söyler (Arsal 2018, 77).

Görüldüğü üzere yalnızca Türk milletinin kökenlerini incelemeyen Arsal, evrensel bir teori geliştirmiştir. Teorisini daha tutarlı hale getirmek, bütün toplumlara uyarlanabilirliğini göstermek için milletleri iki türe ayırmıştır: tarih-millet ve kavim-millet. Arsal’ın asıl ilgisi kavim-millet’e ise de tarih-millet’i bir paragrafla açıklamaya çalışır, ona göre tarih-millet; kabilelerin birleşmesinin mahsulü değil de, çoktan kavim ve millet safhasına gelmiş, devlet kurmuş veya kurabilecek kadar inkişaf etmiş kavim ve milletlerden teşekkül etmiş milletlerdir (Arsal 2018, 78). Tarih-milletlere örnek olarak Roma’yı gösterir. Kavim-milleti ise (Arsal 2018, 79):

Aynı sahada yaşayan, ekseriyeti etnolojik bakımdan aynı ırka mensup, birçok oymak ve kabilenin, bir kuvvetli zümrenin hakimiyeti altında devlet şeklinde birleşmesinden doğan uzun zaman aynı tabii, iktisadi ve tarihi şartlar altında, aynı inzibat kaidelerine tabi olarak yaşamış, bunun neticesinde müşterek lisana, müşterek örf ve adetlere, müşterek dini inançlara, müşterek milli seciyeye malik olan, oldukça kalabalık, mütecanis ve mütesanit bir insan kitlesidir.

Bütün bunlardan sonra rahatlıkla söylenebilir ki Arsal milletleri modern bir oluşum olarak görmez. Ancak milletleri ailenin doğrudan genişlemesi olarak da görmez çünkü soydan oymaklara geçiş aşamasında akrabalıkların unutulabileceğini belirtir. Aynı zamanda ancak devlet kurabilmiş toplumlarda milletin ortaya çıkacağını söylemesi de önemlidir. Bu varsayım ister istemez milleti, devlet tarafından oluşturulması gereken bir organizasyon olarak da görür. O yüzden milliyetçilik teorisyenlerinden Pierre Van den Berghe’nin “sosyo-biyolojik” yaklaşımıyla  (Özkırımlı 2019, 82)  benzerlik gösterir. Bu konuyu Berghe’den daha önce dile getirmiş olan Arsal’ın Berghe’den ayrıştığı yönler mevcuttur. Berghe, milletten ziyade etnik kökeni tanımlar gözükmektedir. Aynı zamanda ailenin doğal bir uzantısı olarak yaklaşmaktadır (Berghe 1987, 15-36). Aktarıldığı üzere Arsal’ın görüşlerinde millet, ailenin doğrudan bir uzantısı sayılamaz.

Sonuç olarak Arsal, milliyetçilik düşüncesine evrensel boyutlarda yaklaşması; milleti kavim, soy ve aile gibi kategorilerle ayrı ayrı inceleyerek sosyolojik perspektif katması ve bilimsel düzlemde, Türk düşüncesinde ilk kez milliyetçiliği primordiyalist bir yaklaşımla ele alması bakımından özgün bir yere sahiptir.


*Yazılar, yazarlarının sorumluluğundadır, Fikirtepe‘nin kurumsal politikasını yansıtmayabilir.

Visited 114 times, 1 visit(s) today

Close